Kayrukalarım

Gönül Keskin yazdı…

Çok eski yarım asırlık bir fotoğraf, deprem bölgesi, klasik bahçeli Adapazarı evimiz.

Benim kayrukalarım vardı onları kimler aldı.

Mutlu bayramlar vardı, kimbilir nerede kaldı…

Çoğumuzun, tebessümle hatırladığımız anılarımızla doludur çocukluk yıllarımız…

Evimizin kapısı hiç kilitlenmezdi. Hırsızlar, kötü insanlar yok muydu ne? Ancak uzağa giderken ya da geceleri kocaman pirinç bir anahtar ortaya çıkardı, kapı kilitlenirdi. Kapımızın üzerindeki bir delikten geçirilmiş ip, ip gün boyu hep dışarıda. Sabah dışarı çıkarılır, akşam ezanı ile içeri çekilirdi. Biz 4 kardeştik, eve gelir ipi çeker içeri girerdik, kapıda zil çalmak beklemek yok. Demek ki o kapı ve o ip bir tehlike arzetmiyormuş. Bir yere giderken, saksı altına anahtar bırakılırdı, sanki çok emin bir yer gibi. Hiç te bir şey olmazdı, içimizde bir korku endişe taşımazdık. Peki nereden çıktı bu korku şimdi?

Mahallemizin abileri olurdu. Sokaktan yerli mi, yabancı mı kim, kaç kere geçti bilirlerdi. Gerekirse şüpheli gördükleri yabancı kişileri kenara çeker, ne için geçtiklerini sorarlardı. Eğer sokaktan beğendiği bir kız için geçiyorsa, ciddi olup olmadığı sorulur, ciddi değilse sokaktan bir daha geçmesine izin verilmezdi. Galiba onlar sivil, gönüllü güvenlik güçleriydi. Bir küs, bir barıştığımız mahalle arkadaşlarımız vardı. Herkes birbirinin ailesini tanır, nereli olduğunu bilirdi.

Kuyudi semtine, bisiklet kiralamaya giderdik. Arkadaşımın evinin önünde dizili bisikletler olurdu. Nerde o herkese bisiklet? O zamanlar lüks bir şeydi bisiklet sahibi olmak. Ben de üç tekerlekli bisiklet kiralardım, bir türlü iki tekerli de dengeyi kuramazdım. Bir iki kısa tur atar, dünyayı gezmiş gibi sevinir, eve dönerdim.

Saklambaç, istop, yağ satarım bal satarım, ip atlama, gazoz kapak, sek sek, mile, oynadığımız yıllardı… Kan ter için de kalıp, mahallemizin hazneli çeşmesinden, ya da bizim bahçemizin çeşmesine kurnasına ağzımı dayayıp, elimle kana kana su içtiğim yıllardı. Şimdi sokaklarda maalesef hazneli çeşmeler de kalmadı. Ayılsan da bayılsan da çare yok, paranla su alacaksın marketten.

Erik zamanı, ayva zamanı, komşularımızın ağaçlarına tırmanırdık. Bizim evimizin önünde ulu bir ıhlamur ağacı vardı. Mevsimi geldiğinde bütün sokak boydan boya mis gibi ıhlamur kokardı.

Kar beyazı çamaşırların yıkanıp asıldığı, basit ama huzurlu bahçelerimiz vardı. Sanki sabunlar daha güzel kokardı o yıllarda… Çamaşırlar zaten daha beyazdı. Çünkü özel çamaşır kazanlarında bir güzel kaynatılırdı. Özel çamaşır günleri vardı. Yoksa kaç su, çitile çitile yıkama günü ayırmadan olmazdı ki.

Annemin çelik topuklu, önü fiyonklu, siyah rugan ayakkabılarını çıkarır bulur, ayağıma büyük geldiğine aldırmadan, hevesle giyerdim, üzerinde cambaz gibi yürümeye uğraşırdım.

Ben büyüyünce diye başlayan çocukluk hayallerimiz vardı. Yürek nasıl yara alır, nasıl acır bilmezdik, bildiğimiz tek yara koşarken oynarken düşüp, dizimizde dirseğimiz de olan acıları bilirdik.

Herkesin kendi mahalle insanını birbirini tanıdığı, komşularımızın, komşuculuğun olduğu yıllardı.

İnsanlar birbirine hanım ve bey diye hitabederdi, “Ayşe hanımın kızının düğünü var, Ali bey, Ziraat bankasında çalışıyor” gibi… Ben de mesela Sefanur hanım teyze ya da Ali bey amca derdim büyüklerime, komşularımıza. Saygı vardı hitaplarda. Anlayacağınız şimdiler de olduğu gibi değil.

Klavye başına oturup, tanımadığına bile canımlı cicimli şekerimli konuşmazdı insanlar. Hayranlık uyandıran bir saygı vardı. Çabucak senli benli olmazdı insanlar. Edep vardı. Kadın kadınlığını, adam adamlığını bilirdi. Ev de pişen yemeğin bir tabağı da komşuya giderdi, komşuda pişer bize de mutlak düşer sözü vardı.

Acıları paylaşan, acıları azaltan komşular, sevinçleri de paylaşarak çoğaltan komşuluklar vardı… Dedim ya saygı da vardı tutkunluk da, sahip çıkma da vardı. Camı perdesi açılmadı mı bir komşunun gidilir, hal hatır sorulurdu. Hasta olana çorba yapılır, ev temizliğine hizmetine gidilirdi. Hele bir komşunun kışlık odunu kömürü gelsin bütün mahalle çocukları bir çırpıda taşırdı yerleştirirdi yerine.

Misafir odaları vardı her daim temiz, içinde çilli begonyaların, yılbaşı çiçeklerinin, kolalı dantellerin olduğu. Oturma odalarında, divanlar goblen örtülerle süsleniyordu. Yüklükte yataklar yorganlar naftalin kokardı, her zaman misafire hazır ve nazır olurlardı. Köyden kalmaya gelen misafirlerimiz baştacı edilirdi. Evler sobalı ama gönüller sımsıcaktı. Mahalleden maniler okuyarak geçen nane şekerciler, sütçüler, yoğurtçular, nayloncular, destancılar, seyyar dondurmacılar, allı güllücüler, pamuk helvacılar, sebzeciler vardı.

Öyle zincir olmuş marketler değil, mahalle bakkalları vardı. Bakkalda çocuklar için gazoz, bisküvi, lokum, golden sakız, leblebi tozu olurdu. Ramazanlar pide kuyruğuna girdiğimiz mahallemizin odun fırını vardı. Arkadaşlarımız vardı hepimizin de bir lakabı, Karagöz Ali, Çilli Nurten vb. Bir simiti bölüştüğümüz arkadaşlarımız vardı gerçek arkadaşlardı.

O zamanlar büyümek için çok vaktimiz vardı. Çabucak büyümek istediğimiz yıllardı. Şimdilerde ise vaktimiz yok o kadar, günler de bereketsiz çok hızlı geçiyor üstelik. Ne küsüp barışmaya, ne kalp kırmaya, ne geç kalmaya vaktimiz yok artık. Ömür dediğimiz, su gibi akıp bir şey, daha sabah derken ikindiye gelivermişiz hiç anlamadan. Ancak ben hala hayal kurmayı, şiir okumayı seviyorum. Zor gelince hayat, hayallere sabra şükre dualara sığınıyorum. Ve hala umut etmeyi, umudumu kabetmemeyi seviyorum. En çok da sevmeyi seviyorum. En çok severken insan olduğumu hissediyorum. Belki herşey eskisi gibi değil, biliyorum. Herşeye rağmen ben, tıpkı ben gibi yaşamayı seviyorum.

Gönül KESKİN

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s