Umudun Baharıydı, Umutsuzluğun Kışıydı…

Sevda Sezer Gülle yazdı…

Sadece güzel şeylerden bahsedecektim.

Mesela gününü deniz kenarında güneşlenerek geçirmek yerine, çoğunluğu aileleri tarafından terk edilmiş engelli kardeşlerini eğlendirmeye çalışan bir avuç gönüllü müzisyenden (İzmir Müzisyenler derneği), Tarkovski‘nin “Mühürlenmiş Zaman” kitabında kendi yaşları dahil doğayı ve her şeyi büyük bir hayranlıkla izleyen Japonlar’ın, karsılaştıkları izler karşısında duydukları çekici duyguları ‘pas’ anlamına gelen ‘saba’ sözcüğüyle karşılamalarından (Saba:Geçmiş zamanların güzelliği, zamanın mührü) minik futbolcu yeğenimin bana öğretebildiği için mutlu olduğu bir futbol hareketi olan falsolu atışı dolunayın olduğu bir gecede yarım aya benzetişimizden, onun bu benzeyişi tekrarlamayı sevmesinden, birbirimize öğrettiklerimizden, çocukluğumuzda defter yapraklarının kenarlarına çizdiğimiz rugan ayakkabılarımız gibi kırmızı çiçeklerden,

belki de dili hiç afiilli kelimele bilmeden hal diliyle çok şey anlatan Mardin’li bir erkeğin, gelini (karısı) tam üstüne başını koysun diye koluna yaptırdığı  yerel çiçek dövmesinden, gençlerle söylenen detone şarkılardan, filmlerde sevdanın dilini konuşan esas kadın ve esas adamlardan, aşkın birbirinin gözüne bakmak değil, birlikte aynı yöne bakmak oldugunu söyleyen sarı küçük prens’in yazarı S.Exupery‘den, eksikliklerin de bazen meziyet kattığını hatırlatarak teselli eden dostlardan, geçmeyen hastalıkların öğrettiklerinden, hiçbir yara izi gönülde açılan kadar derin olmasa da kalbin kararına duyulan saygıdan, Perseid Göktaşı yağmuru ve onca kayan taşa rağmen birinin bile başımıza düşemediği mutlu sonlu masallardan, ‘’Bahsetme kimselere, yaramızda kalsın. Sığmadık şehirlere, şiirlere taştık…” nameleriyle kulağa hoş gelen şiir gibi şarkı sözlerinden, ve gerçek mısralardan…“Uzun lahzalardan sonra ,penceremin külrengi ağacında yeşerdi bir yaprak” diyen Sohrab Sepehri şiirlerini anlatmak isterdim.

Bu kadar iyi hissettiren şeye izin vermemek onların bu dünyadaki misyonları. Arabozucular, güzelliklerin çoğalmasını istemeyenler… Her halükarda birbirimizin kalbine nefret tohumları ekmemiz için hazırda bekleyenler… Ve bunu da genellikle insanların inançları ve kutsalları üzerinden yapmaktan zevk alan, alt yapısı olmayan, sığ bilgisiyle ve cehaletin verdiği cesaretle ulu orta konuşmaktan çekinmeden zaman miyopu olanlar! Kör taassuplar karşı tarafı dinlemeyi reddetse de, iman ettiğimiz din gereğince Hak ve doğrudan yana olanı adaletsizlik yapmadan güzel bir söz ile söylememiz, üzerimize şimdilerde her zaman olduğundan daha da fazla farzdır.

‘’Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü, bilgelik çağıydı, ahmaklık çağıydı, inanç devriydi, inançsızlık devriydi, aydınlık mevsimiydi, karanlık mevsimiydi, umudun baharıydı, umutsuzluğun kışıydı; her şey önümüzdeydi, önümüzde hiçbir şey yoktu; ya hepimiz doğrudan cennete ya da tersine gidiyorduk… Kısaca, devir şimdiki devre o kadar benziyordu ki, devrin önde gelenleri, “iyi” ve “kötü” karşılaştırmalarının yalnızca üstünlük derecelerinde yapılmasında direniyorlardı.’’

Charles Dickens / iki Şehrin Hikâyesi

Yalnızca üstünlük derecelerinde yapılmasında direniyorlardı… Konumuz Kaz dağları, Salda gölü, Şirince ve insan eliyle rant kaynağı haline dönüştürülmeye çalışılan tüm doğa harikaları ve hayat damarlarımız.

El birliğiyle bir araya gelip önce söylenenleri, sonra da birbirimizi dinleyip anlayarak bir sivil insiyatif koymak yerine, konuşma narsistleri yüzünden yine bir adım bile alamıyoruz. Bir kısım, iktidar düşmanlığının hırsıyla konuya dâhil bile olamadan sadece ortamı alevlendirmeye çalışırken gerçekten amacı konuya dikkat çekmek isteyenlerin iyi niyetini de gölgeliyor. Diğer bir bölüm sözde çevreci ise bağı kurtarmak değil, bağcıyı dövmek için dillerindeki kürekle ağaçların hemen önünde bekliyorlar. Duyar kasma deniliyor şimdilerin jargonuyla. Yani sosyal sorumluluğun bilincinde olarak sesini duyurmaya çalışmak. Ve her nasıl oluyorsa böylesine ulvi bir sebebin altında toplanmak için itaatsizliğe giriş şifresi; ya iktidara ya da dini otoriteye karşı olmak! Yapılan doğru bir şey bile olsa, bunu yaptıran saydığım iki sebepten biri ise derhal reddedilir. Çünkü muhalif olmak bunu gerektirir!

Bu kitlenin itibar ettiği birkaç kişiden olan “Haydi ben bensiz geleyim. Sen de sensiz gel” diyen Mevlana’yı bile dinlemezler böylesi durumlarda. İktidar düşmanları, yandaşlarına karşı, kutsallar da karşı tarafın kutsallarına karşı ne için orada olduklarını unutarak ağız dalaşına tutuşurlar. Bu bayramda hiç şaşmadı ve aynısı oldu.

Yine büyük büyük sanatçılarımızdan bazıları, bakın ne kadarda duyarlıyım mesajlarını Kurban Bayramı karşıtlıkları üzerinden, bunu da sevgi kelebekliği yoluyla vermeye çalıştılar. Dünyaca ünlü piyanistimiz Fazıl Say’dı bunlardan biri de. Meselemiz Kaz Dağları gibi görünse de, bizim Kurban emrini yerine getirenler caniler olarak hatırlanmamızın yıl dönümüydü aslında. Çünkü bu aynı kişilerin, (hani biraz önce saydıklarım) kendince iman ettikleri bir tüzükleri var ve onlar da itikatlarına asla zeval gelsin istemiyor. Oysa aynı modern, çağdaş ve kendileri dışında aslında kimseyi kendilerine denk görmeyen güruh! Güruh dedim hay Allah! Farsça kökenli iyi mi? Bu da hoşlarına gitmeyebilir bak şimdi. Hoş İran filmlerini  sol pencereden seyretmeyi sevip Mohsen Namjoo  şarkılarını ezbere bilirler ya bu üst sınıf. Onların inananları göndermek istediği İran’ın şeriat kısmı, tu kakası da Humeyni devriydi. Entelijansiya sınıfıysa muhatap, problem yok anlayacağınız.

“İnsanların inançları, değerleri ve kutsalları alet edilerek yapılan duyarlılıklar bu şekilde olmasa, belki de hepimiz ortak bir duyguda buluşabilirdik.”

Sadece bu cümleyi kurdum. Şahısları hedef alarak değil buna dikkat etmeyen her yapılanma içindi sözüm. Güzelliklerin insanları onaran bir yönü olmalı derler. Gerek yapanlar,gerekse dinleyenlerin nasibinin olduğu, dünyayı güzelleştiren müzik de bunlardan biridir… Görmek istiyor, güzele kendimizi açıyorsak elbette. Aksi halde güzel de kapar kendini görmek istemeyene.

Kaz dağlarından Kurban pagan âdeti, cehaletin simgesi, kesmeyin onun yerine yardım edine kadar giden süreç. Bilindik cümleler yine akıl ermez pratiklerle birleşiyor. Mesela kimi derneklerin kurban kesmeyi vahşet olarak gördüğü halde bedelini verin, ihtiyacı olana yardım edelim demesi gibi. E bu benden istenen Kurban olma hali değil ama!

Bir de hiç sesi çıkmayan etliye sütlüye karışmayan kısım var tabii. Onları da unutmayalım. Muhafazakâr diye adlandırılan ve bu zamana kadar neyi muhafaza ettiklerini anlayamadığımız mühim insanlar. Öyle ya da böyle neden haksızlıklar, adaletsizlikler karşısında durmaları emrolunduğu halde Müslümanlar  bir araya neden gelemiyor? En büyük handikapımızdır. Çünkü onlar da birbirlerini tekfir ve zengin etmekle meşguller. Bana dokunmayan yılan bin yaşasıncılar ve dahi ayağını yorganına göre uzatan emekçi kısıma asgari yaşama dersini teoride veren yüzü kızarmayangiller. Her ideolojinin kendi yarattığı tanrıları ve köleler .

Zeytin ağaçları kesilerek yapılan evlerden birinde oturduğumu öğrediğimde çok üzülmüştüm. Şimdi bahçemde yeni ağaçlar yetiştirerek kendimi affetirmeye çalışıyorum. Önce Allah’a sonra doğaya. Her ikisini de söyleyince ne birinin dindar ne de diğerinin deist olması da gerekmiyor. Akşam olunca domuz sürüsü evlerimizin önünde dolaşıyor, yine kızamıyorum. Geldik yaşadıkları yerlere yerleştik ve onların doğal alanlarını daralttık. Haklılar. Bu yıl memleketin her bir köşesinde hektarlarca orman yandı. Ve nedense hep bir yüzü denize bakan dağlık bölgeler! Salda gölünü bir ay önce görebildim ve gerçekten olağanüstü bir güzellik eğer modern tesislere kurban edilerek canlı dokusuna ayak basan insan sayısı çoğalmazsa. Şirince’ye kurulması söz konusu olan mermer ocağının ÇED süresinde olumsuz sonuçlandığı söylenildi ama yine de takipçisi olmak gerekiyor. Neticede olmazların oldurulduğu yerlerde yaşıyoruz. Bu bölgeleri henüz ziyaret edemeyenler arasındaysanız, en kısa zamanda görmelisiniz tavsiyesini de edelim naçizane.

“Hasreti vuslata çevirecek bir simya işlemi” der Kemal Sayar yaşanmışı yaşanmamış kılarak hayatı geri almaya. Bunu belki yapamayız. Ömrü daha güzel, hayatı ise daha yaşanabilir bir yer yapabilmek için hala bir şansımız olabilir. Bir Haiku ( Japon şiir türü) bunu kısaca özetlemiş dostlar…

“Kırlar sessiz
Kelebek uçuyor
Kelebek uyuyakaldı

Haiku kadar kısa şiirlerde upuzun yaşanmışlıklarla huzurla uyuyabilmek için…

Finali yine bir şarkıyla yapalım. Fazıl Say hazretlerine biraz itidal, her kesime tarafsız ve eşit hissiyat dediğim sıralarda, gördüm ki sonradan bir sürü kişi bana Kaz dağları dışında pek çok konuda tavsiye vermişler. Sanat ve sanatçı dersinden sonra sıra, bir de sen git Hakan Altun dinle kibrine kadar varmış. Ki ne yazık ki alışığız bu tavra .Dedim Fazıl Say’da dinlerim Hakan Altun da, Müslüm Gürses şarkısını Mert Fırat’tan da dinlerim Müslüm Baba’dan da. Öyle ya da böyle var olan bir kültürü yok saymaya, kulelerinden aşağıdaki avamı izlemeye devam ederler mi bilmem ama bir Yıldız Tilbe şarkısını çok da güzel seslendiren Hakan Altun’la varoşluğumu taçlandırmak isteyenler bana katılabilir.

Hâlâ beni seviyorsun
Bunu sende biliyorsun
Niye beni aramıyorsun
Ben seni bir anlık degil
Bir ömür boyu ararım
Gururum umrumda değil.

Sevda Sezer GÜLLE

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s