Dilimiz Düşüncemiz

Aliye Çınar Köysüren yazdı…

Dilin yaşayan bir varlık olması ve onun nesnel bir gerçeklik olarak tasavvur edilmesi ‘logos’un ifade edilme tarzına bağlıdır. Dolayısıyla bu iki kulvarın belirginleşmesinde, ‘logos’ tartışması vazgeçilmez öneme sahiptir. Hem Doğu hem de Batı geleneğinde, Dünyanın yaratıcı ilkesinin akıl mı, söz mü olduğu konusunda bir çekişme vardır. Mesela Hinduizm’de en temel ve asli güç olan şeyi anlamada söz ile zihin arasında ciddi bir mücadelenin olduğu dikkati çeker. Bu yarışta zihin daima kazanırken, sözün kozmik bir gücü olduğu kabul edilse de, genellikle ona ikincil bir rol biçilir. Öte yandan Batı dinî geleneğinde benzer bir durum kendini ‘logos’ doktrininde gösterir. Logos, doğaya yayılan ve ona düzen veren rasyonel bir prensip olarak telakki edilmiştir. O, yaratılan kozmos ile zihninde ebedi formların mevcut olduğu aşkın Tanrı arasında aracılık yapan düzenleyici bir ilkedir. Bu fikir Helenistik-Yahudi düşünürlerce alınır ve onlar ‘logos‘ ile Kitab-ı Mukaddes’in ‘Tanrı sözünü’ özdeşleştirirler. Daha sonra bu etki, Hristiyanlığa nüfuz etmeye ve ‘logos‘ olarak Mesih’e gönderme yapmaya başlar. Hıristiyanlığın ‘logos‘ görüşü salt düşünceden ziyâde, dil, söz ve mesaj niteliğine bürünür. Üstelik o, dünyanın düzenleyici işlevi bakımından da kurtuluş prensibi olarak önemli bir fonksiyon icra eder. Demek ki, Kitab-ı Mukaddes’in söz/kelam görüşünün Hellenistik dile dönüştürülmesi, problemin nerede başladığının ipuçlarını vermektedir. İlk manipülasyonun orada yapıldığını söyleyebiliriz. Logos, doğaya yayılan ve ona düzen veren rasyonel bir prensip olarak telakki edilmiştir. O, yaratılan kozmos ile zihninde ebedi formların mevcut olduğu aşkın Tanrı arasında aracılık yapan düzenleyici bir ilkedir. Bu fikir Helenistik-Yahudi düşünürlerce alınır ve onlar Logos ile Kitab-ı Mukaddes’in ‘Tanrı sözünü’ özdeşleştirirler. Daha sonra bu etki, Hristiyanlığa nüfuz etmeye ve ‘logos‘ olarak Mesih’e gönderme yapmaya başlar. Hristiyanlığın ‘logos‘ görüşü salt düşünceden ziyade, dil, söz ve mesaj niteliğine bürünür. Üstelik o, dünyanın düzenleyici işlevi bakımından da kurtuluş prensibi olarak önemli bir fonksiyon icra eder. Demek ki, Kitab-ı Mukaddes’in söz/kelam görüşünün Hellenistik dile dönüştürülmesi, problemin nerede başladığının ipuçlarını vermektedir. İlk manipülasyonun orada yapıldığını söyleyebiliriz.

Read more

Mekânsal Muhayyile

Aliye Çınar Köysüren yazdı…

sosyolojiii.jpg

Toplumun kuşatıcılığı kadar, tarih ve kültürün belirleyiciliği hatta mekânın varoluşsal bağlam olarak bir çeşit `kültürel prizma` işlevi gördüğü inkâr edilemez. Dolayısıyla mekânsal muhayyile görmezden gelinemez.

Wright Mills’in ortaya attığı sosyolojik imgelem (imagination) kavramsallaştırması, yaşamlarımızın (bireysel), bilhassa da sosyoloğun, toplumsal ve tarihsel boyutları arasındaki bağlantıları göz önünde bulundurmayı ifade eder. Sosyolojik imgelem bizim yalnızca bireyi ilgilendirir görünen pek çok olayın gerçekte daha geniş sorunları/anlamları yansıttığını görebilmemizi sağlar. Tam da bu noktada bir boyut ilave etmeliyiz ki, o da mekândır. Kişinin düşünmesi ve farkındalıkları bulunduğu mekândan bağımsız değildir. Bu mekân ister bürokratik, ister apolitik isterse de sivil olsun, sonuçta mekândaki toplumsal örüntülerin de ortak bileşeni vardır. Dolayısıyla mekân toplumsal yapıyı belirler. Hatta hafıza için bağlam oluşturur. Marcel Proust Kayıp Zamanı yakalayan pek çok somut ögeye işaret etmişti. Örneğin geçmişte bir Cafe`de yenilen bir kurabiye, yıllar sonra, kendisinde neleri iliştirmiştir, neleri hatırlatır… Bunun gibi mekân da, sosyolojik imgelemin bağlamıdır, onun önemli bir boyutudur. Zira uzun yıllar önce gittiğimiz bir mekâna yeniden gidip anılarımız canlandığında, sadece bir yeri hatırlamayız; o mekâna tutunan, tarih, anı, özlem, hüzün ve sevinci yeniden anımsarız ki, iste bu mekânın hafızasıdır.

Read more

Bir Fabrika Olarak Kentler

Aliye Çınar Köysüren yazdı…

sssss

Toplumsal yapı her nasılsa, mekânlar da ona göre tezahür eder.

Hatta mekânlar nasıl teşekkül ediyorsa, insanlara da bu biçim sirayet etmeye başlar. Dahası kentler de tam bu anlatının bağrından doğar. Zira kentler, toplumsal örüntünün, ete kemiğe bürünmüş halidir. Hâlihazır durumumuzda/modern anlatıda, kenti, toplumsal örüntü ve ideolojik angajmanlar birlikte inşaa eder diyebiliriz.

Castells de kenti, toplumsal yapının mekândaki yansıması olarak düşünür. Ona göre, genel sosyal teoriden kopuk bir mekân teorisi düşünmek mümkün değildir. Castells sosyal teoride ekolojik ve materyalist problematiği birleştiren bir bakış açısına ihtiyaç olduğunu vurgular. Mekânın içeriği ise sosyal yapıyla bir bütün olarak ele alınmalıdır. Ancak tam da burada durmamız gerekir. Özellikle Avrupa ülkeleri büyük oranda ekolojiyi de koruyabilmeyi başarmaktadır. Dahası Castells‘in söylediği para ve ekoloji işbirliği sağlanabilmektedir. Daha doğrusu yitirilenlerle birlikte bu denge kısmen sağlanabilmektedir, çünkü atıklar/plastikler, doğal hayatın bozulması birer ekolojik kayıptır. Ancak kaybedilen önemli bir boyut hem sosyal teoriye dolayısıyla kent teorilerine dâhil edilmedikçe, mekâna dair eksiklik hep varlığını hissettirecektir. O da, görünmeyen bir ufuk olarak sonsuzluk duygusunun mekânlara verilebileceği düşüncesidir. Eğer bu işlenebilirse, önce okullarda değişim başlar, çocukların hayal kurmasını bekliyoruz, ancak mekânlar tamamen sınırlayıcı ve ufuksuz, dolayısıyla hayal kurmak da marazi olacaktır.

Read more

Mekânı Özgürleştirmeden Asla

Aliye Çınar Köysüren yazdı…kapılar

Mekânlar bizim varoluş durumumuzu en iyi ifade eden somut tezahürlerdir.

Bir toplumun kültürel belleğini en kestirmeden okuyabileceğimiz yerler, mekânlar ve oralardaki inşaalardır. Bunun için değişimi görmek istiyorsak, ilkin mekânlarda farklılık yaratmalıyız. Uzmanı hemen bilir… Bu bir Selçuklu mimarisidir veya bu tipik Osmanlı Külliyesi’dir, der. Zira mekân tezahürleri, zihniyetin dışa vurumudur. O kadar ki modern zamanları anlamak için uzun yollar yürümeye, çok düşünmeye gerek yoktur. Örneğin kreşler modernitenin bir mekân tezahürüdür. Oradan kadını, çocuğu, çalışma şartlarını, aileyi, oyuncak ve zekâ durumunu, renkler ve tek tipçilik hallerimizi hemencecik okuyabiliriz.

Yine toplumsal yapımızda `kapalı kapı arkası` veya `ihbar` önemli bir negatif sistem ise, mekânları özgürleştirerek rehabilitasyon başlatabiliriz mesela. Örneğin okul veya kamusal binaların çoğunda duvar yerine camın tercih edilmesi, `kapalı kapı metaforunu esnetmeye başlamanın ilk adımıdır.` Yine bizde engelliler ve çocuklar için alternatif yol, rampa, tuvalet vs. ihmal edilir. Sonra da pozitif ayrımcılık gibi suni bir kavram dolaşıma dâhil edilir. Engel ve engeller sıra dışı bir durum ise, önce bunun düşünülmesi gerekir. Bu mekânsal engelleri tasarlayamadığımız için, zihinsel engelleri de büyütmeye devam ediyoruz. Belki de mekân bize hükmetmeye başlıyor farkında olunmasa da…

Read more

Mekânın Hâkimiyeti/Mekânın Gücü

Aliye Çınar Köysüren yazdı…

saf

Mekânın hafızası olduğu kadar gücü de vardır. Belki insanoğlu hırslarıyla mekân üzerinde tasarrufa giderek gücünü tecessüm ettirirken, zamanla mekânın da insanları kontrol eder hale geldiğini görebiliriz. Ya da toplum veya toplulukların pek çok durumunu mekân kategorisi üzerinden okumak mümkündür. Bunu en iyi müşahede edebileceğimiz mekânlar ve insan tasarrufunun tezahürleri şimdilerde şüphesiz kentlerdir.

Günümüzde paranın hareketini açık olarak kentlerde görebiliriz. Paranın hareketini takip edebilmek, pek çok şifreyi de çözebilmek demektir. Zira hâlihazırda toplumsal örüntünün kara kutusu paradır. Bu da kentler de en gösterişli şekilde arz-i endam etmektedir. Belki de kentler, doğal hayati gasp ederek, parayla yapay yasam alanları oluşturmaktadır. Suniliğin derecesi de, paranın etkinliğiyle doğrudan ilgilidir. Bu bağlamda David Harvey’in kentleşmenin konutlaşmadan ve fazla sayıda binaların yapılmasından geçeceği için doğal yaşam üzerindeki tahakküme dikkat çekmesi manidardır.  Zira kentsel yaşam paranın gövde kazanarak, güç gösterdiği mekânlardır. Borsa binaları ve panoları ezici bir tahakkümün adresidir. Harvey`e göre, “konut, kentleşmenin en önemli boyutudur. Bu da finans olarak önemli bir envanterdir. Kentteki ve dünyadaki makro-ekonomik koşullar arasında güçlü ilişkiler olduğunu görürüz.”

Bugün büyük şehirlerde hatta metropollerde, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, sigorta şirketleri, ipotek merkezleri ve borsa binaları hâkim güç olarak varlık göstermektedir. Belki de toplumsal örüntü bunların etrafında şekillenmektedir. Başka türlü söylenirse, kentin kapitali dağıtma biçimi toplumsal yapılanmayı da belirler. Hatta ülkemizin içinde bulunduğu krizi bu bağlamda gözden geçirebiliriz. Sigorta sistemi zaten devletten beslendiği için kazanç sağlamıyor bizde, bilakis sürekli götürüsü olan bir yapı. Devlete bağımlı bir ipotek sistemi yerine, özelleşen bir konutlaşma da devletin hem hâkimiyetini zayıf kılmıştır, hem de bu sahadan bir geliri yoktur, belki de kontrolsüzlük, devlet için bir kamburdur. Özel müteşebbis bilinçli olsa, kuşkusuz gelişme için kapitalin ülkede olması/kalması yeterli olacaktır, ancak o da ekonomik kıskacı görünce, risksiz kazanım olarak dövize düşünecektir ki, bu da ülke için daralma anlamına gelir. Borsa binaları, ülkedeki istikrar ile paralel hareket eder, kaos sesini duyan borsa, dengeleri istikrar ve kâra doğru çevirir.

Read more

Muhafazakâr Sol

Aliye Çınar Köysüren yazdı…

mmmmmmmmmBu iki kelime bizde alışılmış anlamda birbirine uzak görünse de, gerçekte aralarında bir ünsiyet vardır… Muhafazakâr sol söylemi esasında Batı’da da mevcuttur. Özellikle Avrupa’da emperyalist baskıcı sağ rejimlere karşı solun kucaklayıcı olması muhafazakârları da sol bünyesine katmıştır. Böylece hem muhafazakâr hem de sol yan yana anılır olmuştur.

Türkiye’deki sol esas itibariyle muhafazakârdır. Çünkü sol, durumların ve inandığı şeylerin değişmesini göze almak istemiyor. Hâlihazırda ‘sol algı’ muhafazakârlığını korumaya devam ederken, ‘sağ’ çizginin baskıcılığa doğru kayması yeni bir yol ayrımını zorunlu kılmaktadır. Son tahlilde hem sol hem sağ, belirli ön kabullere bağlılıklarıyla, yani inanç manzumeleriyle varlık kazanmıştır. Batı Avrupa deneyimini çözümleyen siyaset bilimciler söylemektedir ki, H. Arendt, Statüko, konformizmi koruduğu sürece itaat ve kabulün dozu artar sadece. İdris Küçükömer, bir zamanlar Türkiye’de sağ soldur, sol da sağdır, derken önemli bir saptamada bulunmuştu. Solun daha dogmatik olduğunu, fanatizme ziyâdesiyle pirim verdiğini öne çıkarmak için sarf edilen cümlelerdi bunlar. Muhafazakârlıkla neredeyse aynı bileşenlerde buluşan sağ, şimdilerde Küçükömer’in söylediği sol ile aynı potada buluşmuş durumdadır. Böylece `biz bize benzeriz` sözü konumuz bağlamında anlamını da bulmuştur. Çünkü sağ ve sol, içinin boşalmasıyla ya da farklı yollardan ayni kavşakta buluşabilmelerinden dolayı, kavgalı arkadaş olduklarını görmüş olduk.

Tıpkı sol gibi sağ da sınıfçılığı öne çıkarır gibi görünmektedir. Elbette kendi anlam dünyalarına göre enstrümanları var bu sınıfın. Öyle ki şaşırtıcı bir biçimde beklenmedik kimliklerin bu sınıfa ait görünmek için belirli formatlara girmeleri sağın basbayağı sınıfçılığını teyit etmektedir. Bu sınıfın yeşil sermaye olarak güçlenmesi kuskusuz solun garibanlığa ve emekçiliğe övgüsünden ayrılmaktadır(!) Sosyo-ekonomik bakımdan değişen ve farklı olduklarını -beden dillerinden yaşam biçimlerine kadar- her fırsatta ifşa etmeye çalışan bu yeni damarın sağ muhafazakârlıktan türeyen yeni sol olduğu söylenebilir.

Dindarlık algısının içinin boşalması ya çağın gerisinde kalması ya da şekilciliğe mahkûm olması, düşünen ve ince zevklere sahip kişileri farklı bir çizgiye kaydırdı. Taban ve çevre olarak muhafazakâr olan bu yeni trend de sağdan ayrılmaya meyletmiştir. Onlar, özgürlük talebi ve hukuka dair vurgularıyla muhafazakâr sol çizgiyi zorlamaktadırlar. Hatta erkin muhafazakâr vurgusu ve `yayılımcı muhafazakâr` stratejisi laikliği desteklemelerine de neden olmuştur; bu duruş bile başlı başına sola yaklaşmak anlamına gelmektedir.muhafazakar

Read more

Kendimiz Olmadan Asla…

Aliye Çınar Köysüren yazdı…kkkkendimizMutlu ve başarılı olmanın yolu, kişinin içindeki kendine has hazineyi ortaya çıkarmasından geçer. İster evlilik hayatında, ister çalışma ortamında, isterse de gündelik akış içinde “başkası değil” “kendimiz” olabilirsek, hem mutlu, hem başarılı hem de dingin oluruz. Her şeyden önce, “kendimiz olmadan asla gelişemeyiz”. Biz toplum olarak, ivedilikle başkası değil, kendimiz olmanın yollarını ve imkânlarını öğrenmeliyiz. Çok değil bundan beş on yıl önce, daha çok kendimiz olamadığımızı konuşuyorduk, hatta popüler kültürün bir yansıması olarak Tarkan `başkası olma, kendin ol` diye şarkı da söylemişti… Bu hastalıktan muzdaripligimiz geçmese de, şimdilerde teknoloji ve sanal dünyanın da esaretiyle, kendimizde değiliz… Yeni şarkıyı  şöyle sipariş verebiliriz belki de…‘H​ey.. Kendine gel…’`

İlkokula başlayan çocuğumuza, başka birini örnek ve model gösterip onun gibi olmasını telkin ediyoruz; ona yaklaştıkça ödüllendirip, ondan uzaklaştıkça sessizce cezalandırıyoruz. Gariptir ki, çocuğumuzun yatkınlıklarını, yoksunluklarını ve fazlalıklarını hiç hesaba katmadan, ço­ğu zaman, sözde eğitim adına, potansiyellerimizi buduyoruz. Elbette örnek aldığımız kişiler olacaktır; ancak başkasıyla tamamen özdeşim sayesinde, farkına varmadan yetersizliklerimizi kapatırız. Kendimizi onun gibi sanarak; enerji ve gücümüzü baskılarız. Dolayısıyla bu baskılama yüzünden, gerçek gücümüz ve yapabileceklerimiz gölgede kalır.

Kendimiz olabilirsek, mutlu olabilmeyi de doğal olarak sergilemeye başlayacağız. Tolstoy’un dediği gibi, “mutluysak, suçlu hissetmeyeceğiz”. Bizdeki suçluluk duygusunun da temeline inilmesi gerekmektedir. Ödevlerimizi yapmadığımız için, bize biçilen rolleri oynamadığımız için suçluyuz her şeyden önce. Sonrasında da, “-mış gibi” yaşamaya yazgılıyız adeta. Çünkü bize hedefler konulmakta ve o hedeflere varılınca mutlu olacağımız sanrısı aşılanmaktadır. Pek tabii olarak da, hedefler dışarıdan konulduğu için, ona ulaştıkça hayal kırıklığı yaşıyoruz. Bu sistem içinde, üreten değil kaçan; çalışkan değil kaytaran, kendi olabilen değil gösterişçi, kendiyle yarışan değil kıskanan bireyler yetiştiriyoruz.

Read more