Avrupa’ya Göçler ve Ötekine İlişkin Siyasal Histeri

Aliye Çınar Köysüren yazdı…

Sanayi devrimi sonrasında göçmenleri, işçi açığını kapatmak için, farklı ülkelere çağrıda bulunan Avrupa, başlangıçta olası sorunları kestirememiştir. Zira 1960’larda başlayan göç dalgası şimdilerde bambaşka bir mahiyettedir. Şüphesiz hâlihazır durumda da, Avrupa’nın yaşlı nüfusunun artması ve genç kuşağa olan ihtiyaçtan dolayı bir başka boşluk belirmektedir. Ne var ki, daha akut görünen farklı kimlik problemi bu boşluğu gölgelemektedir. Nitekim ilk başlarda bile göçmen yerine yabancılar ifadesi kullanılırken, 2000’li yıllara gelindiğinde daha çok Müslüman algısı dolaşıma girmiş durumdadır. Yabancı olanların dahası her daim olası şüpheleri kendinde barındıran Müslüman kimliklerin yönetilmesinin kolay olmayacağı şimdilerde iyi bilinmektedir. Müslümanlara ilişkin kaygı(!) giderek yerini Emmanuel Terray’ın dediği gibi “siyasal histeri”ye kaydırmaya başlamıştır.

Çok-kültürlülük kavramı ve yaşanan bir olgu olarak farklı kültürlere açıklık, hoşgörülü olma ve birlikte yaşama kültürü gibi ifadeler pratikte karşılığını bulamamaktadır. En azından Batı’da yaşanan krizler bunun somut göstergesidir.  Hollanda, Almanya, İngiltere ve Fransa bu konuda net tavrını ortaya koymuş durumda. Örneğin Hollanda için önemli iki figür olan Pim Fortuyn ve Teslimiyet/Submissio filminin yapımcısı ve yönetmeni T. Van Gogh cinayetleri ve geçen yıl vuku bulan Fransa’daki Charlie Hebdo saldırısı çok-kültürlülüğün yönetilemediğini ilan eden olaylar ve simgeler olup çıkmıştır.

Theo Van Gogh‘un ölümüne neden olan Submission (Teslimiyet) adlı kısa film ile kamusal alan ve sanat alanının birbirine yaklaştığını görebiliyoruz. Sanatta imajların kışkırtıcı etkisi, şiddet olarak tezahür etmiştir. İslam’da kadını konu alan itaat adlı bu kısa film, Müslüman kesimden büyük tepki almıştı. Senaryosunu liberal partili milletvekili Ayaan Hirsi Ali’nin yazdığı 10 dakikalık filmde, Kuran’da kadının yeri anlatılmıştı… Filmde, kadına baskının normal kabul edildiği aktarılıyor. Film, kocası tarafından işkence gören bir kadının portresi üzerine kurgulanıyor. Ayrıca bir grup kadının vücudunda, erkeklerin kadınları dövmesine izin veren ayet dövme şeklinde teşhir edilmiştir. Öte yandan bir tezat içinde, şeffaf kara çarşaflı kadınlar da, gizlice, cinselliğin çağırıcısı/açığı olarak gösterime sunulmuştu.

Bu ve benzeri olaylar unutulmak istenmiyor ve farklı kültürlere karşı mesafenin de ötesinde, tedbir düşüncesini gündeme getiriyor. Paul Riceour’un dediği gibi, “haklı bellek yoktur; sadece bir yerde aşırı hatırlama; başka bir yerde aşırı unutmanın yarattığı kaygı verici bir manzara” vardır. İşte Batı toplumu 11 Eylül olayını ve buna eklemlenecek diğer gelişmeleri “aşırı hatırlama”ya yatkın olunca, çok-kültürlülük ifadesi de bir mit olmaya yazgılı görünmektedir.

Kuşkusuz buradaki durum çok karmaşık… Modern hayatın günübirlik yaşam felsefesiyle yoğrulan Batı toplumu, Müslümanlarla bile(!) uğraşmayacak kadar bencilleşmişti. Tarihlerinde mevcut olan bu gizli kini, belki de 11 Eylül ve ona zincirlenen olaylar tetikleyerek hatırladıkları için “aşırı hatırlamadan” söz edebiliriz. Bir bakıma “sâhi…, böyle bir sorun vardı, nasıl unuturuz, nasıl unuttuk/unutturul­duk…?” diyerek bir bakıma modernizmin vurdumduymazlığına da kızgınlıklarını, sözünü ettiğimiz olaylar üzerinden itiraf etmiş oldular. 

Elbette böylece sekülerizm ve laiklik yeni bir yorumlama içine girmiştir. Teorik olarak din ve sekülerizm arasındaki nahoş enstantane, kamusal alanda da karşılığını bulmuştu. Ancak yeni bir yorumla, çatışmacı bir karşıtlık ve tehlikeye karşı tedbir olarak bir algı operasyonu başlamıştır.

Öte yandan Doğu bloğu da çok-kültürlükle baş edemediğini ayan-beyan görmüş oldu. Gerek etnik, gerek mezhep gerek başka nedenlerle ülke içindeki farklılıklar bile sorun olarak varlık göstermektedir. Misal İran’ın velayeti fakihinin fetvası, Irak savaşı, El-Kaide ve hala etkisi süren Suriye krizi, farklılıkların sorun olduğunu veya büyük güçlerin bunun üzerinden çatışma aradığını bilmeyen kalmadı. Çok uzaklara gitmeye gerek yok; ülkemizdeki terör olayları Türk-Kürt tartışması da, çok-kültürlülüğün kâğıt üzerinde yaşadığını, pratik hayatta masaldan öteye geçmeyeceğini göstermektedir. Vamık Volkan olumsuz travmaları küçük topluluklar için uygun görmüştü. Volkan’a göre, azınlık ve küçük topluluklar, olumsuz travmaya tutunur. Ancak şimdilerde hâl böyle değil. Olumsuz travmalar daha ziyade büyük toplulukların bencil ve birbirinden kopuk hali için bağlayıcı işlev görmektedir. Belki de, ulus devletlerin çözülme arafesinde, olumsuz travmalar milliyetçiliği tetikleyecektir….

“Self-İslam” kitabının yazarı Abdennour Bidar’ın dediği gibi, Batı’da kutsal kosmozun aşınması muhafazakârlar için kutsal kozmos “katılaşmış” olsa da, Müslüman kadınlar da arkaik, şişirilmiş ve katılaştırılmış bir gelenekten kaçmaya çalışıyor elbette. Ancak kapitalizmin üretim ve tüketim çarkına yakalanmak da istemiyorlar.

Aliye Çınar KÖYSÜREN

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s