Neslican Tay’ın Ardından

Kaan Bahadır yazdı…

Gri, bulutlu bir sonbahar günü müydü, yoksa o iç bunaltıcı karanlığı sonradan ben mi sahneye ekledim bilemiyorum. Teyzemin o küçük sahil kasabasındaki yazlığında, sekiz dokuz binadan oluşan ufak sitenin bahçesindeki taş bir masanın etrafında toplaşmış, çoğu benim yaşlarında birkaç çocuk anımsıyorum. Arkadaşlarımdı…

İkisi masanın bir yanında duruyorlardı… Diğerleri karşı tarafta, soluksuz onları izliyordu… Donmuş gibiydiler. Yaklaştıkça, masanın beyaz zemininde, rüzgârla tüyleri belli belirsiz kıpırdayan ufak bir karga olduğunu fark ettim.. İki çocuktan, iri yarı olanının elinde bir lehim aleti vardı. Diğeri kuşu tutuyordu. Hayvanın ayakları birbirine lehimlenmiş, gözleri sıcak havya ile oyulmuştu. Zavallı karga ölmüş müydü, yoksa ben mi yıllar içinde öyle anımsamayı tercih ettim, ondan da emin değilim. Ama tüm o korkunç şeyler havyancağız hala hayattayken yapılmıştı.

Read more

İnsanın Anlam Arayışı ve Din

Rıfat Karaman yazdı…

İnsan denen varlık, sürekli oluş içerisinde, değişen, dönüşen ve gelişen bir varlıktır. Bu gelişimi biyolojik bir değişimden ibaret görmek büyük bir yanılsama olsa gerek. Her gün yeni güne yeni hücrelerle uyanırken bir o kadar da metabolik yapımızda hücre kaybediyoruz. Yüce yaradan bu hakikati bir Ayette şöyle dile getirmekte: “O her gün yeni bir yaratmadadıryine başka bir ayette ise “Biz bir şeye ol dediğimiz zaman o şey hemen oluverir” denilmektedir. Bu harikulade döngüyü Allah’ın yasası, Adetullah/Sünnetullah olarak yaşamın her alanında görmekteyiz. Sosyal değişmede, teknolojik değişmede, politik değişimlerde vs…

Read more

Hindistan’da Tata Ailesi-Endüstri Devinin Türkiye’deki İlk Yansıması

Sinan Çuluk hazırladı… Bir anlamda üçüncü dünyacı ve anti-emperyalist yaklaşımların açıkça görüldüğü imzasız bir yazıya rastladım. 1926 senesinde yayınlanmış bir yazı. Türk milyonerleri ve kapitalistleri ortaya çıkarmanın hedefte olduğu yıllarda, Amerika dışındaki ülkelerde de milyonerlerin bulunabildiği, üstelik bir hayli sermaye biriktirdikleri de tespit edilince, model ülkede Doğu’ya doğru bir kayma olmuş. Günümüzde de Hindistan’ın en büyük sermaye ve endüstri gruplarından TATA’nın sahibi ve gelişimi ile ilgili bu yazıyı olduğu gibi neşrediyorum.

Yekdiğerine gayet sıkı bağlarla merbut Hind milyoneri “TATA” nın ailesi erkânı

Hindistan’da Amerikanvârî Yetişmiş Bir Milyoner Aile Var*

Tata On Parasız Bir İnsan İken, Öldüğü Zaman Yüz Kırk Milyon Lira Servet Bırakmıştır. Hint Milyonerinin Kurduğu Müesseseler Bir Kül Halinde İşlemektedir.

Milyon deyince dolar, milyoner deyince Amerikalı hatıra geliyor. Zira ilk defa olarak milyon kazanan insan Amerikalı idi. Amerikalı milyoner olmazdan evvel dünyada milyonerlik yok değildi. Amerika keşfedilmezden evvel şarkta ve garpta bir çok milyon sahibi adamlar vardı. Fakat bu milyonerler, milyonlarını kendileri kazanmamışlardı. Hem de milyonlar ekseriya para şeklinde değildi. Milyonlarca dolar kıymeti olan emlak ve arazi aile serveti şeklinde nesilden nesle intikal eder, giderdi.

Read more

Hacı Mehmet Zülfi Amca

Rahmi Kızıltoprak yazdı…

Yollar akıp giderken, batan güneşe uzanan ellerim, gözlerime veda eden aydınlığım, gönlümü esir alan ezgileriyle tıngırtım, bertaraf edemediğim yanık duygularım ve araba hızındaki coşkularım. Sol yanımda tabiatın israfı meşeler, sağımda gözümün alabildiğince kırmızı gelincikler, kır çiçekleri, ötemde masumiyetim ve derinliğim. Akşamın kesif sessizliği, sarkan beyaz akasyaların endamı ve gönlümüze lütufkârlığı.

Türkünün kulaklarımdaki tınısı, gözlerimdeki ılık katresi ve ulaşılan tepenin zifiri karanlıktaki gönül şehri Mezranın ışıltısı. Kapının açılışı, toprağın ciğerime dolan çiğ kokusu, gökyüzünün mırıldanışı ve tepemde gönülsüz ışıldayan birkaç yıldızı.Ve turnaların içinden kerpiç duvarlara ince ince çiseleyen yağmur. Ötemde evcimen yılkının kişnemesi, berimde karabaşın pürtelaşı, sessizliğimdeki kaynak suyun şırıltısı. Ve karşımda yılların ardında yorgun omuzları ile 84 yaşındaki, munis, halim, selim görünümlü, ağırbaşlı çehresiyle hayat, memat, maişet, meşaggat derdinden gelen Hacı Mehmet Zülfi Amca.

Read more

Biraz Tiyatro: “Tırnak İçinde” Hizmetçiler

Nilgün Çelebi yazdı…

Notu: 10 Hemhal Tiyatrosu. İlk kez izlediğim bir grup. İstanbul‘dan Ankara‘ya tiyatro izletmeye gelmişler. Hoş gelmişler. Tatbikat Sahnesi sezonu Kasım’da açacak. O zamana kadar ne yapacağız deyip duruyorduk. İyi oldu. Ankara Devlet Tiyatrosunu, Genel Müdüründen figüranına, bu tür oyunlara götürmeli. “Görgü bilgi artırma” diye bir kalem vardı bir zamanlar devlet dairelerimizde; yurt dışına eleman göndermeyle ilgiliydi. Ukalalıkta hanımağanın elini tutmayın da kulaklarına şunu fısıldayım: Tebdili kıyafet diye bir yol da var. Geçelim.

Read more

Anam Zobayı Yahıcı da Acık Köz İstedi

Arif Bilgin yazdı…

Kış günü, sobayı mümkün olduğu kadar geç yakmak ve böylece odundan tasarruf etmek isteyen bir anne düşünün… Çocuklarının Üşüdük taman zobayı na zaman yahıcın gı?” sızlanmalarına daha dayanamaz ve zaten gayılı duran sobayı yani özene bezene odunları dizdiği, önlerine irice, daha önlerine de küçük ve kuru gamgaların (ağaçlardan elde edilen yontular) dizilmesiyle hazır hale getirdiği sobayı yakmak için harekete geçer. Harekete geçer de yakacak kibrit yoktur evde. Çok evde yoktur, o zamanlar. Savaş(lar) yorgunu ülkemizin kırklı yılların başında İkinci Dünya Savaşı’na ya girerse düşüncesiyle yapılan tahıl depolama sebebiyle oluşan kıtlıktan çıkalı çok olmamıştır; herkes darlığın, bulamamanın, yokluğun, yoksulluğun, olanı da çok çok tasarruf ederek kullanma zorunluluğunun hala etkisindedir. Kibrit çok evde ya olmazdı, ya birkaç çöp kalmış halde ‘belki gerek olur’ diye saklanır dururdu. Hele o zamanlar çakmak olarak rakipsizliğini sürdüren, özel ve güzel yapılmış benzinli, taşlı ‘muhtar çakmağı’ ise zengin evlerinde ve bir de ‘cuvara’ içen ‘heriflerin’ cebinde

Read more

Yazmakla Yaşamak Arasında

Ayşe Doğu yazdı…

İçimden geldiği gibi yazmak istiyorum bazen. Sonra bakıyorum çekincelerim var. Kafamda bitirmediğim konularda yazmak bir şeylere, birilerine ihanet etmekmiş gibi geliyor. Ucundan kıyısından bir şeylere değinmek içime sinmiyor

Sanıyorum yazmak için yaşamayı, hissetmeyi sessize almak gerekiyor. Anı yaşamak taraftarı olan birisi tam anlamıyla kendini ifade edemiyor. Ya da bana öyle geliyor. Dürüstlüğümden ödün veriyormuşum gibi sanki…

Belki de bu amatörlük. Profesyonel olarak yazmayı iş edinmek gerek. Yani yaşadığım, hissettiğim, şahit olduğum şeyler, hayatımın ve kendimin bir parçası. Onları nesneleştirmek yazıda kullanılabilir olgulara dönüşmesi için zaman lazım. Araya duygular ve benlik kaygıları girince kendimi faş ettiğim duygusu hatta birikimlerimi kullandığım duygusu ağır basıyor. Onun için dolaysız olarak benim  bir cüzüm olmamış konularda daha kolay ahkam kesebiliyorum. Tabi onları da kendime ait kural kaide içinde yapıyorum ama yine de o  zaman yaptığım tespitler daha sağlıklı oluyor.

Read more