Kadın Cinayetleri

Aliye Çınar Köysüren yazdı…

Kadınlarımız, boşanma kararını kendisi verdiği için bunu yaşamıyla ödemek zorunda kalıyor. Sanki kadın, “karar verme” konumuna geçince toplumsal yapının örgütlediği erkek, buna hazırlıklı değil. Öyle ya erkek karar verir, kadın buna boyun eğer. Kadın karar veren konumundaysa, bu evin devamlılığı içindir; dolayısıyla erkeğin yükünü azaltacağından problemli bir durum değildir.

Peki, problem nerede başlıyor? İster karar verdiği için ister başka nedenlerle olsun, “öldürülen kadınlarımız” bize neyi söylüyorlar? Bunu bir toplumbilimci olarak nasıl okuyacağız; bunca dramı neye yoracağız? Bu konuyu, iki düşünürün fikri ekseninde tartışabiliriz. İlki, A. Camus’nun düşüncesi: Camus’ya göre, bir toplumda kadınların nasıl öldüğünü incelersek, buradan edindiğimiz neticeler, söz konusu toplumun yapısı ve işleyişi hakkında bize önemli ipuçları verir. Bu fikir ekseninde toplumsal yapımızda kısa bir düşünce turuna çıkacak olursak, fırtınalı bir gecede denizin dev dalgalarının yalçın kayalıklara vurduğu gibi, kadın cinayetleri, zihinlerimize çarpıveriyor.

Read more

Avrupa’ya Göçler ve Ötekine İlişkin Siyasal Histeri

Aliye Çınar Köysüren yazdı…

Sanayi devrimi sonrasında göçmenleri, işçi açığını kapatmak için, farklı ülkelere çağrıda bulunan Avrupa, başlangıçta olası sorunları kestirememiştir. Zira 1960’larda başlayan göç dalgası şimdilerde bambaşka bir mahiyettedir. Şüphesiz hâlihazır durumda da, Avrupa’nın yaşlı nüfusunun artması ve genç kuşağa olan ihtiyaçtan dolayı bir başka boşluk belirmektedir. Ne var ki, daha akut görünen farklı kimlik problemi bu boşluğu gölgelemektedir. Nitekim ilk başlarda bile göçmen yerine yabancılar ifadesi kullanılırken, 2000’li yıllara gelindiğinde daha çok Müslüman algısı dolaşıma girmiş durumdadır. Yabancı olanların dahası her daim olası şüpheleri kendinde barındıran Müslüman kimliklerin yönetilmesinin kolay olmayacağı şimdilerde iyi bilinmektedir. Müslümanlara ilişkin kaygı(!) giderek yerini Emmanuel Terray’ın dediği gibi “siyasal histeri”ye kaydırmaya başlamıştır.

Read more

Konar Göçerlikten Almancılığa Kentleşme

Aliye Çınar Köysüren yazdı…

Kentleşme, baş döndürücü bir hıza dâhil olmanın ismidir. Bu olguyu 1960’larda başlayan Avrupa’ya göç eden Türklerde düşündüğümüzde, orta düzeyde bir kentleşmeyi bile yaşamadan büyük sanayi şehirlerine dâhil olduklarının hikâyesini dinleriz birinci kuşak göçmenlerin ağızlarından.

Nasıl ki doğal olanla insanî olan, maddi olanla anlamlı olan arasındaki bağlantı ahlak olarak karşımıza çıkıyorsa, mekân ve zamanın ahengi dolayısıyla medeni insanların ikâ­met ettikleri yerler şehir olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü ahlakı izah etmek için ruh ve bedenin birlikteliğine müracaat etmek durumunda kalırız. Deyim yerindeyse ahlakî be­den, maddi doğamızın, anlam ve değerle buluştuğu bağlamdır.[1] İşte şehir de, maddi ve manevi boyutların, zaman ve mekânın, kültürel hafızayla yeni bir meskenin bir araya gelmesidir. Bu nedenle şehir başlı başına bir bilinç durumunu imâ eder. Çünkü şehirli olma, medeni bir hayatı sürdürmeyi gerektirir. İnsanın doğal yaşamının yanı sıra, gelişmeye istekli olması hatta doğaya hâkim olmakla birlikte onu kültürel olarak yeniden üretmesi şehirli olmayı gerektirir.

Read more

Bir Ahlak Teorisine Doğru

Aliye Çınar Köysüren yazdı…

Durkheim Dinî Hayatın İptidaî Şekilleri isimli eserinde din, ahlak ve hukukun başlangıçta bir bütün olarak telakki edildiğine ve ahlak ve hukuk için ayrı bir kelimenin bile kullanılmadığına işaret eder.[1] Esasında semavî dinlerde hala bu bütünlüğün izini sürmek mümkündür. Mesela İslam dininde şeriat kelimesi, din, ahlak ve hukuku aynı anda ima eden bir terimdir. Yine yaratmak (halk) kelimesi ile ahlakın aynı kökten türediğini anımsarsak, aynı bütünlüğün yankılandığını fark ederiz. Nihayet, “size din olarak İslâm’ı seçtim ve nimetimi tamamladım” (5/3) ayetinde ise İslam’ın kendinde bu üçlüyü barındırdığını sezeriz.

Öte yandan Aristoteles’in erdem tasnifinde ‘adaleti’ orta erdem olarak ifadelendirmesi de aynı gerçekliği teyit etmektedir. Varlık hiyerarşinde insanın kendi insanlığını fark etmesi ve diğer bütün var olanlara haksızlık yapmaması, hukuku, ahlakı ve dinin maksadını bir ve aynı noktada birleştirir. Hatta Grek dininde adalet tanrısının varlığı da bunu teyit etmektedir.[2] Konumuz açısından da adalet anahtar kavramdır.  İnsan aklı dinden özgürleşerek adil olabilecekse, adaletsizliği doğal akıl bertaraf edebilecekse elbette din olmadan da insan ahlaklı olabilir. Ancak insanın bencil oluşu ve ‘insanın diğer insan için kurt olduğu’ fikri büyük bir tehlike olarak, doğal ahlakın güvenirliliğini tehdit etmektedir. İnsanın bütün gelişmişliğini ve gelişmekte olduğunu kabul edersek, doğal hukuk kanunlarıyla da adalet bir ölçüde yerine getirilebilir. Her ne kadar yukarıda, din, ahlak ve hukukun bütünlüğünden bahsetsek de din, sadece ahlaka indirgenemez. Zira insan benliğinin teşekkülünde Tanrısal gücün varlığı, önemini derinden hissettirir. 

Ahlak ve hukukun çift kap teorisine uygunluğu inkâr edilemez. Hatta bunların yanı başındaki kaynak olarak din de görmezden gelinemez. Yukarıda ifade edilen iki ayrı kaynak, akıl ve din, burada hemen zihinlerde yankılanabilir. İlginç bir şekilde doğal ahlak ve doğal hukuk da akıl merkezli olarak birbirini besleyen iki oluşum ve yapıdır. İkisi de yan yana bitişik kaptır. Ahlaka basınç yaptıkça, hukuki sorunlar artmakta, hukuksuzluk baş gösterince, ahlaki yozlaşma görülmektedir.

Niyet, sorumluluk ve ceza şüphesiz, ahlak, hukuk ve dinin organik bağını açığa vurur. Niyetle sorumluluk başlamaktadır. Mesela namaza başlayan kişi namaza niyet ettiğini söyler. Böylece bir sorumluğu üstlenir. Dahası namazın kendisini kötülüklerden koruyacağına inanır. Bu durumda iman ve eylem arasındaki kopmaz bağ da açıkça görülmektedir. Kur’an’ın “takva” kavramı da bunları kendinde toplar. Takva, Allah’a yakınlıkla birlikte erdemi barındıran bir korku durumu (uyanıklık), sadece eyleme geçişi tetikleyen bir durum değildir. Aynı zamanda o, eylemin bir parçasıdır.

Read more

Dilimiz Düşüncemiz

Aliye Çınar Köysüren yazdı…

Dilin yaşayan bir varlık olması ve onun nesnel bir gerçeklik olarak tasavvur edilmesi ‘logos’un ifade edilme tarzına bağlıdır. Dolayısıyla bu iki kulvarın belirginleşmesinde, ‘logos’ tartışması vazgeçilmez öneme sahiptir. Hem Doğu hem de Batı geleneğinde, Dünyanın yaratıcı ilkesinin akıl mı, söz mü olduğu konusunda bir çekişme vardır. Mesela Hinduizm’de en temel ve asli güç olan şeyi anlamada söz ile zihin arasında ciddi bir mücadelenin olduğu dikkati çeker. Bu yarışta zihin daima kazanırken, sözün kozmik bir gücü olduğu kabul edilse de, genellikle ona ikincil bir rol biçilir. Öte yandan Batı dinî geleneğinde benzer bir durum kendini ‘logos’ doktrininde gösterir. Logos, doğaya yayılan ve ona düzen veren rasyonel bir prensip olarak telakki edilmiştir. O, yaratılan kozmos ile zihninde ebedi formların mevcut olduğu aşkın Tanrı arasında aracılık yapan düzenleyici bir ilkedir. Bu fikir Helenistik-Yahudi düşünürlerce alınır ve onlar ‘logos‘ ile Kitab-ı Mukaddes’in ‘Tanrı sözünü’ özdeşleştirirler. Daha sonra bu etki, Hristiyanlığa nüfuz etmeye ve ‘logos‘ olarak Mesih’e gönderme yapmaya başlar. Hıristiyanlığın ‘logos‘ görüşü salt düşünceden ziyâde, dil, söz ve mesaj niteliğine bürünür. Üstelik o, dünyanın düzenleyici işlevi bakımından da kurtuluş prensibi olarak önemli bir fonksiyon icra eder. Demek ki, Kitab-ı Mukaddes’in söz/kelam görüşünün Hellenistik dile dönüştürülmesi, problemin nerede başladığının ipuçlarını vermektedir. İlk manipülasyonun orada yapıldığını söyleyebiliriz. Logos, doğaya yayılan ve ona düzen veren rasyonel bir prensip olarak telakki edilmiştir. O, yaratılan kozmos ile zihninde ebedi formların mevcut olduğu aşkın Tanrı arasında aracılık yapan düzenleyici bir ilkedir. Bu fikir Helenistik-Yahudi düşünürlerce alınır ve onlar Logos ile Kitab-ı Mukaddes’in ‘Tanrı sözünü’ özdeşleştirirler. Daha sonra bu etki, Hristiyanlığa nüfuz etmeye ve ‘logos‘ olarak Mesih’e gönderme yapmaya başlar. Hristiyanlığın ‘logos‘ görüşü salt düşünceden ziyade, dil, söz ve mesaj niteliğine bürünür. Üstelik o, dünyanın düzenleyici işlevi bakımından da kurtuluş prensibi olarak önemli bir fonksiyon icra eder. Demek ki, Kitab-ı Mukaddes’in söz/kelam görüşünün Hellenistik dile dönüştürülmesi, problemin nerede başladığının ipuçlarını vermektedir. İlk manipülasyonun orada yapıldığını söyleyebiliriz.

Read more

Mekânsal Muhayyile

Aliye Çınar Köysüren yazdı…

sosyolojiii.jpg

Toplumun kuşatıcılığı kadar, tarih ve kültürün belirleyiciliği hatta mekânın varoluşsal bağlam olarak bir çeşit `kültürel prizma` işlevi gördüğü inkâr edilemez. Dolayısıyla mekânsal muhayyile görmezden gelinemez.

Wright Mills’in ortaya attığı sosyolojik imgelem (imagination) kavramsallaştırması, yaşamlarımızın (bireysel), bilhassa da sosyoloğun, toplumsal ve tarihsel boyutları arasındaki bağlantıları göz önünde bulundurmayı ifade eder. Sosyolojik imgelem bizim yalnızca bireyi ilgilendirir görünen pek çok olayın gerçekte daha geniş sorunları/anlamları yansıttığını görebilmemizi sağlar. Tam da bu noktada bir boyut ilave etmeliyiz ki, o da mekândır. Kişinin düşünmesi ve farkındalıkları bulunduğu mekândan bağımsız değildir. Bu mekân ister bürokratik, ister apolitik isterse de sivil olsun, sonuçta mekândaki toplumsal örüntülerin de ortak bileşeni vardır. Dolayısıyla mekân toplumsal yapıyı belirler. Hatta hafıza için bağlam oluşturur. Marcel Proust Kayıp Zamanı yakalayan pek çok somut ögeye işaret etmişti. Örneğin geçmişte bir Cafe`de yenilen bir kurabiye, yıllar sonra, kendisinde neleri iliştirmiştir, neleri hatırlatır… Bunun gibi mekân da, sosyolojik imgelemin bağlamıdır, onun önemli bir boyutudur. Zira uzun yıllar önce gittiğimiz bir mekâna yeniden gidip anılarımız canlandığında, sadece bir yeri hatırlamayız; o mekâna tutunan, tarih, anı, özlem, hüzün ve sevinci yeniden anımsarız ki, iste bu mekânın hafızasıdır.

Read more

Bir Fabrika Olarak Kentler

Aliye Çınar Köysüren yazdı…

sssss

Toplumsal yapı her nasılsa, mekânlar da ona göre tezahür eder.

Hatta mekânlar nasıl teşekkül ediyorsa, insanlara da bu biçim sirayet etmeye başlar. Dahası kentler de tam bu anlatının bağrından doğar. Zira kentler, toplumsal örüntünün, ete kemiğe bürünmüş halidir. Hâlihazır durumumuzda/modern anlatıda, kenti, toplumsal örüntü ve ideolojik angajmanlar birlikte inşaa eder diyebiliriz.

Castells de kenti, toplumsal yapının mekândaki yansıması olarak düşünür. Ona göre, genel sosyal teoriden kopuk bir mekân teorisi düşünmek mümkün değildir. Castells sosyal teoride ekolojik ve materyalist problematiği birleştiren bir bakış açısına ihtiyaç olduğunu vurgular. Mekânın içeriği ise sosyal yapıyla bir bütün olarak ele alınmalıdır. Ancak tam da burada durmamız gerekir. Özellikle Avrupa ülkeleri büyük oranda ekolojiyi de koruyabilmeyi başarmaktadır. Dahası Castells‘in söylediği para ve ekoloji işbirliği sağlanabilmektedir. Daha doğrusu yitirilenlerle birlikte bu denge kısmen sağlanabilmektedir, çünkü atıklar/plastikler, doğal hayatın bozulması birer ekolojik kayıptır. Ancak kaybedilen önemli bir boyut hem sosyal teoriye dolayısıyla kent teorilerine dâhil edilmedikçe, mekâna dair eksiklik hep varlığını hissettirecektir. O da, görünmeyen bir ufuk olarak sonsuzluk duygusunun mekânlara verilebileceği düşüncesidir. Eğer bu işlenebilirse, önce okullarda değişim başlar, çocukların hayal kurmasını bekliyoruz, ancak mekânlar tamamen sınırlayıcı ve ufuksuz, dolayısıyla hayal kurmak da marazi olacaktır.

Read more