Açık Mektup: Ali Şeriati “YALNIZLIK SÖZLERİ”

Ahmet Özcan’ın Ali Şeriati’ye açık mektubunu hatırlayalım…

şeriati

“zaman mı?, değil zaman 
akan zaman değil mesafelerdir 
Biz yeni bir hayatın acemileriyiz 
Bütün bildiklerimiz yeniden biçimleniyor 
Şiirimiz aşkımız yeniden 
son kötü günleri yaşıyoruz belki 
ilk güzel günleri de yaşarız belki 
kekre bir şey var bu havada 
geçmişle gelecek arasında 
acıyla sevinç arasındı 
öfkeyle bağış arasında 
…Biz kırıldık daha da kırılırız 
kimse dokunamaz bizim suçsuzluğumuza…” 
Cemal Süreya 

Sevgili Dr. Ali Şeriati, 

Seninle 1980’li yılların başlarında tanışmıştık. İran devriminin rüzgârı ile gelen tercüme furyası, önce seni getirmişti. Sonradan, devrimin gerçek ideoloğu olduğunu öğrendik. 

Ama İran’dan gelen haberler, senin kitaplarının okunmasının mollalar tarafından yasaklandığını, fikirlerine karşı sistematik bir ambargo uygulandığını söylüyordu. Doğu felsefesinin deposu olan, hikmetin ve şiirin ülkesi İran, Şehinşah’lık rejimini yıkmış ama yerine Mollaşahlık düzeni kurmuştu. Ali Şeriatı yasaktı demek! Şah rejimine karşı bir ömür kalemi ve yüreğiyle mücadele veren, onbinlerce genci ‘Hüseyniye-i İrşad’ denilen sivil okullarda bilinçlendiren, defalarca hapsedilen, sürgün edilen, aç, işsiz bırakılan, hasta çocuğunu dahi tedavi ettiremeyen, ama yine de yılmadan yorulmadan yazan, konuşan ve 1977 yılında sürgün gittiği Londra’da İngiliz istihbaratının yardımıyla Şahın ajanlarınca şehid edilen o büyük öğretmene, ‘İslam devrimi’nden sonra ambargo uygulanıyordu. Neden acaba? 

Read more

Devlet, Diyanet ve Laiklik

Ahmet Özcan yazdı…

çaçaçağ

Cumhuriyetle birlikte Türkiye’de batıdan alınan kanunlar yerleştirildi ve Şeriat yasaları lağvedildi. Özünde Osmanlı sonrası batı egemenliğini kabullenip İslam değerleri ve Osmanlı-İslam topluluklarından uzaklaşmak yani petrolünde olduğu Arap coğrafyasından kopmayı amaçlayan bu tasfiye, yeni rejimin bir türlü çözemediği yeni bir çok sorunu da üretmiştir. Dinle devlet işlerini ayırma, ilahi yasalar yerine akla ve bilime dayalı yasaları egemen kılma, çağdaş uygarlık seviyesine bu yolla ulaşma, Arap kültürü yerine Türk milli kimliği icat etme, tarihte kalmış ve gerilemenin de sebebi olan eski kanun, kural, inançların terk edilip gelişmiş toplumlar gibi laik kanunları getirme gibi bir dizi argüman eşliğinde yapılan bu değişim, sonuçta ne tam olarak batılı ne doğulu, ne tam olarak müslüman ne laik olabilen tuhaf bir rejim çıkartmış ve yer yer bu rejimi destekleyen zümrelerle benimsemeyen geniş halk kitleleri arasında yeni çelişki ve çatışmalara yol açmıştır. Osmanlının yenilgisi ve parçalanması sonrası galip devletlerin dayatmalarını uygulamayı varlık ve beka yolu olarak gören kemalist elitler, aslında başımıza ne geldiyse İslamdan dolayı geldi ve batılılar elimizde olanı almadan onlara benzeyerek ve İslamı da geri plana iterek ayakta kalalım, duygusuyla hareket ediyorlardı. Zira, laiklik ilkesiyle ifade edilen argümanların hemen hepsi, zaten Tanzimat ve Meşrutiyet devirlerinden beri Osmanlı devlet ve toplum düzeninde mündemiçti ve kemalist elitlerin sonradan geriye dönerek yazdıkları yalan yanlış tarihin aksine Müslüman ahali de Osmanlı yöneticileri de kastettikleri modernleşme amacına razı olmuş, her yeniliği kolayca benimsemiş ve bir şekilde reformları onaylamıştı.

Read more

Devletin Dini Adalet, Din’in Devleti Özgürlüktür

Ahmet Özcan yazdı…

özgürl.jpg

Büyük Selçuklu sultanı Tuğrul Bey, 1050 yılında Hamedan’ı fetheder ve görkemli bir şekilde şehre girer. Hamedan girişinde şehrin iki büyük şeyhi, Baba Tahir ve Baba Cafer’i görünce atından inip ellerinden öper. Baba Tahir kendisine, ‘Ey Sultan! Allah’ın kullarına ne yapmak istiyorsun?’ der. Tuğrul Bey, ‘Ne emredersin?’ cevabını verince şeyh, ‘Allah, adalet ve iyiliği emreder’ ayetini okur. Tuğrul Bey de, ‘Bizim de yaptığımız ve yapacağımız budur.’ der.

Bir müminin, ister sultan olsun ister çoban, yaptığı ve yapacağı budur; Adalet ve iyiliği üstün tutmak.

hamedan
Hamedan Baba Tahir-i Üryan Türbesi

Read more

Kavram Tashihi-III: Şeriat/Fıkıh/ İslam Hukuku

Ahmet Özcan yazdı…

islammmm

Şeriat, İslam dini ile özdeşleşmiş bir kavramdır. Kelime kökeni şar, şer’a, yasa, kanun, kural, yol demektir ve Kuran ve sünnetin emir ve yasaklarını ifade etmek için kullanılmaktadır. Zaman içerisinde daha çok İslam hukuku manasında kullanılmıştır ve Fıkıh ilminin temel konusudur. İslam ilimleri tarihinde fıkıh ilmine tekabül etmektedir. İslam Hukuku’nun kaynakları Edille-i Şeriyye dediğimiz Kitap, Sünnet, İcma-ı Ümmet ve Kıyas-ı Fukaha’dır. Fıkıh, ibadet, muamelat ve ceza hukuku gibi hayatın detaylarına dair Kuran ve Sünnet hükümlerinin kıyas, icma,  gibi usullerle içtihat ya da fetvalar yoluyla pratik sorunları çözen kurallar bütünüdür. Bu anlamda şeriat, İslam hukuku manasına gelmektedir. Genel kabul gören dört mezhep olan Hanefi, Şafi, Hanbeli ve Maliki yorumlarıyla Şer’i kurallar, Müslüman toplumların bireysel ve toplumsal yaşamını düzenler.

Tarım çağlarında yerleşik toplumlar, din adamlarının içtihatları ve yönetiminde bir hukuk düzenine sahipti. Museviler hahamları, Hıristiyanlar kiliseleri ve papazları, Müslümanlar hoca, kadı, âlim ve şeyhülislamları vasıtasıyla hem dinlerine dair sorularına cevap arar hem de gündelik hayatlarını inançlarına uygun düzenlemek için bu mercilere başvururdu. Tarım çağlarının sosyal yaşamı, dini hukuk etrafında şekillenirdi. Göçebe topluluklar ise töre/örf/gelenek denilen atalarından miras aldıkları kurallarla hayatını düzenlerdi.

Dinin en detaylı ve katı kurallarla hayatı düzenlemesinin ilk örneği Yahudiliktir. Yahudi Şeriatı, Yahudi toplumunun belki de azınlıklar halinde yaşadığı için, tarih boyunca her toplumda kimliğini koruması ve gelecek kuşaklara aktarması için oldukça detaylı kurallar manzumesinden oluşmaktadır.  Hıristiyanlık, Yahudiliğe tepki ve eski pagan dinlerin etkisiyle, bu tarz bir şeriata sahip değildir. Ama yine de Hıristiyan ilkeleri, kalıplaşmış kurallara sahip olmasa da, kiliseler vasıtasıyla pratik hayatı düzenleyici bir işleve sahiptir.

Read more

Kavram Tashihi II- İslam Devleti/Hilafet

Ahmet Özcan yazdı…

dengeliii

İslam devleti ifadesi, 20. Yüzyılın başlarında ilk olarak Muhammed Abduh’un talebesi Mısırlı âlim Reşid Rıza tarafından kullanılmış, daha sonra Hindistan’dan ayrılışı sürecinde Pakistanlı âlimlerden Mevdudi, 1960’lı yıllarda Mısırlı Seyyid Kutub ve 1970 sonlarında İran’da İmam Humeyni tarafından benzer anlamlarda geliştirilmiştir. Ancak Kur’an’ı Kerim ve sahih sünnet açısından böyle bir kelime ve devlet modeli yoktur.

İslami kaynaklarda bu tabirin yerine, yöneticiliğin ilke ve işlevleri zikredilmiştir. Bunlar da hukuk, adalet, ehliyet, liyakat, istişare gibi fonksiyonel özelliklerdir. Bunun dışında İslam’ın bir devlet modeli önerisi yoktur. İlkeleri korumak kaydıyla, yani hukuk, adalet, ehliyet ve meşveret olduğu sürece her tür devlet modeli İslam açısından meşru kabul edilebilir.

Bir İslam devleti tartışmasında şüphesiz ilk ele alınacak sorun, hilafet meselesidir. Hz. Peygamberin ve ardından gelen ilk dört halifenin devamı anlamında kullanılan ancak Emeviler devrindeki ümeyyeoğulları saltanatını meşrulaştırmak için ihdas edilmiş olan Hilafet modeli, daha sonra Irak merkezli Abbasi, Fatımi merkezli Mısır ve ardından Memlüklerden Osmanlı’ya sirayet eden hükümranlıkların İslami meşruiyetinin adı olmuştur. Ehli Sünnet’in siyasi modeli olarak Hilafet, 1924 yılı itibariyle TBMM’nin şahsına mündemiç olarak addedilip, bir kurum ve model olarak ılga edilmiştir.

Hilafet modeli, Sünni dünyanın islami siyaset doktrini olarak tarım çağlarındaki toparlayıcı ve birleştirici işlevini I. Dünya savaşı sonrası kaybetmiş, zaten saltanatla birlikte yaşadığı için, saltanatın da kaldırılmasıyla birlikte tamamen gereksizleşmiştir. Özü itibariyle, devletin dinle meşrulaştırılmasını sağlayan bu kurumun, bizatihi dinin bir emri veya zorunlu ilkesi olmadığı, tarihi şartların ürünü olarak gelişen bir siyasal formül olduğu söylenebilir. *

Read more

Kavram Tashihi -1: İslam Düşüncesi

Ahmet Özcan yazdı…

camiii.jpg

Bugün ortalama Müslüman zihnin düşünsel altyapısını oluşturan kavramların tekrar gözden geçirilmesi gerekmektedir. Aksi halde Müslüman dünya bir yüzyılı daha kaybetme tehlikesi ile karşı karşıyadır.

Bahsi geçen kavramsal altyapının 21. Yüzyılı da gözeten bir perspektifle tashihi gerekmektedir. Bu çerçevede yürütülecek bir tartışma süreci için ana hatlarıyla bir “tashih denemesi” yapabiliriz.

1-İslam Düşüncesi:

Bu tabir 20. Yüzyıla aittir. Geçmişte kelam, felsefe ve tasavvuf ekolleri, bugün İslam düşüncesi olarak kastedilen fonksiyonu görmekteydi. Ancak modernleşme dönemi ile birlikte insan aklının yaratıcı kullanımının önem kazanması nedeniyle, düşünce/fikir/ideoloji kelimeleri daha çok kullanılır oldu. İslam düşüncesi olarak nitelenen fikirler ise, esasen batılı düşünürlerin fikirlerinin İslamileştirmesinden ibaretti. Müslüman düşünürlerin tarih, toplum, siyaset, ekonomi ve dünya tahlilleri; Locke, Hobbes, Montesquieu, Hume, Rousseau, Keynes, Hegel, Kant, Marks, Popper, Kuhn, Bergson, Heidegger, Feyerabend gibi birçok batılı düşünürün fikirlerinin “İslami terimlerle” tekrar edilmesinden ibarettir.

Read more

Yeniden İhya İçin Yeniden İman

Ahmet Özcan yazdı…

mahallele

Bundan yüz yıl önce, yani on dokuzuncu asırda İstanbul, Selanik, Kahire, Bağdat ya da Kazan’da yaşayan bir Müslüman, inançlarıyla yaşadığı hayat arasında nispeten uyumlu ve dengeli bir zihniyete sahipti.

‘Elektriğin’, ‘otomobilin’, ‘modern’ devletin, ‘kamusal alan’ın, ‘demokrasi’ ve ‘insan hakları’nın olmadığı bir dünyada, yani modernlik öncesi tarım toplumu döneminde insanların sorunları da, hayat ve olaylara ilişkin bakış açıları da bugünkünden farklıydı.

Tanzimat dönemi ile başlayan batılılaşma çabaları, başta ordu olmak üzere devlet düzeyinde etkili oluyor ve yönetici sınıfları dönüştürüyordu. Ancak toplum bazında binlerce yıllık geleneklerin belirlediği yaşam tarzı devam ediyordu. Bu basit ve sade hayatta ortaya çıkan sorunlar ise toplumun geleneksel mekanizmalarıyla çözülebiliyordu.

Bugün, özellikle teknolojik ve ekonomik gelişmelerin etkisiyle toplumların binlerce yıllık dokusu değişti. İnsanların hayata dair bilgileri, bakış açıları ve sorunları hem değişti hem de çoğaldı. Bu maddi gelişme ve farklılaşmayla orantılı bir zihniyet dönüşümü ise yaşanmadı. Müslüman toplumlar, yüzyıl öncesine kadar sahip oldukları bütün birikimin çapı ile bugünü anlamaya, izah etmeye ve dönüştürmeye çalışmak gibi zor bir uğraş içine girdiler.

Read more