Değer, Ahlâk, Etik

Nilgün Çelebi yazdı…

Ahlâk Mı Etik Mi?

Ahlâk (moral) ve/veya etik’in sosyoloji içinde çeşitli açılardan, çeşitli düzlemlerde ele alınması mümkündür. Burada yapılmak istenen de bu farklı ele alışların dayandıkları zeminlere işaret etmektir. Ancak, buna geçmeden önce vurgulanmasında yarar görülen husus, incelememizde ahlâk ile moral arasında değil ama (çünkü bunları eş anlamlı görüyoruz) ahlâk ve etik kavramları arasında bir farklılığın gözetildiğidir. Her iki sözcük de, değil mi ki farklı kullanıcılara farklı bağlamlarda daha tatminkâr bir ifade sağladığı izlenimini vermektedir, o halde yapılması gereken, böyle bir farklılığın kaynağını tespit etmektir, onlardan birini en baştan geçersizleştirmek değil. Biraz aşağıda ele alınacağı üzere, bu incelemede ahlâk daha kadim ve kapsamlı bir kavram olarak görülürken etik, ahlâkla bağlantılı kavramlar ailesinden olmakla birlikte, daha modern çağa ait, modern toplum olgusuyla bağlantılı ve daha dar alanlardaki ilişkilere yönelik bir kavram olarak görülmektedir. Moral ise doğrudan doğruya ahlâkın bir yabancı dildeki karşılığı olarak alınmaktadır.

“Sosyal Olabilen?

İnsan “sosyal olabilen” (sociable) bir canlıdır. İnsan, “sosyal olabilen” bir canlı olarak dünyaya gelir. “Sosyal olabilen” canlı derken kast edilen, türdeşiyle birlikte yaşayabilendir. Türdeşiyle birlikte yaşayabilen olmak ifadesi, içinde birbiriyle bağlantılı şu iki anlamı barındırır: İlki, türdeşini gözeterek yaşamaktır; ikincisi, türdeşine mecbur olarak yaşamaktır.’Sosyal olabilen, tek başına kendini var kılamayandır. Ancak başkasıyla birlikteyken kendini ortaya koyabilen, gerçekleyebilendir. Bu hususu şöyle açıklaştırabiliriz;

G. H. Mead‘in kavramlarını kullanarak söylersek özgün bir kendilik (self) olan insan, dünyaya ferdi ben’i (I) ve sosyal ben’i (me) ayrışmamış olarak gelir. Ferdi ben ve sosyal ben “ötekiler” arasındayken, “ötekiler”in dolayımıyla birbirinden farklılaşır; potansiyelden gerçeklenmiş olana, (actualization) geçer. Sosyal ben ötekilerle etkileştikçe kendinin farkına varırken, ferdi ben sosyal ben dolayımıyla, sosyal ben sayesinde gerçekleşebilir. Ne var ki, bu benlerin varoluşunun kaynağı “öteki”ler değildir. Ötekiler sadece potansiyel benlerin gerçekleşmesini mümkün kılarlar. Potansiyel ben”ler insan bio-psiko-sosyal bir canlı olduğu için kendilerini gerçekleştirebilirler,

İnsan “sosyal olabilme” yetisiyle herhangi bir socius formuna dahil olur. İnsan “sosyal olabilen” olduğu için sosyal de olur; bir socius formunu tesis edebilir ve bir socius formuna dahil olabilir. Daha açıkçası, insan socius’a dahil olduğu için “sosyal olabilme? yeteneğine sahip olmamıştır. Tersine, bu yeteneğe sahip olduğu için socius’u oluşturabilmiştir. Socius formları bizim “sosyal olabilme? yetimiz sayesinde var olabilen sosyal dünyalardır. “Sosyal olabilme” yetimizle kurabildiğimiz sociusun içinde sosyal ben’imizi gerçekleştirebilir, ferdi ben’imizle sosyal ben’imizin nasıl farklılaştırılabileceğini sonra da uyumlulaştırılabileceğini öğreniriz. Dünyevi kimliğimizi böylece kurarız. Dünyadaki benliğimiz (self) ferdi ben ve sosyal ben’imizin bileşkesidir. “Sosyal olabilme” yetisine sahip bir canlı olmaya hangi mücadelelerin ya da bahşedilişlerin sonunda ulaşıldığı üzerinde bilim adına herhangi bir söz söylememiz şu anda mümkün değildir. Bu yetiye sahip olmanın, ardında canlı türlerinden birini insan kılan bir apriori deneyimin mevcudiyetiyle bağlantılı bir büyük taahhütün bulunduğu sayıltılanabilir. İnsan; ister bir apriori deneyimle ister bir taahhütle ister doğal hukukun ardından gelen pozitif hukukun da sayıltıladığı tarzdaki modern sözleşmeyle uygar (ve hukuki) bir kişi konumuna gelmiş olsun, aslında, “sosyal olabilme” yetisinin gereğini SOCİUS içre ifa etmeye başlamasının hemen ardından bir başka yeti daha kazanmaktadır ki o da mantık kurallarına göre işleyen bir zihne sahip olmaktır. Mantığın gelişmesi ferdi ben’den çok sosyal benin gelişimiyle yakından bağlantılıdır.

Aklımızın mantık kurallarına göre işlemesi özdeşlik ve çelişmezlik ilkelerine göre çalışması demektir. Bu işleyiş sayesindedir ki, var olanları birleştirebilmemiz, teklikleştirebilmemiz, teklikleri birbirine ve daha kapsamlı bütünlüklere bağlayabilmemiz, bunları birbirinden ayırabilmemiz, ileriye veya geriye sıralayabilmemiz, çaprazlayabilmemiz, karşıtlandırabilmemiz veya teklikleri bütünün özsel, oluşturucu veya ilineksel ögeleri olarak görebilmemiz mümkün olur. Aklımızın mantık kurallarına göre işlemesi; insanın ötekiler yoluyla sosyal ben’ini, giderek sosyal ben’i yoluyla ferdi ben’ini önce ayrıştırması, sonra uyumlulaştırması ve böylece kendini bu dünyada yeniden kurması da demektir. Büyük var oluş zincirinin ilk kopuşu da böyle gerçekleşir. Ötekilerle karşılaşa karşılaşa, benliğimin farkına varırım, Ötekilerle karşılaşmam, ötekilerle aramda bir etkileşim ağının kurulmaya başlaması da demektir. Bu etkileşim ağına dil diyoruz. Dil ise mantıktır. Dil ve mantık gelişimi birbirini gerektirir. Dil karşımdakiyle, kendimizden kopartıp uzaklaştırdığımız üzerine konuşmaktır. Konuşmada söylenen sözlerin doğru olmasının yolu mantıktan geçer. Mantık dilde yansır. Akıl, mantık kurallarına göre işlemekle yanlışa düşmekten kurtulup doğru çalışmış olur. Mantıkta ve dilde doğru olan, mantık kurallarına ve dilbilgisi kurallarına uygun olandır. Yanlış olan, bu kurallara uymadığı için saçmaya düşmüş olandır. (İngilizcede bunlar true-false sözcükleriyle ifade edilir). Bu bağlamda insanoğlu dilde kurulan, dilin ürünü olan değil ama dille birlikte gelişendir. Biyolojik insanoğlunun psiko-sosyal insan olması, kendi benliği’ni, kendiliği’ni kurabilmesiyle mümkündür. Ama bu, insanın söylemsel olduğunu, söylemsel bir kategori olduğunu, giderek dilin ürünü bir özne olmaktan başka bir şey olmadığını göstermez. Ferdi ve sosyal benler ile ben-öteki ayrışmasının mantıktaki özdeşlik ve çelişmezlik ilkelerinin gelişimiyle paralellik içinde gerçekleşmesi, insanı, dilin/söylemin ürünü olarak görmemizi engeller. Dil, sosyal olabilme yetisiyle dünyaya gelen insanın potansiyelini gerçekleyebilmesinin koşullarını besler. Dil socius yatağında doğar. İnsanın özel bir ontolojik kategori olarak kurulabilmesini mümkün kılan onun sosyal olabilme yeteneğidir. İnsan dil sayesinde, dil yoluyla var olan, dilin ürünü olan özne değil, eylemi üreten fail olur. İnsan eylemde bulunan fail olduğu içindir ki, “öteki”ni “birlikte olunanlar”a dönüştürür.

Sosyal Olabilen’den Değerlere

Yukarıda insanın “sosyal olabilen” olduğu için, türdeşiyle birlikte yaşamaya hem muhtaç hem mecbur olduğu ifade edilmişti. İnsan ortaklaşa yaşamaya mecburdur. İnsan ne sadece biolojik, ne sadece bio-psişik bir canlıdır; insan, bunların üstüne, bir de sosyal bir varlıktır. İnsanın başkalarıyla birlikte yaşamaya mecbur olması, ortaklaşa yaşamaya ilişkin kuralların, geliştirilmesine kaynaklık etmiştir. Bu kuralların, kuralları koyanlardan mesafelenip sosyalize olması, dolaşıma girmesi ise bir adım sonra o kuralların değerlere dönüşmesinin yolunu açmıştır,

Bu noktada loanna Kuçuradi”nin (1971) değerleme, değer biçme ve değerlendirme kavramları arasında yaptığı ince ayrıştırmaları dikkate almakta yarar vardır:

Kuçuradi‘ye göre “değerleme”; insanoğlunun yapıp ettikleri, açıklamaları, yorumlamalarıdır; insanoğlunun hayatı etkileyen her eylemesi, söylemesidir. Biz, buna “emek” diyeceğiz. “Değer biçme”; değerlemelerimize, ya da emeğimizin ürünlerine değer yüklemektir. Değer biçme, bu anlamda, yapıp etmelerimize başkalarının yaptıkları bir tartma işidir; bir elleme, yoklama, bir sağından solundan bakma ve bunun sonunda o şey hakkında uzlaşımsal bir karar vermedir. Değeri biçen başkalarıdır. Değer biçme benim değerlediğime başkalarının yaptığı atıftır. Kuçuradi‘ye göre değer biçme sonunda, eğer o şeyin yapı özelliği olan değerini görebilmişsek zaman yaptığımız değer biçme eylemine “doğru değerlendirme” diyoruz. Kuşkusuz, bu, şeylerin yapı özelliklerinin bilinebilirliği durumunda söz konusudur. Ne var ki, biz, genelde, özellikle de sosyal alanda, değer biçmelerimizi şeylerin yapı özelliklerine göre değil dışarıdan bize görünüşlerine göre, daha doğrusu içinde bulunduğumuz zaman ve mekânın ölçütlerine göre yapmaktayız. Zira, sosyal alanda “şey” dediklerimizin yapı özelliklerinin varlığını iddia etmek, bizi başka açılardan zor durumda bırakabilir. Sosyolojide, bu sebepledir ki, “değerlendirme” dediğimiz zaman aslında “doğru değerlendirme” yi değil ama “değer biçme”yi kast ederiz. Daha açık bir ifadeyle, biçilmiş değeri yeni durumlarla yeniden karşılaştırıp biçilmiş değerin yerinde olup olmadığını kararlaştırırız. İnsanoğlu çok çeşitli bağlamlarda değerler üretir. Sanat değerleri, bilim değerleri, din değerleri vs.gibi. Bu makalede konu edilenler ortaklaşa yaşayışa ilişkin değerlerdir. Bizatihi “değer”, kendisine yönelinendir. Değer, değerlememize ve değer biçmemize konu olandır. Değer, değerlememiz ve değer biçmemizin birikimli tortusu nispetinde olgunlaşmış, olgulaşmıştır.

İnsanın bu dünyadaki ferdî ve sosyal ben’ini bütünleştirerek benliğini kurması süreci ile, mantığın özdeşlik ve çelişmezlik ilkelerinin gelişme süreci mantık ve matematik ile dildeki doğru yanlış değerlerinin gelişimine yol açar. Mantıksal-matematiksel doğru (true) değeri, güzel değerine giden yolu açar. Güzel olanın ölçütü matematikseldir. Doğru (true) ve güzel socius içredir. Doğru’nun dilde, güzelin sanat eserinde yansıyabilmesi bu değerlerin birer sıfat olmanın sınırlarını zorlayıp birer nesne, birer şey, birer olgu olarak görülebilmelerine sebep olur. Yine bu sebepledir ki, günlük konuşmalarımızda “doğru diye de bir şey vardır” veya “güzel diye de bir şey vardır” deriz. Aslında birer sıfat olan değerler sosyaldir, tarihseldir, değişmeye açıktır. Ancak, öyle değerler de vardır ki, onları sıfat olarak görmeyi uygun bulmamız pek olası değildir. Örneğin, “insan” böyledir. Bizatihi “insan” bir değer midir? İnsanı bir emek birikimi, bir değerleme olarak görüyorsak, evet, insan bir değerdir. O emek birikimini kişi kendi sağlamış olabilir. Kendini “insan” kavramının kâmil örneği haline getirmeye çabalamış olabilir. Veya bio-psişik ve sosyal olabilen bir canlı olmasıyla sonuçlanan bir değerleme ameliyesinden geçirilmiş olduğu için bir değer olarak görülmekte olabilir. İnsana değer biçme, bir eylem dizisi, bir süreç olarak sürüyor da olabilir. Bu son durumda bizatihi bir değer olarak görülmenin ötesinde, insana ilişkin yeni değer biçmelerin yapılmakta olması söz konusudur. Öte yandan, mantık, dil, matematik ve estetikteki içsel düzenle ilgili doğru-yanlış değerlerinin dışında bir de sahilik-yalanlık değeri vardır. Sahi veya yalan olma ise söylenen sözün, bir oluşturucu ögesi de ötekiler olan dış dünyadaki var olanların neliklerinin nasıllıklarının aslına uygun olarak ifade edilip edilmediğine işaret eder.

Değerlemelerimiz, bizim “sosyal olabilen” ve “sosyal” bireyler olmamızın sonucudur. Bu yetilerimizi ortaya çıkarmamızı, sergilememizi, hayata katmamızı önleyen her engel aslında emeğimize negatif değerler biçilmesine sebep olmaktadır. Bu yetilerimizi sergilememize fırsat veren her koşul ise pozitif yöndeki değer biçmelere yol açmaktadır. Bu sebepledir ki, insan bireyinin yetilerinin sergilenmesini önleyen engellere karşı çıkmak, bizim kendimize ve türdeşimize olan görevimizdir. Böyle bir engelleyicinin olmadığı durumlarda ise neyi neden yaptığını bilen rasyonel bireyler olan bizler, emeğimizin değerinin biçilmesi hususunda belirli beklentiler içinde bulunuruz. Eylememizi, söylememizi ona biçilecek değeri gözönüne alarak ifa etmeye gayret ederiz. Ama her eylememiz, her söylememiz socius içre gerçekleştiği içindir ki, onların asıl kodlanma yeri bizim dışımızdadır. Yapıp etmelerimizin değeri bizim tarafımızdan değil başkaları tarafından biçilir. Burada bizim yanımız sıra, muhatabımız ve muhataplarımızın kendi aralarındaki gruplaşmaları, ayrı birer güç odakları halinde, yapıp etmelerimizi adlandırmaya, anlamlandırmaya, yorumlamaya, etiketlendirmeye yönelirler; kendi “durum tanımlarını” bir diğerlerine hatta bize kabul ettirmeye çabalarlar. İşte, bu sürecin yaşandığı yer “socius”dur, kamudur, pazardır, müzakere mekânıdır; ya da polity’dir. Değer biçme işlemi, eyleyeni tarafından ifa edilmiş, eyleyeninden artık kopmuş, dolaşıma girmiş, sosyolojize olmuş emek üzerinde yapılır. Değer biçme süreci çok sayıda kişinin ve kollektivitenin katıldığı bir süreçtir. Değer biçme sürecinde harcanan emek, değer biçmeye konu olan emeğin sahibinin emeği kadar kutsaldır. Eylemimize, kendimizin yüklediği değer bu tür eylemlere başkalarının yüklediği değerden tamamen kopuk değildir. Zaten biz o eylemi, genelde, o eylemle ilgili önceki değer biçmeleri bilerek yaparız. (o Bir eylemle bağlantılı değer biçmenin göreli tamamlanmışlık hali o değeri bir olgu katına yükseltir. Bir emeğe değer biçme süreci sonunda yüklenen değer ne denli yerleşiklik kazanmışsa o emeğe o denli kalıcı değer atfedilmiş olur, o emek o denli sosyal olgu karakteri kazanır.

Eylemlerin ya da emek ürünlerinin socius veya kamudaki mübadele veya müzakere süreci o eylemin, o emek ürününün sosyal açıdan olgusallaşmasını mümkün kıldığı kadar o eylemin, o emek ürününün anlamının genişlemesine de yol açar. Nasıl ki ekonomi dünyasında Mal-Para- Mal sürecinden Para-Mal-Para sürecine geçilmesi, baştaki paranın dolaşım sayesinde kapitalin artmasında somutlaşan genişlemesi durumuna yol açıyor ise aynı şekilde emek olarak gördüğümüz değerlememiz de, yani bu dünyaya kattığımız eylem ya da söz ya da nesne de, müzakere süreci: sonunda bir değer yüklemesine, bir değer atfına ve değer kazanımına, anlam genişlemesine konu olur. Eylemimiz (veya ürünümüz) hakkında farklı referanslara dayanılarak farklı anlama tarzları üretilir. Ona göre de farklı değer yüklemeleri yapılır. Demek ki, eylemimizin (veya ürünümüzün) değeri “kullanım-değeri” benzeri bir değer yüklemesinde olduğu gibi anlık veya ad hoc mülahazalarla belirlenmeye çalışıldığı kadar, onun yerine, daha kapsamlı bütünlüklerle bağlantılandırılarak da kararlaştırılabilir. Aynen, paranın dolaşım değeri kazanması örneğinde olduğu gibi. Kodlanması nispi olarak biten eylem (veya ürün) ise olgu katına yükselir. Kodlanması, değer tartması tamamlanarak olgu katına yükselen değerler sonraki eylemlerin değerlerinin biçilmesinde mihenk taşı olarak kullanılır. Ekonomide, değer yüklemesi göreli olarak tamamlanmış emeğin sembolik karşılığı, paradır. Nasıl ki paranın içerdiği emek değeri üzerinde insanlar arasında bir oydaşma oluşmuşsa, değerlerin kurallaşması/olgulaşması üzerinde de aynı formda bir oydaşma oluşur. Bu bağlamda, değer, insanlar arası ilişkilerde ortaya çıkan bir olgu haline gelir. Değer biçilmesi tamamlanmış emek, olgusallaşmıştır. Değerin müzakere süreci aslında değerin inşa sürecidir de. Değerin bu sürecin sonunda olgusallaşması hali, bizi, değerler konusunda uç görelilikçi tavırların meşrulaştırılarak benimsenmesinden korur. Göreliliğin savunusu altında mikro tahakküm alanlarının meşrulaştırılmasını önler. Zira ne denli yerleşiklik kazanmış olursa olsun, değerler emeklerimize yüklenen değerlendirmelerin sonucudur ve birer sıfattır. Öte yandan, nispeten sürekli olan değerlerle bağlantısı kurulamayan emeğimiz, eylememiz, söylememiz uluslararası finans çevrelerinde tanınmışlığı olmayan paralar gibidir. Müzakere sürecinin varlığı, daha açık bir ifadeyle, mevcut değerler ışığında eylemlere çeşitli anlamlar yüklenerek onların bu anlamlarıyla birlikte yeni birer olgu-değer haline dönüşmeleri sürecinin bizatihi kendisi, evrensel değerlerin yasa olarak veya tümel ideler olarak var olduğu anlayışının altını oyar. Evrensel değer nosyonunun mutlaklaştırılmasına, böylece değerin, mikrodan makroya olan serüveninin gözardı edilmesine giden yolun önünü de kapatır. Aynen, uluslararası konvertibl olmanın o paranın emek ile olan bağının gölgelenmesine yetmemesi gibi. Evrensel değerler yasa değildir, ancak içlerinde yüzlerce yıllık insan emeğini barındırırlar.

Değerlerden Ahlâk Kurallarına

Biz ürettiklerimiz, eyleyip söylediklerimiz sayesinde doğaya karşıt bir yaşama düzeni kurabiliriz. Doğada güçlü olan zayıfı ezer. Oysa insan, doğa durumunda kalmak istemez “Sosyal olabilme” yetimiz sayesinde socius’u kurup, orada sosyal bir hayat sürebilmekte, bu sosyal hayatımızda değerler tesis edebilmekte, bu değerlerle uyuşumlu davranış kuralları geliştirip onlara uygun davranabilmekteyiz. Böylelikle, türdeşlerimizi kaale alan yapıp etmelerimizi, iyi (good) ve doğru (right), aksine özellik gösterenleri yanlış (wrong) olarak adlandırabilmekteyiz. Bu anlamda; doğru (right) olan, türdeşini dikkate alarak yaşamaktır. İyi olan, güçlünün zayıfı ezmediği bir yaşamayı mümkün kılandır. İnsanın “sosyal olabilme” yetisiyle kurduğu socius içindeki eylemelerinden, yarattıklarından, ürettiklerinden, Kuçuradi‘nin ifadesiyle değerlemelerinden, ortak yaşayışa ilişkin olanlar socius içindeki dolaşımları sırasında hakkaniyet, siyaseten uygunluk ve N.Luhmann‘ın (1996) işaret ettiği özbağışıklığın yadsınması ölçütlerinden geçirilerek değer katına yükseltilirler. Bu anlamda, değerleri yaratan tek tek bireyler değil fakat tüm bir socius’dur. Ahlâk kuralları ise artık bize dışsallaşmış olan bu değerler ile kendi günlük yaşayışımızdaki yapıp etmelerimiz arasında yer alır. Ahlâk halk edilmişlerin değerlere uygun yaşayışıdır. Bu yaşayışın kurallarına ahlâk kuralları denir. Ahlâk kuralları sadece insan-insan ilişkisi bağlamında değil fakat insan ile yöneldiği ve var olan her şey arasındaki ilişki bağlamında söz konusudur.

Şimdi, ahlâk ve değerler arası ilişkiye biraz daha yakından bakalım: Değer, değerlemelerimizin ve değer biçmelerimizin birikimli tortusudur, tarafımızdan yönelinendir. Bu anlamda, değer idea değil ama ideal edindiğimizdir. Ahlâk ben ile ulaşmaya yöneldiğim arasında yer alır. Ve, ulaşmaya yöneldiğime nasıl ulaşmam gerektiği konusunda yol gösterir, önerilerde bulunur. Yönlendirme yapar. İstekte duyan ben ile istememin nesnesi olan idealim arasında emek yer alır. Emek, ki aynı zamanda güçtür, isteyen ben ile yöneldiğim arasında bulunur. Ben ile ideal edindiğim arasında her zaman başkaları da vardır, Ben’in idealine başkalarını da razı ederek, başkalarının da rızasını alarak veya rıza göstermelerinin koşullarını hazırlayarak ulaşması beklenir. Bu sebepledir ki ahlâk güç ile de ilgilidir. Sosyabil olan ben’in bir değere/ideale yönelebilmesinin önkoşullarının başında âkıl, basiret, bilgi, zekâ, sabır, sebat, cesaret, nefsine hakimiyet gibi kişilik özellikleri gelir. İdeal edinilenin, sahip olması gereken özellik ise meşruiyettir. Bu ön koşullar veri olduğunda, ben, ideal edindiğine ulaşmak için öğrendiği, deneyimlediği, içselleştirdiği çeşitli stratejilere başvurur. Bu stratejileri içselleştirmiş olmak önemlidir; zira, ancak böylelikledir ki, kalleş değil de özü, sözü, eylemi bir olan, dürüst kişi olunabilir. Güven, saygı, özveri, sadakat, şefkat, iyilik, bağışlayıcılık oluşturulacak stratejinin yapı taşlarıdır. Aslında, bu yapı taşlarının kendileri de bizatihi birer sosyal değerdir. Bu değerler güven-güvensizlik, saygı-saygısızlık, sadakat-ihanet, özveri- bencillik, şefkat-zalimlik, iyilik-kötülük, kindarlık-bağışlayıcılık skalası (üzerinde sıralanabildiklerine göre birer sıfattır. Aynı zamanda, bu değerler öz dönüşümlüdürler de: Güven-özgüven, saygı-özsaygı gibi. Bu sebepledir ki, yöneldiğimize doğru giderken kullandığımız stratejilerle kendimizi eğitmiş de oluruz. Ahlâk kuralları değerlere referansda bulunur, Örneğin, yalan söylemek ahlâk kurallarına aykırıdır. Zira “doğru söz”(true) bir değerdir; doğruyu söylemek bir özeni, bir emeği gerektirir. Doğru olan söz gerek yakın muhataplarını gerek o sözün dahil olacağı, daha uzaktaki bağlamların muhataplarını yanılgıya düşmekten alıkoyacaktır. Doğruyu söylememek ise, “öteki”nin bu hakkını çiğnemeye yol açabilme olasılığını içinde taşıdığı için, ahlâk kurallarına aykırıdır. Doğru sözün bu değerlerle bezenmiş olması, doğru söz söyleme eyleminin girdiği her uğrakta, dolaştığı her coğrafyada onaylanmasının, kendisine insan emeğinin “onaylama olarak eklenmiş olmasının sonucudur. Burada dikkat edilecek husus, karşılığı paraya tercüme edilemeyecek bir emek olan değerden, yani sosyal olarak inşa edilmiş değerden söz edilmekte olduğudur. Burada sözü edilen değer sosyal değerdir, başka bir ifadeyle, dolaşıma dahil olan, dolaşım sayesinde değer biçilmesi gerçekleştirilmiş olan, kullanıcıları arasında sıkışıp kalmayan, tersine sosyolojize olabilen ya da kamusallaşabilmiş (en doğrusu sosyalleşebilmiş) olan, parasal karşılığı olmayan emektir. Bu husus, ortaklaşa yaşayışa ilişkin değer ile ekonomideki değer arası farkı belirginleştitir. Eylemin sosyalleşmesi süreci içinde değerlendirmeye tabi tutulmuş, değer kazanmış olması, onun bireyselden polity(k) olana ve küresele doğru uzanışının görülebilmesini mümkün kılar, Bu, aynı zamanda, küresel değerlerin bireysel ve polity(k) olanın üstüne çıkarılabilmesinin de yolunu aralar. oÖrneğimize dönecek olursak, doğru söz” değer biçilmesi tamamlanmış olandır. Olgu-değer haline gelmiş olandır. Bu örnekte, “doğru Söz” hem hakkaniyete uygundur, hem siyaseten doğrudur, hem de biçilmiş bir değer olma niteliğine sahip olduğu için, “doğru söz“ü söyleyeni başka türlü davranmaktan men ettiği için özbağışıklığın yadsınması ölçütüne uymaktadır. Ahlâkiliğin ötekilerce yargılanması, bizi, ahlâki tarzın zaman içindeki değişen anlamları konusuna getirecektir.

Sosyal hayatımızda değerlerin dayanıklılığına ve göreli sürekliliğine karşılık, ahlâk kuralları, zaman içinde sosyal değişmeye daha açık, socius içindeki güç dağılımına bağlı olarak farklı tarzlarda yorumlanmaya daha müsait, hatta zaman zaman tamamen gözardı edilebilir nitelikte, zaman zaman ise katı bir tarzda uygulanabilen, göreli esnek, davranış kodlarıdır. Ahlâk kuralları gündelik hayat pratiği içinde sürekli üretilmekte, yeniden üretilmekte, bazan da gözardı edilmektedir. Ahlâk kurallarının bu göreli esnekliği değer değişmelerinin de ateşleyicisi konumundadır. Ahlâk kurallarının bireylerin gündelik yaşayışları içinde sürekli müzakere ediliyor olmaları onların nispeten yerleşik değerler ışığında sürekli yeniden yorumlanmalarına yol açarken, bir yandan da sürekli yeni değer yüklemelerine maruz kalmalarına yol açmaktadır. Sosyal hayatın değişen koşulları altında gerçekleştirilen bu yeni yorumların ve değer yüklemelerinin gerek kendilerinin gerek bu yeni yorum ve değer yüklemelerinden etkilenenlerin sayılarının artması ve böylece bireylerin eylemleri ile onlara yüklenen yeni yorum ve değerler arasındaki mesafenin uzaması yeni değerlerin ortaya çıkmasının tetikleyicisi olabilmektedir. Yeni değerlerin ortaya çıkışında gözetilen ölçütler özbağışıklığın yadsınması, hakkaniyet ve siyaseten uygunluktur. Sözgelimi, dün fedakârlık bir değer iken bugün sosyal sorumluluk bir değerdir. Dün itaatkârlık bir değer iken bugün kendini gerçekleme bir değerdir. Ritmi giderek hızlanan hayatta her gün yeni değerler dolaşıma girmekte, bunlar ya eskilerle yanyana, ya onların yerine geçerek ya da onları tadil ederek, dönüştürerek yaşama katılmaktadır. Olgu-değer halini alan bir değer ise, bir adım sonra dönüp birlikte yaşama kurallarını, ahlâkı etkilemektedir. Değişen hayat koşulları değerler kadar değerlerin dinamiğini oluşturan ölçütleri de zayıflatmakta ya da güçlendirmektedir.

Ölçütlerin Değişebilirliği

Ahlâk kuralları, tarihin belirli bir döneminde belirli bir coğrafyada yaşayan herhangi bir insan birlikteliğindeki bireylerin günlük yaşayışlarındaki yapıp etmelerini hem günün koşullarına hem genel ve soyut değerlere göre yorumlamalarından kaynaklanır. Ahlâk kuralları günlük hayattaki pratiklerimizin sosyal değerlerle uyuşumlu hale getirilmesini gerektiren kurallardır. Ancak, bu kuralları koyanlar her zaman özgür, rasyonel bireyler olmamıştır. Tarih içinde farklı coğrafyalarda farklı kişi ve gruplar, insanların genel değerleri somut hayat durumlarına nasıl uyarlayacaklarının adeta listesini çıkarmışlar, onlara yol haritası çizmişlerdir. Bu sebepledir ki, öznel eylemimizi Badiou‘nun dediği gibi, evrensel yasa ile değil ama evrensel değerlerle kıyaslayarak hem değerlere hem de ahlâk kurallarına uygun davranmış oluruz (2004).

Tarih içinde belirli dönemler, bireylerin yapıp etmelerinin değerler ışığında yorumlanması işleminde, etkili olmuştur. Bunlar çok tanrılı dinlerin, tek tanrılı dinlerin, geleneğin ve hukukun egemen olduğu dönemler olarak kronolojik bir sıraya dizilebilir. Çok tanrılı dinler döneminde değerlerin yerleşiklik kazandığını söylemek güç olsa gerek; sanki insanlığın çok uzun yılları kavramın bile yeterince soyutlaşamadığı bir dönem yaşamıştır. Tek tanrılı dinler döneminde durum farklılaşır. Tek tanrılı dinler kutsalı insanların arasında dolanır olmaktan uzaklaştırır, soyutlaştırır. Tek tanrılı dinler farklılaşmaların başlamasıyla, ama farklılaşmaların unutuşlara vesile olmaması için ortaya çıkar. Tek tanrılı dinler insanların birbirleriyle ve doğayla aralarındaki ilişkileri tutarlı bir zemine oturtmaya çalışır. Bunu, farklı olanları tanımlayarak yapar. Bu dinler; doğa ile doğadışını birbirinden ayırır. Daha önemlisi söz ile olayı birbirinden ayırır. Sözün olayı olguya dönüştürme gücüne dikkat çeker. Kutsal kitapların olayları hikâye ediş tarzları bu noktada dikkat çekicidir. Tek tanrılı dinler; hakkaniyetin doğduğu alandır da. Zira, tek tanrılı dinler ferdi ben’i “sosyal ben”den, ben’i sen’den, biz’i o’ndan ayrı tutar. Hakkaniyet, bu ayrım olduktan sonra yapılan bir paylaştırmadır. Ne var ki, tüm tek tanrılı dinler insan hayatında sadece bir referans olarak yer almaz. Tek tanrılı dinlerin bazıları mü’minlerine bir tür toplum hayatı da sunan, bir siyasi projesi de olan birer ideolojidir. Bu dinlerin ideoloji yönünün öne çıkması, hakkaniyet yerine siyaseten uygunluk (takiyye) temelinde işlemelerine yol açar. Dinin ideoloji yönünün vurgulanması ise dini politikleştirir, din insanın dışına taşınır.

Gelenek; gündelik hayatın olduğu gibi süregitmesi, bu değişmesiz akışı engelleyen pratiklerin kınanması, süper ego da olan “ötekiler tarafından onaylanmanın sağlanması maksatlıdır. Gelenek; ortaklaşa hayatın kurallarını değişmelere karşı korur. Gelenek; yinelenmeyle başlar; örüntüleşme, yapılaşma, kurumlaşma bu yinelenmelerin ürünüdür.” (Fichter, 2002) Gelenek akıp giden zamana dikelmek isterken ortak yaşamanın kurallarını da katılaştırır, berkitir. Gelenek ahlâk kurallarının katılaşmasına yol açarken yeni değerlerin dolaşıma girmesini engeller. Bu arada, bu berkitmenin güç ilişkileriyle bağlantısının görülmesini bulanıklaştırır. Siyaseten uygunluk, hakkaniyetin bir kez daha önüne geçer.

Gelenek ve din kaynaklı “eyleme ve söyleme etiketleyiciler”i, kodlayıcıları, sanayi devriminin şafağında, yerini modern hukuka bırakmıştır. Moderniteyle doğan hukuk, kaynağını toplum sözleşmesine dayandırmaktadır. Ne var ki, toplum sözleşmesi nosyonu, nesnel aklın öznel akla doğru parçalanmasına paralel olarak, zamanla yerini kişiler ve kurumlar arası sözleşmelere bırakır. Modernite projesinin kağıt üzerinde mükemmel görünen ilkeleri tam da bu sebeple, modernite bir proje olduğu için, sosyal dünyanın kendiliğinden akışı kağıt üzerinde çizilen şemaya bir türlü tam oturamamıştır. Modernite süreci değer ölçütlerinin ağırlıklarını değiştirtmiş; “özbağışıklığın yadsınması”nın yerini “bireycilik”e,” “hakkaniyet”in yerini “eşitlik”e bıraktırtmıştır. “Siyaseten uygunluk” ise adeta “sosyal olabilme” yetimizin yerine ikame edilmiştir. Bu süreç aynı zamanda, ahlâkın yerini etike bırakmasının da tarihidir.

Ahlâk kuralları değerler ile pratikler arasında yer alır. Gündelik hayatın giderek daha hızlı bir ritmle yaşanmakta olması pratiklerin değerler ışığında inceden inceye yorumlanmasına mani olmakta; kararların hızla verilmesini gerektirmektedir. Bu durum, ahlâkın bozulduğu yargılarının ileri sürülmesine yol açmaktadır. Aslında burada sözkonusu olan, değerleri pratik durumlara uyarlama konusunda yaşanan bilememezlik durumudur. Güven, saygı, özveri, sadakat, şefkat, iyilik, bağışlayıcılık gibi geleneksel hayat stratejilerinin yerlerine yenileri henüz konamamıştır.

Ahlâktan Etik’e

Yukarıda ahlâk ve etikin birbirinden ayrı tutulmaları gereği üzerinde durulmuştu. Gelinen bu noktada ahlâk ve etikin birbirlerinden ayrılmalarının dayandırıldığı zeminin ne olduğu da belirginleşmeye başlamıştır. Görüldüğü gibi bunlar, iki ayrı sözcük olmakla kalmayıp, iki ayrı kavrama ve iki ayrı hayat alanına işaret etmektedir. Ahlâk ve etik arası fark tarihsel bir kırılmanın ürünüdür. Tarihsel kırılmadan sonraki ahlâka, yeni bir ad olan etik verilmeyip, modem ahlâk deme yolu da seçilebilirdi. Nitekim, hukukta izlenen yol budur. Etikin, en azından Türkçe’de, yeni bir kavram olarak belirmesi, aradaki kırılmanın fark edilmesini kolaylaştırmıştır.

Modern çağın insanı birey kılması, onu türdeşlerinden sözde özgürleştirmesi bireyi bireyselleştirmek yerine bireycileştirme tehlikesini de yanında getirmiştir. (Taylor, 1995). Bireyin bireycileştirilmesi demek, değer ölçütlerinden özbağışıklığın, yadsınmasının bir yana, kutsanmasının meşrulaştırılması demektir. İşte etik bu tehlikeyi önleyeceği, bireyin bireycileşmeden bireyselleşmesini sağlayacağı umuduyla geliştirilen bir yol haritasıdır. Modern zamanlarda etik, adeta, insanların bu dünyaya, değil “sosyal olabilme” yetileriyle geldikleri sayıtlısına, birbirlerinin kurdu oldukları sayıltısına bile değil, onların yerine, mekanik düzenekler olarak geldikleri sayıltısına dayandırılmaktadır. Modern çağ insan birlikteliklerini gelenekten kopartıp bugüne yönlendirirken aynı zamanda nesnel aklı öznel akla da dönüştürmekte, insanın sosyal olabilme yetisinin insanın benliğini geliştirici değil sınırlandırıcı bir işleyişe sahip olduğu anlayışının doğmasına yol açmaktadır. Modem çağ insanı bio-psişik-sosyal olarak değil fakat mekanik bir düzenek olarak tanımlamaya eğilimlidir. Bu çağda mekanik insanın günlük hayatını, dinlerin ya da geleneğin süzgecinden geçmiş değerlerle uyuşumlu ahlâk kuralları yerine, kendi aklının kendine doğru (right) olarak işaret ettiği kurallarla yürütmek isteyeceği sayıltılanır. Ne var ki, modern insanın modemitenin başlangıcında sayıltılandığı derecede aklını özgürce kullanabilme yeterliliğine sahip olamadığı sonradan anlaşılır. İnsanın ne mekanik ne biyolojik, ama bio-psişik-sosyal bir birey olduğu, zamanla görülür. İnsanın “sosyal olabilme” yetisinin, onu türdeşlerine hem yakın hem de mecbur kıldığı anlaşılır. İnsanın, en azından henüz, mekanik değil sosyal olduğu ve bunun socius’a dahil olmayı öncelediği, insanın doğal halinin mekaniklik değil sosyallik olduğu, bunun aksi insan tasavvurlarının insanı yüreğinin yalnızlığına ittiği, insanı doğasına yabancılaştırdıği 20. yüzyıl boyunca sürekli keşfedilmiştir. Bu ise, insanın günlük yaşantılarındaki yapıp etmelerinin, halâ, değerlerin süzgecinden geçmiş belirli kurallarla içiçe olduğunun görülmesine yol açmıştır. Etik ahlâkın modern çağdaki türevi olduğu için, etikin de aynen ahlâk gibi, değer atıflarının iç dinamiğini teşkil eden özbağışıklığın yadsınması, hakkaniyet ve siyaseten uygunluk ile bir biçimde ilişkili olması beklenir, Değerlere dönüş, bizi vicdan, adalet ve hak gibi nosyonlarla yeniden yüzyüze getirir.

Vicdan, Hak, Adalet

Eylemelerimize değer biçenlerin öncelikle ötekiler olduğuna yukarıda değinilmişti. Bu ötekilere “kendimden mesafelendirdiğim ben” olan vicdanım da dâhildir. Vicdanım “sosyal olabilme” yetime sahip olduğum andan itibaren benimle birliktedir. Vicdanım, yapı taşları ezelden beri benimle birlikte olan benliğimin bilişidir. Vicdanımız bizimle birlikte bilendir. Bu, özel bir bilme’dir. Vicdanın bilmesi bir ‘farkında olma’dır. Farkında olmak, vicdanen bilmektir. Farkında olmak ne bilimsel bilgiye dayanır ne sezgiye, ne de inanca. Biz, vicdanımızla “farkına varırız”. Bu “farkındalık” “kendini ötekilerin gözüyle gören” bir bilmedir. Bir “ayna benlik” bilmesidir. Vicdanımızda adeta ötekilerin yargılarının bileşkesi tecelli ve tezahür etmektedir. Vicdanımızda tecelli eden doğruya “hak” diyoruz. Hak benim ve ötekilerin ortasında tecelli ve tezahür eder. Hak’ta ben ve ötekiler “biz” olarak yansırız. Vicdanımız hakka aykırı olan, ötekileri kaale almayan eylemeler karşısında bu sebeple sızlar. Vicdanımızın sesinden, bu sebeple, hiç kurtulamayız. Zira vicdanımız ötekilerin de varlığını onaylamaktadır; arzulamakta, talep etmektedir; hatta onları özlemektedir. Vicdan; ben ve ötekilerin karşılaştığı mikro kozmosdur. Ben ve ötekilerin makro kozmosu ise socius’dur. Bu yer(ler), aynı zamanda, dayanışmanın yeridir. İnsanoğlunun kendisiyle ve türdeşiyle birlikte, barış içinde yaşayabilme mekân(lar)ıdır. Benim ötekilerle birlikte var olduğum yerdir. Vicdan değerler ile ahlâki/etik kurallar arası karşılaştırmanın yapıldığı yargı evidir. Ötekilerle birlikte yaşamanın sürmesine destek olandır. Ne var ki modern hayat, ritmi hızlı olan hayattır. Modern hayat eylemlerimizden etkilenenlerin sayısının çok olduğu, ve eylemim ile eylemimin etkileri arasındaki mesafenin çok uzun olduğu bir hayattır. Hem nüfus hem de muhataplar artmıştır. Eylemimin arkasındaki niyetimi söylemeye kalkışmam beyhudedir, ne sesimi, gürültüleri aşarak işittirtebilirim ne de zaten benim niyetimi dinlemeye vakti olan insanlar kalmıştır.Eylemime değer biçenlerle biraraya gelmem, eylemimin müzakereye tabi tutuluş sürecini izlemem neredeyse mümkün değildir. Hiç kimsenin birbirinin sözünü duyamadığı ve duysa da anlamlandıramadığı ve ahlâk kurallarının da geleneğe ait olduğu gerekçesiyle bir yana iteklendiği günümüz modern dünyasında, değil mi ki insan mekanik değil ama sosyaldir, ahlâk kurallarının yerini etik kuralların alması bulunabilecek belki de en iyi çözümdür. .

Sanki günümüzde ahlâktan etike olan kaymanın ilk örneği daha önceden adalet mekanizması içinde yaşanmıştır. Adalet; hakkın kamu adına dağıtılması mekanizmasıdır. Adalet vicdanın kamusallaşmış halidir. o Nüfusun çoğalması, birbirinden çok uzakta, birbirinden habesiz yaşayanların artması, sosyal olanın karşılıklı ve yüz yüze ilişkilerde bulunan insanlarla sınırlandırılmasını zorlaştırmıştır. Sosyal olan, bunların yanı sıra, hem çok sayıdaki insanı hem de bu çok sayıdaki insanın eylemlerinin sürekliliğinden kaynaklanan yapıları da kapsar hale gelmiştir. Bu ise, sosyal olanın mikro’dan makro’ya, bir “çok boyutluluk”, bir “çok düzlemlilik”le uzandığına işaret eder. Adalet, bir zamanlar mikro düzlemde ahlâk kurallarına uygunluğa dikkat edilerek dağıtılabilirken, zamanla adalet için kapsamlı mekanizmaların geliştirilmesi gerekmiş, vaktiyle özel örüntüler içinde yerleşik ahlâk kurallarından alınan güçle ifa edilebilen adalet, hayatın karmaşıklaşması ile hukuk içine alınmış, adalet bir kurum olarak hukuk yapılanmasının ana unsurlarından biri olmuştur. Ne var ki, adaletin bu transformasyonunun insanları her zaman tatmin ettiğini söylemek mümkün değildir. İnsanlar yasal olmak ile hukuki olmak arasındaki ince ayrımı bu dönüşümden duydukları memnuniyetsizliklerini ifade etmek için yapıyor olsalar gerek.

Modern toplum yurttaşların medeni hukuk nosyonu kapsamında yaptıkları sözleşmelere dayalı olarak biçimlenmiştir. Yurttaş, Neyer‘in de belirttiği gibi, özgür bireydir. Özgür olmak bildiklerimizin artışıyla mümkün olmuştur. Bireyin doğayı ve diğer insanları bilim yoluyla denetleyebilir hale ulaşması, onun, ahlâkı otoriteye saygı ve ait olunan sosyal gruba kendini adama tarzında değil fakat özgür yurttaşın, bilen yurttaşın, özgür iradesiyle yaptığı sözleşme çerçevesinde yorumlaması sonucunu doğurmuştur (Neyer, 1964). Özgür yurttaşlar birbirleriyle eşit şartlarda yaptıkları sözleşmelerle, sözleşmeye konu olan eylemlerinin hesabını vermeyi taahhüt eder olmuşlardır. Bu taahhütün aydınlanmasından etkilenen ama sözleşme ile açıkça kapsanmayan alanlar ise yine bu taahhütlerin uzantısında, değerlerin olgusallaşmasında kullanılan bir ölçüt olan “siyaseten uygun” olma kavramlaştırması içine, dahil edilir olmuştur. Modem toplumun aynı zamanda bir sözleşme toplumu olarak da adlandırılması ile modern toplumun pozitif hukuk anlayışının egemen olduğu toplum olarak adlandırılması arasındaki bağ, bu çerçevede anlam kazanmaktadır. Buradan hareketledir ki, modem toplum pozitif toplum, modem hukuk ise pozitif hukuk olarak tanımlanır olmuştur. Başka bir deyişle, belirli bir zaman ve mekân bileşkesinde yürürlükte olan kurallar bütünü olarak tanımlanan pozitif hukukta, hakkaniyetin de, sözleşmeye uygun olanın ifa edilmesi yoluyla tesis edilmesi, beklenmektedir. Modern toplumda artık hak olan, hakkaniyete uygun olan, adil olan; sözleşmeye uygun olandır. Adalet mekanizması, tarafların, aralarında yaptıkları sözleşmeye uymaları gereğine dayalı olarak işlemektedir. Adalet mekanizması; sözleşmeye uymanın kamu düzeni açısından zorunlu olduğu noktasından hareketle çalışmaktadır. Sözleşmeye uymayan, karşı tarafa hesap vermekle yükümlü kılınmaktadır. Bireyler arası sözleşme ile tesis edilen ahlâk türü ise etik olarak adlandırılmaktadır. Etik; bir ilişki ağındaki tarafların birbirlerine olan eylemlerini birbirleriyle olan sözleşmeleri esasında düzene koyan kurallara işaret etmek üzere kullanılmaktadır: Görgü kuralları bu tür kuralların ilk örneklerindendir. Tıp etiki, basın etiki, araştırma etiki ise zamanla geliştirilen kurallara işaret eder.

Modern hukuk öncelikle pozitif hukuk bağlamındaki sözleşme hukuku olduğu için, onun odaklandığı yer sözleşme metninin ta kendisidir. Sözleşme metninin lafzi anlamı, metnin sırtını dayaması gereken değerlerle bağlantısına işaret eden anlamının önüne geçer. Bu ise, sözleşme ile sağlanan düzenin tümellerle değil tekillerle, kavramlarla değil kelimelerle bağlantılı bir düzen olduğuna işaret eder. Hakkaniyet ile tümellik arası bağ modern çağda zayıflar. Bu sebepledir ki, hukuk ve yasa arasında daima bir açıklık kalır. Bu sebepledir ki, modern toplum güvencesi zayıf toplumdur. Modern toplumda güven zayıflamıştır. Zira bir eyleme doğru-yanlış yargısını koyacak muhatapların dönüp bakacakları bir ortak-iyi değeri kalmamıştır. Tek ölçüt “siyaseten uygun” olmadır. Uygun (correct) olma ile mantıksal olarak doğru (true) ve değer olarak doğru (right) olma arasındaki farklar da zaten bu noktayı işaret etmektedir. Politik toplumun esenlikle devam etmesi için onaylanan davranış kodlarıyla bağlantılı “siyaseten uygun” luk, sosyal güvenin tesisi ve sürdürülmesinde vazgeçilmez öneme sahip olarak görülmektedir. “Siyaseten uygunluk”, giderek sayıları azalan ve etkileri zayıflayan değerlerin ayakta kalabilen tek ölçütü konumundadır.

Sonuç

Yineleyelim ki, modern toplum özbağışıklığın yadsındığı değil, tersine özbağışıklığın olumlandığı bir uzamdır. Bireyler kendilerini birbirlerinden özel oldukları, bağışık tutulmayı hak ettikleri gerekçesiyle ayırmaktadırlar. Modern toplum birlik oluşun değil, farklı oluşun yüceltildiği bir toplumdur. Modern toplumda, farklılaşma, bir gelişme süreci olarak algılanır. Farklılaşmama bir geride olma hali olarak görülür. Modem toplumda birey, ortak yaşamın olduğu gibi süredurumuna doğrudan kattığıyla değil, ortak yaşamın sürdürülebilirliğinin çeşitlenmesine, zenginleşmesine kattığıyla yargılanıp değerlendirilir. Karmaşıklaşan sosyal hayat mevcudun devamını değil dallanıp budaklanmasını, çok boyutlanmasını talep etmektedir. Etik; özbağışıklığın olumlandığı bir dünyada insanın katıldığı ilişki ağlarında siyaseten uygun olan eylemler, sözler ve tavır alışlar sergilemesini sağlamaya yönelmiştir. İnsan “sosyal olabilme” yetisine sahip oluşunun gereklerini, günümüz toplumlarında, ancak ve ancak “siyaseten uygun olma” ölçütü sayesinde yerine getirilebilmekte gibidir. Vicdanla bağlantılı hakkaniyet ölçütü sanki tamamen unutulmuş gibidir. Bu, acı verici bir gelişmedir. Sanki hayatın akışı insanı vicdanından uzaklaştırmakta, vicdanın habitatının dışındaki bir mecraya doğru yönlendirmektir. Sanki adaletin simgesinin bir kamusallık aleti olan terazi olduğu unutulmakta gibidir. Bu gidişten kurtulmak mümkün müdür? Bu soruyu ancak, sosyal hayatın doğal hayata rağmen kurulan bir hayat olduğunu düşündüğümüzde, ümitvar bir tarzda cevaplamamız imkân dahiline girebilmektedir. Bu noktada, bireyin bireycileşmeden bireyselleşmesinin yolları üzerinde düşünülmesinin bir çıkar yol sunabileceği ileri sürülebilir. Bu yoldaki ilk çaba, özbağışıklığın yadsınması ölçütünün, bireyin insani potansiyelini sergilemesini sınırlayacak, benliğini ifade etmesini kısıtlayacak tarzda kullanılmasına imkân vermemektir. Bunun için de atılabilecek ilk adımlardan biri, insani potansiyelin sergilenmesinin türdeşin korunmasıyla karşıt hale getirilmemesinin koşullarını genişletme amaçlı, politika yönelimli araştırmaların uygulamaya yönelik önerilerini bu sorunun çözümlenmesinde atılabilecek önemli bir katkı olarak görmektir.

Kaynakça:

Badiou, Alain (2004) Etik Kötülük Kavrayışı Üzerine Bir Deneme, çev. Tuncay Birkan, İstanbul: Metis.

Fichter, Joseph (2002) Sosyoloji Nedir? çev. Nilgün Çelebi, Yenilenmiş ve Değiştirilmiş Baskı, Ankara: Anı Yayıncılık. 11 Friedland,Roger (2003) “On “Value”: An Opening Call for the Interim Conference”,iç. Theory The Newsletter of the Research Committee on Sociological Theory, ISA, Spring.

Kuçuradi, loanna (1971) İnsan ve Değerleri, İstanbul: Yankı Yayınları.

Luhmann, Niklas (1996) “The Sociology of the Moral and Ethics”, International Sociology, vol.2, nr. 1, pp. 27-36.

Neyer, Joseph (1964) “Individualism and Socialism in Durkheim” iç. Essays on Sociology and Philosophy by Emile Durkheim, ed. Kurt H. Wolff, New York: Harper Torchbooks.

Taylor, Charles (1995) Modernliğin Sıkıntıları, çev. Uğur Canbilen, İstanbul: Ayrıntı.

Nilgün ÇELEBİ

Kaynak: Prof. Dr. Nihat Nirun’a Armağan, editörler: Nevin Güngör Ergan vd. Ankara: Hacettepe Üniversitesi yayını. ss.69-83. (2007)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s