Firar

Ahmet Özcan yazdı…

attttt

“…Atımı alıp gelmesini buyurdum.
Uşağım ne dediğimi anlamadı.
Kendim gittim, eğerleyip bindim üzerine.
Uzaktan bir boru sesi işitip,
bu nedir diye sordum.
Uşağın hiçbir şeyden haberi yoktu.
Ve bir şey de işitmemişti.
Kapıda beni durdurup sordu:
“Bey nereye gidiyorlar?”
“Bilmem”, dedim, “Buradan uzağa işte,
buradan uzağa, hep uzağa buradan,
ancak böylelikle hedefime ulaşabilirim.”
“Demek hedefinizi biliyorsunuz?” diye
sordu uşağım.
“Evet” diye cevapladım, “söyledim ya.
Buradan uzağa-işte hedefim.”

Kafka, “Yola Çıkış”

Yaşamak ateş yalımına benzer.

Bir şerare aydınlığı gibi parlak ama geçici, bir yakamoz ışıltısı gibi çarpıcı ve uçarıdır.

Tam tutmak üzereyken avuçlarımızın arasından kayıp giden bir yıldız, ya da gözbebeklerimize gömülüp kaybolan bir ayışığı gibidir. Çıngısı geceden, ışıltısı karanlıktan doğar.

Bir firari ateş gibidir yaşamak. Bitmez tükenmez kopuşların, kesintisiz ayrılıkların, geri dönüşü olmayan uzaklaşmaların yekûnudur. Havaya düşen cemre, boşluğa sıçrayan kıvılcımdır.

Read more

Ahmet Kaya; Hoşça Kal Gözüm

Ahmet Özcan’ın yıllar önce yayınladığı Açık Mektuplar kitabında Ahmet Kaya’ya yazdığı mektubu bir kez daha okuyalım!…

“…birer yolcuyduk aynı ormanda kaybolmuş
aynı çıtırtıyla uyanan birer serçe
hep aynı yerde karşılaşırdık tesadüf bu
birer tomurcuktuk hayatın kollarında
birer çiğ damlasıydık bahar sabahında gül yaprağında
..hiç yoktan susturuldu şarkımız
…göğsüm daralıyor yüreğim kanıyor
olmasaydı sonumuz böyle…”
Yusuf HAYALOĞLU

Sevgili Ahmet Kaya, Seni kaybedeli kaç yıl oldu, bilmiyorum. Açıkçası ömrünün o son deminde garip bir yabancılaşma girmişti aramıza. Hiç tanışmadık, konuşmadık ama bil ki –son yılların hariç aynı takım yıldızının uçarı çocuklarıydık. Vefat haberin geldiğinde, içimde bir şeylerin koptuğunu, derin bir sızı hissettiğimi itiraf etmeliyim. Sana mı üzülmüştüm, “biz”e mi, hazin sonuna mı yoksa bütün bir ülkenin içinde bulunduğu akıl tutulmasına mı, hatırlamıyorum. O gece, sanırım sabahın üçüydü ve İstanbul’un en büyük caddelerinden birinde yürürken, şu el arabasında kaset satan Kürt gençlerden birine rastlamıştım. Senin kaseti teybine takmıştı ve son sesini açmıştı. “Başkaldırıyorum” çalıyordu, ardından “Bugünde ölmedim anne”, ”Kum gibi”, “Acılara tutunmak”, “Yüreğim kanıyor”… Yarım saat kadar ona uzaktan eşlik ettim. Hüngür hüngür ağlıyordu ve eminim bu halde sabaha kadar dolaştı. Ahmet Kaya ölmüştü, ölmeye zorlanmış ve yenilmişti, öyle mi? Emin değilim. Bir süre önce Karadenizli oldukları anlaşılan bir grup genç, arkadaşlarını askere gönderme “şenliği” yaparken, o şaşırtıcı şizofrenilerden birine tanık olmuştum. Gençler önce horon tepmiş, ardından Tarkan şarkıları eşliğinde dans etmişlerdi. Sonra… Yorulup yere çömelerek neredeyse bir saat boyunca Ahmet Kaya’dan söyleyip, sigara içmişlerdi. Sen, tam da öldürüldüğün yerde yaşıyordun. Bütün ülkeye, her kesime, her sınıfa, etniğe, mezhebe, yaşa, mesleğe mal olduğun anda “tehlike” olmuş, manşetlerden hedefe konmuştun ya, işte tam oradan türküler söylemeye devam ediyordun. Yüzlerce yıldır olduğu gibi bir kez daha aramızdan birini “kurban” vermiş, sonrada sessizce üzülmüştük. Öldüğün günlerde bile senin şarkıların tüm TV ve radyolarda adeta sansüre uğrayarak çalınmamıştı ya, seni kurban olarak seçenlerin, ‘biz’im dinleyeceğimiz türküleri dahi seçecek kadar her şeye görünmez bir şekilde dâhil olduğunu anlamıştık.

Read more

Karl Marks

Ahmet Özcan yazdı…

marks

Gün doğarken her sabah 
Bir kız geçer kapımdan 
Köşeyi dönüp kaybolur 
Başı önde yorgunca 
Fabrikada tütün sarar
Sanki kendi içer gibi 
Sararken de hayal kurar 
Bütün insanlar gibi 
Bir evi olsun ister
Bir de içmeyen kocası 
Tanrı ne verirse geçinir gider 
Yeter ki mutlu olsun yuvası 
Dışarda bir yağmur başlar
Yüreğinde derin sızı 
Gözlerinden yaşlar akar 
Ağlar fabrika kızı 

Şiir-Beste:Bora Ayanoğlu

Bay Marks, şimdilerde Fabrika Kızı’nı, delikanlısını, işçiyi, emekçiyi, yoksulu, üç otuz paraya haysiyeti için, çoluk çocuğuna helal rızık götürmek için çalışan milyonları düşünen, onlar için şiirler yazan, şarkılar besteleyen kalmadı. Bora Ayanoğlu’nun bu eski bestesi, Alpay ve Ahmet Kaya yorumuyla seslendirilerek dilimize eklenmişti… Ahmet Kaya’da “bir mavi otobüs gelirdi, seni alır giderdi, kaldırımlar kaldırımlar var ya, seni alır giderdi…” diyerek anlatmıştı fabrika kızını… Yoksul, mağdur ve mahrum kitleler, eskiden kaderlerine kızsalarda hallerinden utanmaz, zadegana özenmez, mahrumiyete rağmen mağrur yaşar, ‘o mavi otobüslere’ binerek giderlerdi. Şimdilerde “fabrika kızları” için şiir yazılmadığı ve onları ‘düşünen’ kalmadığı gibi, onlar da mahrumiyetten utanır, haramilere özenir oldu. Olsun, bu devran bir gün dönecek elbet… insanlık yeniden insanlığını malda mülkte, makamda mevkide kaybetmeyi bırakıp, onuru, özgürlük ve adalet için çaba göstermekte aradığı ve kazanma hırsını tetiklemek için değil frenlemek için bedel ödediği bir yaşama geri dönecek.

Bay Marks, Sen, ‘fabrika kızı’nı kendine dert edinen, onları düşünen, onların gözyaşlarını dindirecek çareler arayan, batılı son büyük fikir adamıydın. Fikirlerinden çok, zorlu ve yoksul yaşamöyküsünden etkilendiğim insanlardan birisin. Fikirler, bilirim, ne kadar önemli, derin ya da keskin olursa olsun, zaman içinde değişebilir, yanlışlanabilir veya önemsizleşebilir. Ama hayat, yaşandığı ile kalır ve bir insanı değerlendirmenin temel ölçüsü yaşadığı hayattır. İnsanların fikirleri ile uyumlu bir hayat sürmesi, önemli bir erdem ölçütüdür mesela. Yani fikirleri değil, onunla uyumu, samimiyeti, safiyeti, içtenliğidir dikkate değer olan. Batıda olduğu gibi bizim toplumlarımızda da fikirler, başka bir çok şey gibi, maske olarak işlev gördüğü için, artık insanların neci olduğuna, neyi savunduğuna bakmıyorum.

Read more

Yükseliş ve Düşüş

Ahmet Özcan yazdı…

Hans Bol – Icarus’un Düşüşü Tablosu (16.yy)

Bireyler gibi toplumların da çöküşü, ahlakî yozlaşmayla başlar. İnsan olmanın temel şartları olan ahlakî standartlardan başlayan bir gevşeme ya da kayıtsızlık, ciddi bir düşüşün, bozulmanın ve çürümenin göstergesidir. Bireyler gibi toplumlarda da baş gösteren bir laubalilik ya da umarsızlık hali daha köklü çözülmelerin işareti sayılmalıdır. Ahlakî ölçülere karşı duyarsız hatta küstah bir tutumu alışkanlık haline getiren birey ve toplumların akıbeti insanî düzeyden alçalma ve düşüştür. İnsanlıktan uzaklaşmanın konuşulmaya başladığı bir yerde hiçbir değer yargısı, hak ettiği muameleyi görmez. Çünkü, düşkünlüğü yaşayan insanlar, ideallerden, değerlerden, ahlaki ölçülerden rahatsız olurlar. Zaman zaman ‘ahlakî” temalara vurgular veya övgüler yapılabilir, ancak bu sahte ve ikiyüzlü bir şovdan başka bir anlam ifade etmez.

Kendisine ideallerinin güzel, ama gerçekleşmez olduğu söylenen bir İspanyol devrimcisinin cevabındaki gibidir durum: “Tabii ki ideallerimizi gerçekleştirmek olanaksız, ancak bugün olanaklı olan herşeyin değersiz olduğunu görmüyor musunuz?”

Read more

Açık Mektup: Ali Şeriati “YALNIZLIK SÖZLERİ”

Ahmet Özcan’ın Ali Şeriati’ye açık mektubunu hatırlayalım…

şeriati

“zaman mı?, değil zaman 
akan zaman değil mesafelerdir 
Biz yeni bir hayatın acemileriyiz 
Bütün bildiklerimiz yeniden biçimleniyor 
Şiirimiz aşkımız yeniden 
son kötü günleri yaşıyoruz belki 
ilk güzel günleri de yaşarız belki 
kekre bir şey var bu havada 
geçmişle gelecek arasında 
acıyla sevinç arasındı 
öfkeyle bağış arasında 
…Biz kırıldık daha da kırılırız 
kimse dokunamaz bizim suçsuzluğumuza…” 
Cemal Süreya 

Sevgili Dr. Ali Şeriati, 

Seninle 1980’li yılların başlarında tanışmıştık. İran devriminin rüzgârı ile gelen tercüme furyası, önce seni getirmişti. Sonradan, devrimin gerçek ideoloğu olduğunu öğrendik. 

Ama İran’dan gelen haberler, senin kitaplarının okunmasının mollalar tarafından yasaklandığını, fikirlerine karşı sistematik bir ambargo uygulandığını söylüyordu. Doğu felsefesinin deposu olan, hikmetin ve şiirin ülkesi İran, Şehinşah’lık rejimini yıkmış ama yerine Mollaşahlık düzeni kurmuştu. Ali Şeriatı yasaktı demek! Şah rejimine karşı bir ömür kalemi ve yüreğiyle mücadele veren, onbinlerce genci ‘Hüseyniye-i İrşad’ denilen sivil okullarda bilinçlendiren, defalarca hapsedilen, sürgün edilen, aç, işsiz bırakılan, hasta çocuğunu dahi tedavi ettiremeyen, ama yine de yılmadan yorulmadan yazan, konuşan ve 1977 yılında sürgün gittiği Londra’da İngiliz istihbaratının yardımıyla Şahın ajanlarınca şehid edilen o büyük öğretmene, ‘İslam devrimi’nden sonra ambargo uygulanıyordu. Neden acaba? 

Read more

Devlet, Diyanet ve Laiklik

Ahmet Özcan yazdı…

çaçaçağ

Cumhuriyetle birlikte Türkiye’de batıdan alınan kanunlar yerleştirildi ve Şeriat yasaları lağvedildi. Özünde Osmanlı sonrası batı egemenliğini kabullenip İslam değerleri ve Osmanlı-İslam topluluklarından uzaklaşmak yani petrolünde olduğu Arap coğrafyasından kopmayı amaçlayan bu tasfiye, yeni rejimin bir türlü çözemediği yeni bir çok sorunu da üretmiştir. Dinle devlet işlerini ayırma, ilahi yasalar yerine akla ve bilime dayalı yasaları egemen kılma, çağdaş uygarlık seviyesine bu yolla ulaşma, Arap kültürü yerine Türk milli kimliği icat etme, tarihte kalmış ve gerilemenin de sebebi olan eski kanun, kural, inançların terk edilip gelişmiş toplumlar gibi laik kanunları getirme gibi bir dizi argüman eşliğinde yapılan bu değişim, sonuçta ne tam olarak batılı ne doğulu, ne tam olarak müslüman ne laik olabilen tuhaf bir rejim çıkartmış ve yer yer bu rejimi destekleyen zümrelerle benimsemeyen geniş halk kitleleri arasında yeni çelişki ve çatışmalara yol açmıştır. Osmanlının yenilgisi ve parçalanması sonrası galip devletlerin dayatmalarını uygulamayı varlık ve beka yolu olarak gören kemalist elitler, aslında başımıza ne geldiyse İslamdan dolayı geldi ve batılılar elimizde olanı almadan onlara benzeyerek ve İslamı da geri plana iterek ayakta kalalım, duygusuyla hareket ediyorlardı. Zira, laiklik ilkesiyle ifade edilen argümanların hemen hepsi, zaten Tanzimat ve Meşrutiyet devirlerinden beri Osmanlı devlet ve toplum düzeninde mündemiçti ve kemalist elitlerin sonradan geriye dönerek yazdıkları yalan yanlış tarihin aksine Müslüman ahali de Osmanlı yöneticileri de kastettikleri modernleşme amacına razı olmuş, her yeniliği kolayca benimsemiş ve bir şekilde reformları onaylamıştı.

Read more

Devletin Dini Adalet, Din’in Devleti Özgürlüktür

Ahmet Özcan yazdı…

özgürl.jpg

Büyük Selçuklu sultanı Tuğrul Bey, 1050 yılında Hamedan’ı fetheder ve görkemli bir şekilde şehre girer. Hamedan girişinde şehrin iki büyük şeyhi, Baba Tahir ve Baba Cafer’i görünce atından inip ellerinden öper. Baba Tahir kendisine, ‘Ey Sultan! Allah’ın kullarına ne yapmak istiyorsun?’ der. Tuğrul Bey, ‘Ne emredersin?’ cevabını verince şeyh, ‘Allah, adalet ve iyiliği emreder’ ayetini okur. Tuğrul Bey de, ‘Bizim de yaptığımız ve yapacağımız budur.’ der.

Bir müminin, ister sultan olsun ister çoban, yaptığı ve yapacağı budur; Adalet ve iyiliği üstün tutmak.

hamedan
Hamedan Baba Tahir-i Üryan Türbesi

Read more