Martin Heidegger

Mustafa Küçükhüseyinoğlu yazdı…

Her ne kadar kimilerine göre sadece öyle görünse de, Heidegger diğer birilerine göre, ki kendimi de bu ikinci birileri arasında görmekten mutluluk duyuyorum, kelimenin tam anlamıyla, gerçekten de derin bir adamdı. Ents Bloch‘un Friedrich Hegel için söylediği onun için de geçerliydi muhtemelen: Hegel’in, dolayısıyla Heidegger’nın dili bilinen gramatiği kırıyor, çünkü bilinen gramatik ona söylemek isteğini söyleme imkânı vermiyor. Her insan gibi onun da hataları oldu tabii ki; kiminin hataları küçük, kimininkiler ise büyük oluyor fakat. Haddizatında büyük hatalar yapacak kadar büyüyemiyor herkes, vakit yetmiyor çünkü, eğer gelirken zaten büyük olarak gelmiyor, dünyaya gözlerini büyük olarak açmıyorsa. Heidegger‘nın hataları, hatası büyüktü, çok büyük. Fakat, kendi ifadesiyle, büyük düşünen, büyük hata yapıyor maalesef, bundan kurtuluş yok. Ne kadar yukarıya çıkarsanız, o kadar aşağıya düşüyorsunuz. Düşüncesi, dünyası, hayalleri, korkuları ve umutları küçük olanlar, küçük hata yapıyorlar; günahları da sevapları da küçük oluyor, dinleri, imanları, Allah’ları da ama, cennetleri de cehennemleri de öyleyse. Öğrencisi Max Müller anlatıyor (mealen): Bir gün ormanda yürürken, patikada oradan geçenler için hazırlanan vaftiz suyunun yanında durdu ve diz çöktükten sonra kendisini vaftiz etti. Şaşırmıştım. Hocam dedim, sizin gibi Allah’ı yok sayan biri için oldukça şaşırtıcı bir davranış değil mi demin şahit olduğum? Cevabı (mealen): Allah yok evet, fakat varsa şayet, kendisinin en çok zikredildiği yerlerde olma ihtimali başka yerlerde olma ihtimalinden çok daha fazladır. Bizim hurafe avcıları için anlaşılması mümkün olmayan ve akla aykırı bir durum haliyle. Ben onun Allah’a kendi istediği ve kabul ettiği, kabul etmek ve olmak istediği kadar uzak olduğunu düşünmedim hiç bir zaman; değildi de zaten. Öyle çok yeni şeyler de söylemedi aslında, aynen Friedrich Nietzsche gibi. Fakat Nietzsche‘nin dili ve Heidegger’nın bakışıydı bambaşka olan.

İnsanın dünyada geride bıraktığı ve bundan sonra da, ki öyle gözüküyor maalesef, bırakacağı serüveni göz önüne alırsak, gördüğümüz şu olur ki, insan ileriye doğru attığı her adımla birlikte kendisini içinde, aslında içine doğduğu doğadan, dünyadan aynı şekilde adım adım kopartıp uzaklaştırıyor. Önceleri her gün güneşle birlikte yeniden doğup, onunla birlikte her gece tekrar tekrar ölen, ki burada selam, saygı ve sevgi olsun Hz.Peygamber‘in uykuyu ölüme benzetmesinden yola çıkıyorum, insan, elektrikten sonra bu birliktelikten kendisini azat etti maalesef. Haliyle güneşin önemi insan için farklı bir zeminde hâlâ daha devam ediyor, fakat ortak bir var oluş söz konusu değil artık. Bir hiyerarşi dâhil oldu söz konusu ilişkiye çünkü. Doğal çevresine bu şekilde yabancılaşan insan, medya araçlarıyla birlikte de yaşam çevresinden kopup çözüldü. Heidegger‘nın ifadesiyle söylersek, radyo ve televizyon aracılığı ile, ki bugün buna interneti de eklememiz gerekir, içinde yaşadığı dünyadan çekip kopartılıyor, uzaklara, çok uzaklara, kendisine ait olmayan, içinde yaşamadığı, haddizatında parçası olmadığı, dokunamadığı ve ona dokunamayan dünyalara gark oluyor. Tabii ki, bu insanın ontolojik olarak kaldırabileceği bir yük değil, ki kaldıramıyor ve altında eziliyor da zaten, her ne kadar araya katman katman sistemler yerleştiriyor olsa da aynısını taşıyabilmek için. Heidegger için insan bir çiçektir, belki de Rainer-Maria Rilke‘yle birlikte bir ağaçtır dersek daha doğru olur, ki muhtemelen Heidegger’de onu söylüyor. Sularını yetiştiği topraktan süzen, yeşilliğini, canlılığını, varlığını süzdüğü sularla sağlayan, fakat toprağından koptuğu zaman kuruyan bir ağaç. Ağacın üzerinde yükseldiği toprak ve aynısına saldığı kökler onun için ne kadar hayati ise, aynısı insan için de geçerlidir.

Heidegger Epistemolojiyi sevmezdi. Sürekli bilenen (bilmek isteyen), fakat bir türlü kesmeye (yaşamaya) gelemeyen bir bıçak olarak tanımlardı aynısını. Epitemolojiyi sevmemesi biraz önce söylediklerimle alakalı olarak düşünülmeli. Aslında temelde sevmediği Heidegger’nın, ya da karşı çıktığı, özne nesne ayrımıydı. Bilme, ya da bilebilmeyi temel alan Epistemoloji haddizatında bir iktidar uygulamasıdır ve iki şey arasındaki ilişkiyi sürekli olarak biri lehine düzenler; bilen ve bilinen. Bu aslında bilmek ile yaşamak arasındaki farktır en temelde. Önümüzde duran bir masayı bilmek ve yaşamak arasındaki fark gibi mesela. Hocası Edmund Husserl‘ın aksine ve ona karşı çıkarak söz konusu masayla olan ilişkimizi şu şekilde tanımlar Heidegger: Husserl için önümüzdeki masaya baktığımızda aynısını bilebilmek için önemli olan şeyler, ki bu noktada Aristoteles’in kategorilerini uygulayabiliriz genel olarak, masanın nerde durduğu, nasıl olduğu, bu demek geometrik şekiller, rengi, yüksekliği, genişliği ve benzeri kategoriler olur ve bunlar aracılığıyla biliriz masayı. Oysa Heidegger için durum çok farklıdır; o bilmez, yaşar masayı aslında. Mesela der Heidegger, önümüzde duran masaya baktığımızda gördüğümüz biraz önce zikrettiklerim değildir. O masa üzerinde yediğimiz yemeği hatırlarız, sevgilimize yazdığımız mektubu, sinirli bir anımızda üzerine indirdiğimiz yumruğu ve başımızı eğerek onu ıslattığımız göz yaşlarını. Bu demek masa bizim için sadece karşımızda duran bir nesne değil, hayatımızın, haddizatında bizim bir parçamızdır ve dolayısıyla onun yok oluşu her hangi bir nesnenin yok oluşu değil, bizim eksilmemizdir, azalmamızdır. Bu aslında insanı, insanın kendi kendisini tutup çıkarrtığı dünyanın içine yeniden gömmektir, onu ait olduğu yere geri göndermektir.

De sanırım bu mümkün değil.

Mustafa KÜÇÜKHÜSEYİNOĞLU

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s