Modern Dünyanın Doğuşu

Alaattin Diker Pazar sohbetinde zihinlerimizi sürekli meşgul eden, doğru yanlış hakkında daima konuştuğumuz modern dünyayı sorguluyor. Her satırı defalarca okunup, üzerinde düşünülmeyi hakediyor.

Geçen hafta Shakespeare olayını konuştuk. Ne yazık ki, Türkiye’de gündemi belirleyen lüzumsuz ve sathi meseleler. Batı medeniyeti olgusunu derinliğine anlamak isteyen de yok. Hâlbuki Namık Kemal; Batı’nın geliştirdiği  ve bizim hazır bulduğumuz vasıtalar ile medeniyet seviyesini yakalayabileceğimizi hayal ediyordu. Tekrar bir ‘medeniyet’ kurulabileceğini düşünen islami çevreler belki bu nedenle onunla barışık değildiler. Müslüman şair, Ernest Renan‘ın 1883 yılında Sorbon Üniversitesi‘nde yaptığı ‘İslam ve Bilim’ konuşmasına bir reddiye yazar: Renan Müdafaanamesi. İslamiyet’in bilime, kültüre, eğitime, felsefeye, ilerleme ve gelişmeye engel olduğu yolundaki oryantalist tavrı şiddetle eleştirir. Namık Kemal bu eseri, âdeta bir ibadet ruhuyla yazmış, Renan‘ın kendi sözleriyle çelişkilerini ortaya koymaya çalışmıştır. Bana kalırsa vatan şairini en iyi vatanı kurtaran bir diğer Kemal anlamıştır! Zira gerçekler tüm çıplaklığı ile ortadadır: 17. yüzyıldan itibaren Doğu’da tek bir düşünür yetişmemiştir. Doğru bilgiye ulaşmanın yöntemi bugün bile zihnimizde yer etmemiştir. Ezcümle; Batı’nın geliştirdiği araç ve kurumları kullanmaktan başka çaremiz kalmamıştır!

İnsanlık tarihi boyunca devr-i daim eden ‘akıl’ 17.yüzyılda Avrupa kıtasına avdet etti. Bu olayın elbette birçok boyutu bulunmaktadır. İsterseniz Batı medeniyeti’nin zihniyet yönünü ana hatlarıyla tekrar ele alalım ve bakış açımızı gözden geçirelim:

Denizci güçler her zaman serbest piyasa ekonomisinin destekçisi ve teknolojik devrimlerin önderi olmuştur. 17. yüzyılda İngiltere “Denizcilik” mirasını devraldı ve “Denizlerin Efendisi” olarak üzerinde güneş batmayan Britanya İmparatorluğu’nu kurdu. İngiliz aklı toprağa daha az bağlı, ama üsler ve ulaşım hatları konusunda pek mahirdi. Bu durum İmparatorluğu, coğrafi topografyası yüzünden ufku daralmış bütün halklara karşı üstün kıldı. Lord Palmerston, Benjamin Disraeli, Salisbury ve William E. Gladstone gibi ileri görüşlü politikacılar santranç oyuncusu kurnazlığı ile Almanya ve Rusya’ya göz açtırmadılar. Hatta sanat ve edebiyat bu özellikten etkilenmiştir. Hayal âleminde gezmeye bayılan Almanlar’dan farklı olarak İngilizler pratik zekâlı ve yüzünü gerçeklere dönmüş kimselerdi. Alman sanatı çoğu kez bireysellik ve özgünlük ayarı üzerinde ilerlemiş ve yaratıcı gücünü ‘muhafaza’ esasına yoğunlaştırmıştı. Romantizm akımı; çapraz ve çoğalan, karmaşık ve heyecanlı bir çizgi tutturmuştur. Gotik, Barok ve Rokoko üsluplar bunun en güzel delilidir. Buradan Alman düşüncesi için bir dizi özellik çıkarabiliriz: Akıldışılığa sevgi, hayalperestliğe hayranlık, abartılı biçim ya da ifadeye tutku duymak.

Buna karşın İngilizler tuhaf bir gerçeklik duygusu geliştirmiştir. İnsan ve Doğa ilişkisi öne çıkmaktadır. Bu duyarlılık 18. ve 19. yüzyılın-somut uygulamalar anlamında-en önemli üç çıkışında da kendini gösterir: Mühendislik, mimarlık ve şehircilik. 1790 ve 1850 yılları arasında görülen Romantizm, yaşlı kuşakların zihniyetine karşı bir başkaldırı hareketiydi ve duygu ve coşku derecesi yüksek bir akımdı. Edebiyat ve sanat alanında klasik sayılan herşeyi inkâr etmiştir. Yalın, tutarlı ve düzenli ne varsa karşı çıkmıştır. Aklın putlaştırılmış olmasına karşı bir tepki sayılmalıdır. Örneğin, Fransız ya da İngiliz bahçesinin ince zerafetine karşı çıkarak Almanya’nın gizemli ormanlarında kaybolmayı tercih etmişlerdir. Ama ormanın içinde bir tehdit vardı. Alıç ve böğürtlen ile beslenen çocuklar günün birinde ormanda yaşayan cadının eline düşecektir! Sınırsız ve ölçüsüz olanı doyasıya yaşamak arzusudur bu. Peri masallarında, insan ruhunun dipsiz derinliklerinde, hayatın karanlık yanlarında ve doğanın gizemlerinde -ki Novalis ‘”mavi çiçek” olarak sembolize edilir- ele alınabilirdi ancak. Bu amaçla, nefret edilen Yeniçağ ile değerler ve duygular vazeden Ortaçağ karşılaştırılır. Ortaçağın coşkulu bir şekilde tasavvur edilmesi, milliyet ve milli ruh kavramına esin kaynağı olur ve modern tarihi bilincin temelleri atılır. Fransızlar, siyasal romantizmi “le malaise allemand“ olarak görürken, Alman düşünür Carl Schmitt olaya farklı açıdan bakar: “Romantik olan her şey romntik olmayan diğer fikirlerin emrindedir“ der.

Avrupa kıtasında yukarıda saydığımız fikirler çatışırken, İngiliz soylular bir takım oyunu olan –Cirit oyunundan mülhem- Cricket oynamayı tercih ediyorlardı. Aristokratlar ve hizmetkârlar aynı takımda topları kaleye sokmak için beraber koşuyor, boş zamanlarını birlikte geçiriyorlardı. İngiliz tarihci Welldon o yüzden “İngiltere egemenliğini geliştirdiği sporlara borçludur“ der. Özellikle ‘organized games’ British Empire’nin inşasında mühim rol oynamıştır. Günümüzde hala oynanan birçok spor türü 18. ve 19. yüzyılda İngiltere’de icat edilmiştir. Yelken yarışması (1761), golf turnuvası (1774), boks müsabakası (1790), yat klubü (1815), futbol takımı (1855) ilk kez İngiltere’de görülmüştür. Cirit ve okçuluk gibi savaş oyunlarının bu yeni spor türleri karşısında tutunması imkânsızdı. Yine İngiliz tarihçi George Macauly Trevelyan (1876–1962), Fransa’da asilzadeler ile köylüler arasında spor müsabakaları düzenlenmiş olsaydı, 1789 Devrimi gerçekleşmezdi, görüşündedir.

Not: Sohbetin devamı haftaya…

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Alaattin DİKER

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s