Öylesine

Mustafa Küçükhüseyinoğlu yazdı…

Özlediğim bayramlarım olmadı hiç, geriye dönüp baktığım, iç çektiğim anılarım da… Hiçbir zaman derin derin uzaklara bakıp, buralara ait değilmişim gibi, çok uzaklardan, uzak memleketlerden buralara sürülmüşüm, burala atılmışım, terk edilmişim gibi hissetmedim. Burukluk, gurbet, yalnızlık ve hasret yaşamadım hiç; teknik olarak bana yabancı bir yerde büyümüş, hayatımın tümünü ait olmadığım, ki neden bilmiyorum fakat öyle diyorlar, bir yerde, en azından şimdiye kadar olan kısmını, tüketmiş, ki bundan sonra ne olur bilinmez, ki ne bilinebilir ki zaten, olmama rağmen.

Bir koku, bir ses, bir nota, bir manzara, bir resim, ya da her hangi başka bir uyarıcı, bir şiir, ya da bir türkü mesela, ki hiç sevmem şiirleri ve türküleri, şair ve türkücüleri, burnumun direklerini, ne demekse artık, ya da başka hiç bir yerimi, belki de yüreğimi sızlatmadı, titretmedi hiç. İçimde bir boşluk hissetmedim hiç bir zaman, bir şeyin eksikliğini duymadım, yaşamadım. Hiçbir şey hatırlatmadı bana hiç bir başka şeyi, hiç bir şey kıpırdatmadı içimde başka hiç bir şeyi. Çocukken çarıklarım, ya da Sürmenede giyildiği ve denildiği gibi, Of lastiklerim olmadı mesela, çamurda oynayıp kirlenmedim mesela, akşam eve gelince Annemden azar da işitmedim mesela. Yamasız pantolonumu iple de bağlamadım hiç, güzel güzel kemerlerim vardı. Hatırladığım ve özlediğim, yeniden orda olmak istediğim, yollarında koşup, düşüp büyüdüğüm bir köyüm de yok mesela; birlikte oynadığım arkadaşlarım da yok mesela, olmadı da; iyiki de.

Sadece kız arkadaşlarım, onları hatırlıyorum. Karnı aç, sırtı ve ayağı çıplak çocuklar, gözü yaşlı yara bere içinde büyüyen çocuklar, aynı çocukların sırtında taşıdıkları dünyanın altında dizleri eğilen Babaları, elleri nasır tutmuş Anneleri de etkilemiyor beni çok fazla; aynı çocukların büyüdükten sonra aynılarını anlatıp anlatıp, işte bu dağ gibi adam benim Babam, elleri nasır tutmuş bu toprak gibi kadın da Annem demeleri de. Öylece bakıp duruyorum. Ne Babam dağ gibiydi, ne de Annem toprak gibi; bildiğimiz Anne Baba işte. Sanırım anlayamıyorum, anlamakta zorlanıyorum; anlamak istemiyorum belki de; olmayınca olmuyor demek. Ne bileyim, hep bir tuhaf karşıladım bu tarz şeyleri. Özlemedim hiç ayrıca. Ağladım, tabii ki, fakat öylesine işte; çocuklar niçin ağlar ki? Mesela Anne ve Babama doya doya sarıldığımı, kokularını içlerime çektiğimi hatırlamıyorum. Varsa da hatırlamıyorum kokularını. Kulağımda çınlamıyor sesleri, gülüşleri. Annemin, ya da Babamın, Annem ya da Babam şöyle derdi, böyle yapardı; şuraya oturur, şurdan kalkardı diyebileceğim bir hatırası canlanmıyor gözlerimin önünde, bir tavsiyeleri çınlamıyor kulaklarımda.

Canım Annem, canım Babam dediğimi hatırlamıyorum ki, ne ikisi de öldükten sonra, yaşarken onlar zaten hiç. Sadece Bayram sabahları, sadece ellerini öptükten sonra aradaki mesafeyi koruyarak sarılırdım, yani sarılıyormuş gibi yapardım aslında; sevmiyorum insanlara dokunmayı, insanların bana dokunmasını. Kabirlerini de ziyaret etmiyorum zaten. Geçen Ömer Faruk, ‘Baba, yeniden dirilince Babaanne ve Büyükbabamı tekrar görebilecekmiyiz? Bu konuda ne düşünüyorsun?’ diye sorduğunda, önce aman Allah’ım Annesine benzemiş diye geçirdikten sonra içimden, ‘neden ki, neden görmek istiyorsun Babaanne ve Büyükbabanı?’ diye sordum. ‘Bilmem, özledim, çok özledim belki ondandır’ dedi; ben hiç özlemedim oysa. Annem ile ilgili iki şey hatırlıyorum fakat. Erkek kardeşini çok ama çok seviyordu, biliyorum. Ölmeden, çok genç yaşta ölmeden önce, ki hangi yaşta ölseydi genç olmazdı onu da bilmiyorum ya, kendisi Türkiye’ye gelemeyeceği, -şimdi ve burdan bakarsam, gidemeyeceği, o zaman ve ordan bakarsam- için, erkek kardeşi Almanya’ya gelmişti onu görmek için.

Almanyada kaldığı sürece, sanırım 5-6 gün, Annem onu karşısına oturtmuş ve doya doya seyretmişti, ki Annemin ona bakışlarını unutmuyorum mesela. Bana öyle bakmamıştı ama deyip iç çekmeyeceğim tabii ki; ki iyiki de bakmamıştı, sevmiyorum öyle şeyleri. Fakat çok ilginç gelmişti bana. Daha sonra, Annemi toprağa verdikten sonra, kabri başında, ezberimde olması dolayısıyla, ağzımdan Yasin suresinin döküldüğünü hatırlıyorum; ürpermiştim ilk anda. Aman Allah’ım, bir kabir başında, Annem de olsa, bir ölüye Qur’an okuyordum; kafir mi oluyordum ne…? Fakat sonra iyi geldiğini hissetmiş ve okumaya devam etmiştim. Sonra bir daha gitmedim ve okumadım da zaten; kafir olurum korkusuyla değil tabii ki; öylesine, sadece öylesine. Anneme sonsuza kadar veda etmiştim artık. Babam ölünce ona hiç okumadım, onun cenaze namazını bile kılmadım; her hangi bir sebepten dolayı değil ama; öylesine, sadece öylesine.

Anne Babamın bir çocukları daha var. Bir insan ne kadar acı çekebilir ki? Ne kadar mutlu olabilir? Bir insan neden acı çeker ki? Neden mutlu olur? Nedir bu işin sonu, ve başı tabii ki; nereye kadar? Bir insan neden özler, neden göz yaşı döker; neden ağlar ki? Ben bütün bunları ve benzer saçmalıkları anlayamıyorum, bir yere koyamıyorum; evet anlam veremiyorum, bilmiyorum. Bir kızım ve bir oğlum var. Sanırım onlardan birini, ya da ikisini, ki her şey her an olabilir, verirsem toprağa, vermek zorunda kalırsam toprağa, çok üzülürüm; ağlarım, acı çekerim; öylesine.

Mustafa KÜÇÜKHÜSEYİNOĞLU

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s