J’accuse: Dreyfus Olayı ve Feminizm

Alaattin Diker pazar sohbetinde Venedik Film Festivali’nin bu yılki galibi “J’Accuse!” filmi üzerinden Dreyfus Olayı ve feminizmi anlattı.

Venedik Film Festivali‘nin bu yılki galibi “J’Accuse!” filmi oldu. Tartışmalı yönetmen Roman Polanski, jüri özel ödülünü aldı. Biz, bu yazıda, yönetmenin ahlaki zaafları üzerinde durmayacağız. Olay zaten yargıya yansımış bulunuyor.

“J’accuse!” filmi Robert Harris‘in “Subay ve Casus” adlı romanından yola çıkarak tarihi Dreyfus Davası‘nı anlatıyor. 1895 yılında Almanya adına casusluk etmekten ömür boyu hapis cezasına çarptırılan Fransız ordusunda görevli bir subayın öyküsü işleniyor. Alfred Dreyfus‘un suçsuz olduğu anlaşılmasına rağmen ilgili bakanlar kararı revize etmek istemiyorlar. Zira bu askeri yargı için utanç verici bir durum olurdu! Üstelik Dreyfus bir yahudi idi…

Read more

Müzikle Toplanan ‘Kuşlar Meclisi’

Alaattin Diker Pazar Sohbetinde Köln’de Felix Mandelssohn’a atfedilen müzik festivalini anlattı…

Kim demiş, klasik müziğin sıkıcı olduğunu? Yanlış! Hem de çok… Köln Filarmoni, geçen hafta eski ile yeniyi, geleneksel ile çağdaşı buluşturdu. Ve bu yaz ünlü müzisyen Felix Mendelssohn‘a atfedilen yeni ama ilginç bir festival yaşadık.

Genç sanatçılar ve müzisyenler geleneksel müzik türlerini, taze bir rüzgâr estirerek uyandırma fırsatı buldular. Sonuçta bir terkip çıktı ortaya; eski ve yeni, klasik ve çağdaş müzik tarzları kaynaştılar. Çeşitli çalgılardan, şarkılardan ve şiirlerden ibaret müthiş bir iklim yarattılar. Böyle bir ortamda Yahya Kemal‘in o ünlü şiirini hatırlamamak ne mümkün!

Çok insan anlayamaz eski mûsıkîmizden
Ve ondan anlamayan bir şey anlamaz  bizden

Felix “bahtiyar” demek – Felix Mendelssohn sadece mutlu değil, aynı zamanda müzik dehâsı bir kişilikti. Johann Sebastian Bach‘ı ölümünden sonra üne kavuşturan da O. Çünkü Felix, 19. yüzyılın müzik sahnesinin en önemli aktörlerinden biriydi ve ünlü “Yaz Ortası Gecesi Rüyası”nı henüz 17 yaşında iken besteledi. Böylece Felix, Mozart, Beethoven ve Schumann çizgisine en yakın başarılı bestecilerden biri olarak tarihe geçti. kısaca bu festivalin onun ismiyle anılmasında müzik açısından hiç bir sakınca yok!

Read more

Modern Dünyanın Doğuşu

Alaattin Diker Pazar sohbetinde zihinlerimizi sürekli meşgul eden, doğru yanlış hakkında daima konuştuğumuz modern dünyayı sorguluyor. Her satırı defalarca okunup, üzerinde düşünülmeyi hakediyor.

Geçen hafta Shakespeare olayını konuştuk. Ne yazık ki, Türkiye’de gündemi belirleyen lüzumsuz ve sathi meseleler. Batı medeniyeti olgusunu derinliğine anlamak isteyen de yok. Hâlbuki Namık Kemal; Batı’nın geliştirdiği  ve bizim hazır bulduğumuz vasıtalar ile medeniyet seviyesini yakalayabileceğimizi hayal ediyordu. Tekrar bir ‘medeniyet’ kurulabileceğini düşünen islami çevreler belki bu nedenle onunla barışık değildiler. Müslüman şair, Ernest Renan‘ın 1883 yılında Sorbon Üniversitesi‘nde yaptığı ‘İslam ve Bilim’ konuşmasına bir reddiye yazar: Renan Müdafaanamesi. İslamiyet’in bilime, kültüre, eğitime, felsefeye, ilerleme ve gelişmeye engel olduğu yolundaki oryantalist tavrı şiddetle eleştirir. Namık Kemal bu eseri, âdeta bir ibadet ruhuyla yazmış, Renan‘ın kendi sözleriyle çelişkilerini ortaya koymaya çalışmıştır. Bana kalırsa vatan şairini en iyi vatanı kurtaran bir diğer Kemal anlamıştır! Zira gerçekler tüm çıplaklığı ile ortadadır: 17. yüzyıldan itibaren Doğu’da tek bir düşünür yetişmemiştir. Doğru bilgiye ulaşmanın yöntemi bugün bile zihnimizde yer etmemiştir. Ezcümle; Batı’nın geliştirdiği araç ve kurumları kullanmaktan başka çaremiz kalmamıştır!

Read more

Ah Ulan Şekspir

Alaattin Diker pazar sohbetinde Shakespeare’i anlattı…

Aydın münevverimiz Alev Alatlı‘nın Şekspir ‘ironisi’ ile ‘ad hominem’ iddiası haberler ağına düştüğünde bir Ortaçağ şehrinde kahvemi yudumluyor; Suriçi iklimini teneffüs ediyordum… Gezi anılarımı Eylül ayından itibaren yazmaya devam edeceğim tabii. Ama bu pazar hayata farklı bir pencere açmaya ne dersiniz? Ayrıca Kurban Bayramı‘nı yeni idrak ettik. Onu tekrar kavramış oluruz belki…

Ne bir edebiyat eleştirmeni ne de bir edebiyat tarihçisiyim. Bu nedenle Shakespeare hakkında özel bir değerlendirme yapmam doğru olmaz. Bildiğim kadarıyla İngiliz şaire ilk sataşan Aydınlanma düşünürü Voltaire olmuştur; ‘bu hadsiz mi bana medeniyet öğretecek’ diye âdeta höykürmüştür. Ancak ilgimi çeken asıl husus; muhteşem 13. yüzyıl Şark Edebiyatına (Saadi, Mevlâna vd.) karşı Batılı aydınların özellikle onu örnek göstermesidir. Alman şair Bertold Brecht ise bu konuda temkinlidir, çünkü ona göre birkaç Shakespeare mevcuttur. Tıpkı bizim Yunus Emre gibi…

Read more

İki Yakası Biraraya Gelmeyen Şehir

Pazar günü Kurban Bayramı olması dolayısıyla Pazar Sohbetini Cuma gününe aldık. Alaattin Diker yine bizi bir yolculuğa çıkarıyor. Şehrin, tarihin, düşüncenin yollarında…

Çoğumuz ismini mutlaka duymuşuzdur. En azından romanlara konu olan ve filmi çekilen köprüsünü.

II.Dünya Savaşı’nda müttefikler Rhein Nehrini nasıl geçtiler? Savaşın akıbeti nerede belirlendi? Sonunda köprü neden çöktü? Hepimiz konu hakkında birşeyler duyduk ya da sinemada izledik: The Bridge at Remagen. Ve zihnimize çizilen bir zafer ve nihayet BARIŞ ile biten bir savaş…

Remagen kenti yaklaşık 2000 yıllık bir geçmişe sahip. Ren sahiline uzanıp Erpeler Tepesi, Marienfels Kalesi ve Yedi Dağlar‘ın güzel manzarasını seyredebilirsiniz. Remagen ilk 400 yıl boyunca bir Roma garnizon kasabasıydı. Burada, M.S. 1. yüzyıldan itibaren, 500 kişilik askeri birlik barındıran ‘Rigomagus’ adında bir kale duruyormuş. Bu geçmiş dönemin izleri bugün hâlâ, örneğin belediye binasının arkasında veya St. Peter Kilisesinin giriş alanında bulunabilir. Romalılardan sonra şehir geçici olarak önemini yitirir. Birkaç kez küçük esnaf ve zanaatkarların ve küçük şarap üreticilerinin merkezi konumuna getirilmeye çalışılır.

Yüzyıl önce bölgeyi gezen seyyah Moritz Arndt kısaca şöyle anlatmış bu küçük şehri: “Rhein‘in iki yakasında sevimli bağlar ve meyve ağaçları arasında uzunan eski şehircik Remagen’dan geçiyoruz. Kasabanın aşağı kapısının önünde haşmetli Yedi Dağların uzantısı Apollinaris Dağı yükseliyor. Bu manzaranın ve bağlar ve ormanlar ile kaplı dağın tek özelliği büyüleyici cazibesi.”

Geçmiş zaman var ki hayali cihana değer! Çok şey değişmiş olsaydı, o geziye katılmayı ve yazara eşlik etmeyi hayal edebilirdik belki. Bu sevincin büsbütün yitirilmediğini, hayatın nehirle birlikte huzur içinde aktığını, doğanın korunduğunu görünce insan eskiye öykünmüyor. Hayatı ıskalamamak gerektiğini anlıyor.

Gerçi Rhein nehrinde çocuklar hâlâ yüzebiliyor, içinde balık tutulabiliyor ama eski tarihi evler savaşta yıkılmış ve yerine modern binalar dikilmiş. Köln de aynı kaderi paylaşan şehirlerden. Hatta daha beter. Ancak şehir bizdeki gibi çarpık gelişmemiş, sadece modern binalar yapılmış. Şehrin üzerine tereddütün gölgesi düşmemiş mi?

Hayır, sahil boyunca yürürken öyle birşey hissetmedik. Cafe ve restoranları turistler doldurmuş ve kahvelerini keyifle yudumluyorlar; emekliler ve tatilciler hararetli sohbetlerin içine dalmışlar. Kimi dondurma, kimi pasta ısmarlamış. Ne de olsa emeklilik ve yasal izin hakkını kullanıyor insanlar. Yan masada oturan ihtiyar teyze Köln’den gelmiş. Teyze dediğime bakmayın; 1933 doğumlu bir altın kız o. Hollanda asıllı ama kocası Almanmış. 1940 yılında – askere alınan kocası yüzünden – Köln‘e yerleşmiş. Zar zor ‘kölş’ denilen yerel ağzı öğrenmiş ki ilk dikkatimi çeken o husus oldu. Beraber yolculuk ettiklerim onu pek anlamadılar zaten. Yaşlı kadın da mültecilerden ve Köln‘ün değişen yüzünden şikâyet etti sohbet boyunca. O konuştu, biz dinledik. Katıldığım tek nokta müslümanların artık işlerinin zor olduğu diyebilirim.

Nehrin kenarına eşit aralıklarla dizelenmiş sıralardan birine oturuyor ve akan suyu takip ediyoruz. İyi ki canlılık var diyerek seviniyoruz. Biliyoruz ki, hareketin olduğu yerde mutlaka bereket vardır! Önümüzden geçen yük gemilerinin taktıkları bayrakları seçmeye çalışıyoruz. Muhtemelen çoğu yakıt taşıyor. Kaza halinde nehir suyuna karışması kaçınılmaz sıvı gaz. Bayrakların ekserisi turuncu renk. Bazı kaptanlar özel arabalarını ‘güverteye’ koymuş. Vardıkları limanda sürecekler anlaşılan.

Nehrin orta yerinde kayalıklar görmek mümkün. Bu adacıkları kuşlar işgal etmişler. Martılar, ördekler ve kırlangıçlar… Suya dalan gözlerimiz bazen nehirle birlikte akıyor. Bazen karşı sahilde gelip giden arabalara, ara sıra geçen trenlere takılıyor.

Tam önümüzde bisikletten inen adam; “İşte, tam buradaydı köprü” diye sesleniyor birden. Dar bisiklet pantolonu giymiş, renkli güneş gözlüğü takmış ve yüzü güneşten kavrulmuş yetmiş yaşlarında bir adam. “Ludendorff Köprüsü” diye ekliyor. “Köprü, 1945 Nisan’ına dek savunuldu.” Yaklaşık aynı yaşlardaki kadından ses çıkmıyor. Sırt çantasında birşey arıyor sanki. “Son elma. Ben yiyorum.” Adam yüzünü nehire doğru çevirmiş vaziyette tepki göstermiyor. Köprü altına doğru yürüyor. Cebinden küçük bir fotoğraf makinası çıkardığını görüyorum. Kadın elmasını ısırıyor. Biz de ayağa kalkıp yürümeye başlıyoruz. “Özür dilerim” diyorum. “Barış Müzesi’ni duydunuz mu?” Gözlerini saran manasız bir ifadeyle, “Anlamadım” diyor. “Remagen muharebesi hakkında bir müze.” “Evet, evet. Hiç gitmedim ama buraya çok yakın. Biraz ileri gidin, sağa dönün, giriş tabelasını göreceksiniz.” “Kocam kesin ziyaret etmiştir müzeyi… O çok şeyi bilir…Bu tür şeylere ilgim az benim… O şimdi nerde?…”

Kadın sağına soluna bakıyor; yüksekce bir taş üzerine çıkıp resimler çeken kocasını görünce rahatlıyor…

“25 yıl önce buraya ikizler ile gelmiştik. Oğlanlar 16 yaşındaydı o zaman. Unkel‘da yazlık kiralamıştık. Erpeley Tepesine çıktığımızı hatırlıyorum. O gün ne çok yağmur yağmıştı…” Mühendis koca bize doğru geldi. “Çok mu beklettim?” “Hayır. Biraz konuştuk. Çöpü lütfen arkandaki kutuya atar mısın?” Adam sessizce tekrar yanımızdan ayrıldı.” “İkizler; şimdi biri belediyede, diğeri gümrükte memur. Düzgün yetiştikleri için çok mutluyum. Şimdi öyle mi?…” Onaylamak için başımızı sallıyoruz. İyi günler dileyerek müzeye tırmanan merdivenlere yöneliyoruz…

1980 yılından beri köprünün kulelerinde, Barış Müzesi yer alıyor. Köprü tarihine ek olarak, o zaman ki Remagen Kampları‘nda esir tutulan askerler hakkında da bilgi veriyor. Gereksiz denilemez ama burası daha çok sergiye benziyor. Merdivenlerden çıkarken Amerikan vurgusuyla konuşan bir çift görüyoruz. Sanırım şehri kurtaran müttefiklerin çocukları! Siyah beyaz resimleri pür dikkat inceleyen biri erkek, biri kadın iki Fransız ile karşılaşıyoruz. Kendi dillerinde konuşuyorlar, belki tartışıyorlar. Remagen Köprüsü 1916-1918 yılları arasında inşa edilmiş. I.Dünya Savaşı biterken açılmış, hatta Alman Ordusu‘nun tahliyesinde bu köprü kullanılmış. Elbette, 30 yıl sonra yaptıkları köprünün tamamen yıkılacağı hiç kimsenin aklına gelmemiştir. 1944 yılı sonbaharından itibaren binlerce insanın bu köprü üzerinde öldürüleceği de. Köprü açılırken atılan nutuklarla Dünya Savaşı’ndan bin beter bir savaşı yine Almanların başlatacağını kim düşünebilirdi ki? Otuz yıl ömrü olan bir köprü, 20. yüzyıl Avrupa tarihini bir şerit gibi gözlerimizin önüne seriyor. Köprünün tarihi iki dünya savaşı ile içiçe geçmiş çünkü. Nereye baksan, o kanlı günleri hatırlıyorsun. Barışın kıymetini kavrıyorsun.

7 Mart 1945. Avrupa’daki savaşın sona ermesini önemli ölçüde hızlandıran gün. “Remagen Köprüsü” yanlışlıkla Amerikan öncü kuvvetlerinin eline düşer. Köprüyü havaya uçurmak için emir alan Alman komutan başarısız olur. Ve bir anda, Amerikalılar Ren‘i geçmeye başlar. Hitler kararlıdır: Köprüyü ne pahasına olursa olsun tahrip etmek, ABD birliklerini geri püskürtmek istemektedir. Akla gelebilecek her çareye başvurur: Dalgıçlar, savaş uçakları, roketler, dev bir topçu birliği harekete geçer…

İşte aynı sahneler 1968’de, ‘Remagen Köprüsü’ filmi için Çekoslovakya‘da çekiliyordu. Bu çekim ‘Prag Baharı’nın sonu oldu bir bakıma. Çekimler sırasında Rus askerleri ülkeye girdi, Sovyet tankları yolları kapattı, askeri helikopterler film seti üzerinde dönüp durdu. En sonunda film ekibi ülkeden kaçmak zorunda kaldı…

Ne yazık ki, savaştan geriye tek açlık ve gözyaşı kalıyor. Kore gazisi babamın; ‘Allah, hiçbir millete savaş yüzü göstermesin’ duası hatırıma geliyor. Onun birçok kez anlattığı, binlerce Koreli kadın ve çocuğun kışla önünde tek bir yumurta ya da patates almak için sıraya girdikleri anları görüyorum Barış Müzesi‘nin karanlık dehlizinde. Remagen Köprüsü‘ne uzak olmayan çayırlık bir alanda Amerikalılar Alman esirler için çadırlardan ibaret kamplar kurmuşlar. Yaklaşık 300 bin Alman askeri 6 ay boyunca burada ağır şartlar altında tutulmuş. Kaçarken vurulanlar ya da hastalanıp ölenler olmuş. Sonuçta; mağlubun kaderi galibin elinde oluyor her zaman.

Bu kampta gözetim altında tutulanlardan biri de Alman şair Günter Eich. Ünlü ‘Sayım’ şiirinde “başındaki şapka yukardan gelecek her tehlikeyi önlemez” der. İlerki yıllarda – belki yaşadığı acılar yüzünden – öznenin artık yaratılış tarafında durmadığını veya duramayacağını iddia eder. Nagazaki ve Hiroşima‘ya atılan atom bombalarından sonra şairin bu duyguya kapılması anlaşılabilir bir olay. Günümüzde bilerek ya da bilmeyerek yaratılışa aykırı yaşamıyor muyuz? Ağzımızın tadı bozulmadı mı? Marketten aldığımız her ürün doğal mı? Yakın gelecekte yapay kalpler, yapay beyinler, yapay akciğerler mümkün olacak! Özetle; yeni bir insan türü ortaya çıkacak…

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bugün askeri bölge sivil topluma açılmış. Dünyanın değişik ülkelerinden gelen gençler çadır kurup tatil yapıyor aynı topraklar üzerinde. Rhein yine insan oğluna hizmet etmek için akıyor. Bu kez zaman ve eşyanın durumu çok farklı. Nehire hükmediyoruz ama aynı zamanda kendimizi tabiata ait hissediyoruz. Çiceğiz, meyveyiz, dalız… Var yapılmaya değil, var olmaya adayız… Berrak suyun altında duran nehir yatağını görüyoruz. Taş adacıklar güneşin altında ışıldıyor, martılar havalanıyor, balıklar en derinde yüzüyor. En küçük bir hışırtı çıkarmadan nefes alıp veriyoruz. Ciğerlerimizi ormanın temiz havasıyla dolduruyoruz.

Kim istemez ki, doya doya kaynak suyu içmek? İşte bu coğrafya en uygun yer. Çeşme suyunu bile gönül rahatlığı ile içebilirsiniz. Trenimizin kalkış saati yaklaşıyor. Hemen pencere kenarından bir yer kapıyoruz. Maksadımız Remagen‘ın 20.yüzyılda değişen çehresini son bir kez temaşa etmek. Alışveriş merkezleri, sanayi bölgeleri, ticari alanlar… Ve bir sürü fabrika… Birçoğu taş ya da kumdan fayans üretiyor. Sulama kanalları için taş borular ve aklıma gelmeyen birçok şey. Bukowski‘nin doğduğu şehir Andernach‘a varmak üzereyiz…

Alaattin DİKER

Otomobil Uçar Gider

Alaattin Diker bu haftaki pazar sohbetinde ünlü araba müzesi “MotorWord”u anlatıyor. Bir müze gezisinden daha çok şey var sohbette. Almanların araba felsefesi ve daha birçok derin mevzu…

Üzgünüm sevgili Goethe, hem de çok… Almanya‘yı ayakta tutan şairler değil artık. Şiirden çok otomobil seviliyor çünkü…

Almanya’nın dört bir yanı otoyol. Yola çıktığınızda sol şeritte sürekli birbirini sollayan ve ardından son sürat uzaklaşan, en yüksek hızda kükreyen ve asfalt zemin üzerinde mermi gibi yanıp sönen ışıklarıyla gözlerimizi körelten araçlar. İçlerinde yolculuk sırasında birer savaş pilotuna dönüşen cesur vatandaşlarımız. Neden? Çünkü otomobil, Almanya’da hareket, kudret ve özgürlük demek! Neredeyse tüm Batı ülkelerinde bir hız sınırı vardır. Sadece Almanya başka hiçbir yerde tanınmayan bir izin verir: Otoyollarda keyfince ve dilediğince hız yapabilir sürücüler…

Hani, bir şarkı vardı, yıllarca dillerden düşmeyen:

Otomobil uçar gider
Ömrüm gibi geçer gider
Ben talihin peşindeyim
Talih benden kaçar gider

Read more

Çok Uzak, Fazla Yakın…

Alaattin Diker Pazar Sohbetinde bir taşra romantizmi yaparak Alman Taşrasında dolaştırıyor bizleri. Bakmayın siz taşra romantizmi dediğimize. En realistinden değerlendirmeler de söz konusu sohbette.

Japan Institut‘dan ayrıldıktan sonra -yaz aylarında mutat olduğu üzere- yine taşranın yolunu tuttuk. Bilincin ve uygarlığın içgüdülerimiz üzerinde zararlı etkisi bulunmakta mıdır? Kesin bilmiyorum. Bunlar, Fransız düşünür Rousseau tarafından, yozlaşmış ve ahlaki açıdan bozulmuş toplumsal yapıyı eleştirmek; bu arka plana karşı doğayı daha güçlü bir şekilde yüceltmek için çok tartışılmış. Çağın maddi ve manevi koşullarının eşitsizliği arttırması, doğadan uzaklaşmanın yarattığı yabancılaşmanın bir işareti olarak kabul edilmiştir.

60 km. sonra hedefimize ulaştık ama hava koşulları bizi hayal kırıklığına uğrattı. Bir saat içerisinde yaz havasından sonbahara geçtik ki bu ülkenin havasına güvenilmeyeceğine dair önyargım tekrar depreşti. Almanya’da şemsiyesiz yola çıkılmaz! Eski mahallemizdeki yaşlı komşulardan öğrendiğim ilk altın kural bu. O yüzden yanımızda bulundururuz hep. Hemen planör uçakların iniş yaptığı alana yöneliyoruz. Eski ve yeni hobim bu artık. Alanın yanıbaşına Ukraynalı bir uyanık ‘Kiosk‘ açmış; etrafını tel örgüler ile kapatarak bir bahçe yaratmış. Üzerine masalar attığı mekanı ‘Cafe‘ olarak kullanıyor! Lâkin ortalıkta ölüm sessizliği hâkim. Yarım eşarp takmış bir hanımın yanında duran iri kıyım kahveciye ‘Bugün uçuş yok mu?‘ diye soruyorum. Eşi olan kadın anlamamış bir şekilde yüzüme bakıyor. Adam eliyle yağan yağmuru işaret ederek kötü bir Almancayla belki yarın olabilir, diyor. En azından söylemeye çalışıyor.

Read more