Ikıgaı Japonların Uzun Ve Mutlu Yaşama Sanatı

Abdulvahap Kara yazdı…

Japonların dünyanın en uzun yaşayan insanları olduğu bilinmektedir. Özellikle Okinawa adasının Ogimi köyü sakinleri 100 yaşının üzerine çıkmalarıyla ünlüdür. Hector Garcia ve Francesc Miralles bu köye giderek araştırma yapmışlar ve onların uzun yaşama sırrını öğrenmeye çalışmışlar. Sonunda bulgularıyla bu kitabı yazmışlar.

Kitabı epeydir kitapçılarda görüyordum. Ancak belli bir diyet ve yaşam tarzlarından bahsettiğini düşünerek almaya gerek görmüyordum. Bugün kızım okumuş, bana da verdi. Şöyle bir göz gezdireyim, nelerden bahsediyor diye elime aldım. Sandığımdan farklı ve faydalı bir kitap olduğunu gördüm. Ancak, burada bahsedilen Japon “ıkıgaı” hayat tarzının herkes tarafından tam anlaşılacağını sanmıyorum. Ama yanılıyor da olabilirim. Burada anlatılanların bir kısmını kendim çeşitli yollardan edindiğim bilgi ve tecrübelerle uyguluyordum. Kitap onlarla ilgili düşüncelerimin pekişmesine yardımcı oldu. Yani kitabı anlamak için biraz hayat tecrübesi de gerekir diye düşünüyorum.

Read more

Mustafa Çokay’ın Gözüyle Enver Paşa

Abdulvahap Kara Delovaya Nedelya Gazetesinde yayınlanan Mustafa Çokay’ın Enver Paşa yazısını dikkatlerimize sundu…

Mustafa-Çokay-1890-1941-1024x614_c

Enver Paşa’yı Jön Türk hareketi döneminden beri yakından tanıyan tarafsız kişiler de ilk bakışta onun karakterinde birtakım çelişkiler bulunduğunu sezinliyorlardı. O, Müslüman halkların hürriyeti için gerçekten mücadele verdi. Popüler olma hırsı da onu aklı başında insanların cesaret edemeyeceği bir maceraya sürüklüyordu. Bolşeviklerin Enver Paşa’ya verdiği değer üzerinde durmaya gerek yok. Bolşevikler için o saygıdeğer ve sevilen bir dosttu; çünkü Enver Paşa, Bolşevikler için iyi bir propaganda aracı idi. Bolşevikler, Enver Paşa aracılığıyla Müslüman halklara yönelik politikalarını rahatça yürütebileceklerdi. Enver Paşa, muhalif saflara geçince ‘İngiliz Hükümeti’nin kiralık ajanı’ olarak adlandırıldı.

Orta Asya, Buhara ve Türkistan halklarının Enver Paşa’ya bakış açıları farklıydı. Kuzey Kafkasya Müslümanları ona sırt çevirmediler. Bolşevik diktatörlüğünden kurtulma ümidiyle yaşayan bu insanların ruh halini anlıyordum. Onlar, Enver Paşa’nın Abdülhamit istibdatından Türkiye’yi kurtarması gibi kendilerini de Moskova despotizminden kurtaracağı ümidini bir an olsun kaybetmediler.

Türkistan, Buhara ve Azerbaycan halkları, Paşa’nın Balkan Slavlarından Adriyanopol’ü (bir Türk şehri olan Edirne’nin eski adı) kurtardığı gibi, Bolşevik yağmasından şehirlerini koruyacağı ümidini taşıyorlardı. Enver Paşa’nın kudretine körü körüne inanıyorlardı. Sovyet iktidarının bu halklara ara sıra ılımlı davranması ise Enver Paşa’nın etkisiyle oluyordu. Enver Paşa’nın Moskovalı dostlarının idaresindeki zavallı insanlar, ‘Bizim güvenliğimizi O üstlendi’ diyorlardı. Ancak, Bolşevik kampında kalmaya devam eden Paşa, insanların kendisine beslediği inancı göremiyordu adeta. Hindistan’dan İngilizleri çıkartmak veya Sovyet deyimiyle söylersek, ‘bütün Müslüman âlemini köleleştiren, Avrupa emperyalizminin en büyük canavarının zehirli dişlerini sökmek’ arzusuyla yanıp tutuşan, Üçüncü Enternasyonal Yönetimi’yle ittifakı gittikçe güçlendiriyordu.

Enver Paşa Bolşeviklere güveniyordu, onları sadık ve dürüst birer müttefik olarak görüyordu. O, Bolşeviklere hayran bir insan samimiyetiyle inanıyordu ve onların asıl amacını açığa vurmaya çalışan kimselerin seslerini duymazlıktan geliyordu. Paşa, Doğu Halklarının Kongresi’ne Zinovyev ve Radek ile aynı vagonda gitti. Bolşevikler, Enver Paşa’yı Orta Asya, Hindistan, Kafkasya ve Afganistan temsilcilerinin kongresinde büyük bir koz olarak kullanmak niyetindeydiler.

Müslümanlar, telgraf aracılığıyla Paşa’nın gelişinden hemen haberdar oldular. Bakü tren istasyonunda büyük bir kalabalık, grubu karşılayıp, Paşa’yı törenle şehre götürdü. Bir Azeri ihtiyar heyecandan titreyen sesiyle Enver Paşa’ya hitaben, ‘senin ordun Eylül 1918′de Bakü’yü kurtardı. Ondan sonra biz seni görmedik. 1920 yılının Eylül ayında Bakü Sovyetlerin eline geçti. Bugün biz tekrar esaret altında yaşıyoruz, sen ise bizim düşmanlarımızla zaferi kutluyorsun, buna ne cevap verirsin?’ dedi. Enver Paşa bu soruya, ‘Azerbaycan Azerilere ait olmalı’ diye cevap verdi. Bu cümle bütün kalabalıkta ağızdan ağıza yayıldı.

Read more

Kazak Türklerinde Nasreddin Hoca Ve Fıkraları

Abdulvahap Kara yazdı…

nasr

1208 yılında Eskişehir’in Sivrihisar Kasabası’na bağlı Hortu Köyünde doğan ve 1237 yılından itibaren tüm hayatını Akşehir’de geçiren Nasreddin Hoca’nın bu sene 800. yılını kutluyoruz. Biz bu yazımızda Nasreddin Hoca’nın Kazak edebiyatındaki yeri ve bu konuda yapılan araştırmalar hakkında bilgi vermeye çalışacağız.

Kazaklar kendi dillerinin fonetik özelliklerine uygun olarak “Kocanasır” diye adlandırdıkları Nasreddin Hoca’yı o kadar benimsemiştir ki, onun adı Kazak Türkçesine deyim olarak girmiştir. Kazakça sözlüklere baktığımızda, “Kocanasır” kelimesine “ankav”, yani saf, her şeye inanan “angal”, yani bilmemiş gibi görünen ve “ak könil” yani temiz kalpli, iyi niyetli manalarını yüklendiğini görürüz (Kazak Tilinin Sözdigi 1999: 398) Bunun dışında sözlüklerde sıfat olarak da yer almaktadır. Kazak Türkçesinde, Nasreddin Hoca gibi saf kişilere “Kocanasırlav”, Nasreddin Hocalık iş manasında “Kocanasırlık” ve Nasreddin Hoca gibi manasında “Kocanasırşa” ve “Kocanasırday” deyimleri kullanılmaktadır (Kazak Tilinin Sözdigi 1999: 398) Bunun dışında mizah yayınlarında “Kocanasır Korcını”, yani “Nasreddin Hoca’nın Heybesi” deyimi yerleşmiştir. İlk defa Kazak Edebiyatı dergisinin son sayfasındaki mizaha ayrılan bölüme verilen bu isim daha sonra bir çok dergi ve gazetelerin mizah sayfalarına ad olmuştur. (Kişibekov vd. 1996: 42) Sadıkbek Adambekov Almatı’da mizah öykülerinin yayınladığı kitabına[1], öykülerinin Nasreddin Hoca ile hiç ilgisi olmamasına rağmen “Kocanasır Kakpası”, yani “Nasreddin Hoca Kapısı” adını vermiştir. (Kişibekov vd.1996: 42)

Kişibekov Nasreddin Hoca fıkralarının sıradan güldürü fıkraları olmadığına işaret etmektedir. Ona göre, Kazaklar dünyada üç şeyi arsız olarak görür: 1. yemek, 2. uyku 3. gülme. Nasreddin Hoca’nın fıkraları yukarıdaki gibi arsız gülmeceler değil, arlı düşündüren gülmecelerdir. (Kişibekov vd. 1996: 42)

nasıre

Aslında Kazaklarda Nasreddin Hoca sadece mizahi bir karakter değildir. O aynı zamanda bilgeliği, cesareti, hazırcevaplılığı  zalim zenginler ile yöneticilere karşı adaleti tesis etmeye çalışan bir kahramanı temsil eden bir şahsiyettir. Kazak Edebiyatında Nasreddin Hoca’dan başka da fıkra kahramanları vardır. Bunların başlıcaları Aldar Köse, Jiyrenşe Şeşen, Tazşa Bala, Kıl Kenirdek, Şiybut ve Jargak Bas’tır. (Sattarov 1987: 5; Meyermanova 2001: 7-20) Bunlar içinde Aldar Köse ve Jiyrenşe Şeşen’in özellikleri Nasreddin Hoca’ya çok benzemektedir. Bu yüzden aynı fıkranın kahramanı bazen Nasreddin Hoca, bazen Aldar Köse ve bazen de Jiyrenşe Şeşen’dir. Aynı fıkranın bu şekilde farklı kahramanlara mal edilerek anlatılması, Kazaklar arasında yadırganmamakta, hatta aksine normal karşılanmaktadır (Sattarov 1987: 8). Çünkü, Aldar Köse ve Jiyrenşe Şeşen karakterlerini incelediğimizde Nasreddin Hoca ile benzer özellikler taşıdığını görmekteyiz.

Read more

Türkiye Kazaklarının Pakistan’dan Türkiye’ye Göçü

Abdulvahap Kara yazdı…

turkiya kazfilm05.jpg

Türkiye Kazaklarının ataları 1933’te Doğu Türkistan’a zalim vali Şın Şı Say’ın atanmasından sonra büyük bir zulüm ve baskıya maruz kalmııştı. Elishan Teyci’nin babası Alıp (Elif) Bahadır ve obası acımısızca katledilmiş. Kazakların ileri gelenleri sorgu sualsiz tutuklanıp ölüm dahil çeşitli cezalara çarptırılıyordu. Göç kararı alan Elishan ve Zayıp Teyci liderliğindeki Kazakları Doğu Türkistan’ın Altay ve Barköl havalisinden önce Döngenlerin (Müslüman Çinliler) yaşadığı Gansu, Şınkay Eyaletlerine ve daha sonra Taklamakan çölü ile Himalayaları aşarak 1941’de Hindistan’a geldiler.

1947 Hindistan ikiye bölününce Kazaklar Müslüman Pakistan’a geçtiler. Pakistan’da hayat iyi olmakla birlikte Kazaklar da vatan özlemi gittikçe derinleşiyordu. Fakat baskı ve zulüm gördükleri anavatanları Doğu Türkistan’a dönemezlerdi. Liderlerinden Zayıp Teyci yolda Tibet’te hastalıktan şehit düşmüştü. Elishan Teyci Hindistan’a ulaşmış, ama 1943’de vefat etmişti.

turkiya kazfilm08Vatan hasreti ancak Türk ve Müslüman olan başka bir yurtta giderilebilirdi. O yurt Türkiye idi. Pakistan Müslümandı, bir takım haklar ve kolaylıklar da sağlamıştı. Lakin dil ve kültür çok farklıydı. Kazaklar kendilerini hep yabancı hissediyorlardı. Pakistan’da kalırlarsa, yeni nesiller Türklüklerini ve dillerini de un­utacaklardı. O zaman Doğu Türkistan’da yapılan mücadele, hür dünyaya çıkmak için çekilen onca eziyet ve sıkıntı boşa gidecekti. Binlerce adam boş yere şehit düşmüş olacaktı. Elishan ve Zayıp Teycilerin ruhunu şad etmek için yeni nesillerin dinleriyle beraber milli benliklerini, örf-adetlerini, kültür ve dillerini unutmaması, yaşatması şarttı. Bunun için yegane yol Türkiye gitmek ve orada yaşamaktı.

Read more