Wıllıam Chıttıck İle Ropörtaj

Altay Ünaltay sordu….

wıllıam

Sayın Chittick, siz tasavvuf felsefesini batılılara anlatıyorsunuz. Burada, Mevlana ve İbn-i Arabî’nin yeni postmodern kimi felsefelere dönüşmesi, mistik tarikatlara temel yapılması riski yok mu? Yani gerçekte Tanrı’yla, peygamberlikle, hesap günüyle ilgilenmeyen bir maneviyat… Örneğin “Matrix” ya da “Yüzüklerin Efendisi” gibi filmlerde ileri sürülen felsefeler. Dolayısıyla batı’da; hatta sade batı değil, artık doğu’da da (çünkü bu tür filmleri artık biz de izliyoruz), Mevlana ve İbn Arabî’nin bu “postmodern” şekilde algılanması tehlikesi yok mudur? Bu konuda görüşleriniz nedir?

Evet, tamamen katılıyorum. Modern zihniyet sahibi insanlar bunları postmodern biçimde anlayacaklar. Ama sanırım birçokları da ki özellikle içlerinde genç insanlar, bu şekilde zihnen etkilenmiş değillerdir. Mevlana ve İbn-i Arabî ile tanışmaları yine de hiç tanışmamalarından iyidir. Yoksa bu gidişle postmodernizm mücadeleyi tamamen kazanacak, çünkü karşısında alternatif olmayacak. Bunların verilmesi hiç olmazsa popüler kültüre, postmodern görüş açısına, akademik dünyaya bir seçenek sunar. Birçok insan, hatta akademik çevrelerden olanlar, postmodern olarak modernizme karşı olduklarından – ve biz de (gülerek) modernizme karşı olduğumuzdan-, tasavvuf geleneği ya da İbn-i Arabî’nin, aslında onlara hasım olduğunu bilemezler, çünkü İbn-i Arabî felsefesinin tam açılımlarını bilmezler. Yani ben örneğin postmodern dergilerde bu konuları yazdım, bunları çok ilginç buldular.

Read more

Dine Karşı Din

Altay Ünaltay yazdı…

sosyal darvinizm.jpg

Darwinizm Batı muhafazakârlığının sıcak çatışma noktalarından biridir. Yıllardır ABD‘nin birçok eyaletinde “okullarda Darwin’in evrim teorisi mi okutulsun; yoksa yaradılış teorisi mi okutulsun” tartışması sürer, yargıda davalar açılır; karşıt görüşün yasaklanmasına çalışılır; tartışma bitmez.

Ancak kapitalist ve zengin Batı, özellikle de Amerikan muhafazakârlığı, Darwin ile görünüşte sorunlar yaşarken, 20. yy. başında sessiz sedasız ondan türeyen bir başka felsefe ile hiç sorunsuz uyuşuverdi: Sosyal Darwinizm.

Read more

Mondragon Cooperacıon Cooperatıva

Altay Ünaltay derledi…

mmmm.jpg

“İnsanları hiçbirşey, yaşadıkları şartlara karşı tutumları kadar birbirinden ayırmaz. Tarih yapmaya niyetli olanlar ve olayların seyrini kendileri değiştirmek isteyenlerin, değişimin sonuçlarını diğer pasif olarak beklemek isteyenlerin üzerinde avantajı vardır.”

Giriş

Tüm diğer insan toplumları gibi Bask toplumu da işbirliği temelli birçok ekonomik faaliyet yürütür. Bu faaliyetler bir örnek gelip geçici köy ya da mahalle işlerinin yürütülmesi olup, Bask dilinde buna Hauzo Lan (imece) denir; genellikle tarım işlerinde uygulanır. Bazı durumlarda bu köy faaliyetleri balıkçılık ya da tarım kooperatiflerinde olduğu gibi resmi hüviyet kazanırlar ve Bask ekonomisinde önemli rol oynarlar.

Sanayi devriminin gelişi, doğal olarak bu tür faaliyet ve kurumların önemini azaltmış, yine de tüketici kooperatifleri gibi yeni kurum modelleri de getirmiştir. Gran Bilbao bölgesinin tüketici kooperatifleri ve Eibarassa Alfa gibi sosyalist fikirlerden esinlenen üretim kooperatifleri 20. y.y. başında kurulmuş, ama tüm bu pratik denemeler ve teorik çabalar İspanyol İçsavaşı’nın patlamasıyla kesintiye, bu konudaki tüm gelişmeler ciddi zaafa ve Bask bölgesi ciddi ekonomik ve sosyal yıkıma uğramıştır.

Bu şartlar altında, genç bir rahip olan Jose Maria Arizmendiarrieta (Marquina, Vizcaya Bölgesi’nde doğdu) 1941’de Mondragon’a geldi.

Read more

Sağ Siyasi Düşüncede Millet–Devlet Problematiği: Hegelci Bir Yaklaşım Denemesi

Altay Ünaltay yazdı…

devletttt.jpg

Padişahım, bir dirahta döndü kim güya vatan
Daima bir baltadan bir şahı hali kalmıyor
Gam değil amma bu mülkün böyle elden gitmesi
Gitgide zulmetmeye elde ahali kalmıyor!
Şair Eşref

Sağ siyasi düşüncede millet ve devlet meselesi, sol siyasi yaklaşımlardaki gibi uzun yıllardır düşünen zihinleri yoran bir arayışın konusudur. Sol siyasi literatürde devleti, istisnai haller dışında, toplumu tahakkümü altına alan bir azınlık zümrenin baskı mekanizması gibi görme, ve dolayısıyla karşı çıkma eğilimlerine sağ siyasi literatürde rastlanmaz. İkincinin bakış açısından devlet, milletin organize hali olup, millet içinden ve millet adına çıkmıştır. Bu görüş sahipleri bir devlet–millet ayrılığına, (sol siyasi literatürdeki toplum–iktidar çelişkisi gibi) inanmadıklarından, hatta bu ikisini birbirinden ayrı varlıklar olarak görmediklerinden, hoşlanılmayan bir iktidarın siyasetine dahi tepkiler çok daha yumuşak ve itaatkârdır. Bu tavrın toplumda dengeleri korumak, geleneği gözetmek, çatışmaları yumuşatmak gibi faydaları olsa da, yeteneksiz ya da kendi menfaatini gözeten bir zümreyi kayıran bir iktidarın toplumda yol açacağı kargaşayı engellemede yetersiz kaldığı, bu nevi baskı ve zulme iyi-kötü, doğru-yanlış sol siyasi kesimlerin tepki gösterdiği görülmektedir. Oysa toplumu bozan ve menfaatini korumayan baskıcı bir yönetimi millet adına uyarmak, gerekirse haddini bildirmek herkesin görevidir. Ünlü tarihi vakıadır: “ey Müslümanlar ben haktan saparsam ne yaparsınız?” diye cuma hutbesinde soran Halife Ömer‘e ayağa kalkan bir Müslüman kılıcını göstererek “seni bununla yola getiririz” demiş, halife bundan çok memnun olarak Allah’a şükretmiştir.

Read more

Yahudi Tarihi Üzerine Tartışma Notlar

Altay Ünaltay yazdı…

yaudiiii

Tevrat etrafında şekillenen Yahudi kültürü ve buradan neşet eden, neredeyse 5 bin yıllık “tek kavim-tek halk” iddiası, modern Siyonizm’in de fikrî köklerindendir. Ancak Siyonizm’in politik arenaya propaganda malzemesi olarak sürdüğü bu görüş, eşyanın tabiatı icabı artık bir inanç unsuru olmaktan çıkıp siyaset biliminin konusu olunca birçok eleştiriye uğradı. Artık Tevrat temelli bir inanç umdesi olması yetmiyor, buna tarih biliminden somut tarihî kanıtlar da göstermek gerekiyordu. Ama bu konuda tartışmasız kanıtlar elde etmek mümkün olmadı.

Sonuçta Siyonist “tek kavim-tek halk-tek ulus” iddiasına birçok redler yapıldı. Bizzat Yahudi entelektüel ve araştırmacılarca da yapılan bu redlere son örnek olarak Shlomo Sand’ın “Yahudi Kavmi Ne Zaman ve Nasıl İcad Edildi” (When and How the Jewish People Was Invented) adlı araştırması örnek gösterilebilir. Hz. Musa’nın Müslümanların da peygamberi sayılması ve Yahudilerin bir ümmet olarak Kuran’da anılması nedeniyle konu Müslüman araştırmacılar nezdinde de önem kazanmaktadır. Araştırmacı yazar İhsan Eliaçık, birçok yazısı ve hazırladığı Kuran tefsirinde konuyu etraflıca incelemiş ve alışılageldik görüşlerin dışında çok ilginç sonuçlara varmıştır. Şimdi bu ve diğer kaynaklardan beslenerek biz de kimi tespitlerimizi tartışmaya açmak istiyoruz.

Read more

Kutsal’a Karşı Aşk

Altay Ünaltay yazdı…
sssssssssss
     Terminolojiye dair bir not: Burada “Kutsal” Türkçedeki “Kut” ya da onun bir türevi anlamında kullanılmamış; Batı dillerindeki “Sanctus” (“sancire” ya da “sanctio”dan türetme: “buyruk”, “kanun”, “buyurma”) ya da “Sacrament” (“sacrare”den türetme: ayırmak, mahkum etmek, ya da kutsallaştırmak) karşılığı alınmıştır.
    Kutsaldan bahsetmek nedense bende hep bir mayın tarlasına girmiş olmanın ürpertisini uyandırmıştır. İnsanın uzak durması gereken bir alan belki; ama ne yazık ki müspet duygulardan çok (sevgi, saygı gibi) menfi duygular (başına dert almak) nedeniyle… Bir de Aşk var tabii ki. Sonuç itibariyle Kutsal’dan daha az tehlikeli sayılmaz. Ama neden Kutsal’la arasında gerilim olan insan Aşk’a teslim olmak için içinde tuhaf bir istek hisseder? 19.-20. yüzyıllar (sonuçları ne kadar tartışılırsa tartışılsın) aklın ve müspet bilimin insana, topluma ve dünyaya egemen oluşu ile damgalanmıştır. Bu bağlamda dünyada birçok şey geriye dönüşsüz olarak değişmiş olup, inanç ve kanaatlerimiz de bundan etkilendi.
    Geleneksel-modern öncesi toplumlarda bir şeyin kabul edilmiş otorite tarafından      “haram” (tabu) ya da “kutsal” ilan edilmesi ona dokunmamak ve saygı göstermek için yeterli bir nedendi belki. Otoritenin de bizzat “kutsal” olmasını ya da en azından resmi otoritenin ahali nezdinde bir derece güvenirliği olduğunu ve henüz bunun aşınmadığını düşünebiliriz. Bunlar tüm zamanların belki en kaotik ve değişimci yüzyılları olan 19. ve 20.yüzyıllar tarafından aşındırıldı ve bir kenara atıldı. Kutsal bu süreçte ağır yaralar aldı ve hala kendine gelemedi; Aşk ise yaralanmak ve berelenmekle birlikte bu altüst oluştan daha çabuk yakasını sıyırdı gibi görünüyor.
      Geçmişte dahi Kutsal kendini korumak için tek başına ahali nezdinde uyandırılmış o ürpertici saygıya güvenememiş; kendini kurumlar, askeri ve fiziki güç yoluyla daha çok güvenceye almaya çalışmıştır. Modern çağlardan önceki 5000 küsur yıllık insanlık tarihi boyunca Kutsal her ülkede siyasi iktidarla kopmaz bağlar kurmaya çalışmış; kiliseler, tapınaklar, din kurumları şeklinde örgütlenmiş, toplumda hatırı sayılır yüksek mevkiler ve maddi kaynaklarla kendini donatarak varlığını güvenceye almış, bunun yetmediği yerlerde engizisyonlar, iman mahkemeleri kurarak fiziki şiddet uygulamış; insanlar ya kutsala hakaretten diri diri yakılmış ya da İmam Ebu Hanifeler, Ahmed bin Hanbel’ler, Şeyh Bedrettinler, Nesimiler, Hallac Mansurlar, Sühreverdiler gibi işkencelere uğramış, idam edilmişlerdir.

Read more

İslam Ve Kapitalizm Üzerine Tartışma Notları

Altay Ünaltay’ın 2013 yılında kaleme aldığı yazıyı güncelliğini yitirmemesi nedeniyle dikkatlerinize sunuyoruz. 
kkkll0ll9

 

BBC World yapımı bir program: “Amerika’da İslam”. Program kendi halinde Amerikalı müslümanlardan (ülkemizde de ilgi ile karşılanan) komedi şovu “Allah Made Me Funny” (“Allah Beni Komik Yarattı”) ya dek Amerikalı Müslüman hayatlar ve simaları ekrana getiriyor. Kaliforniyalı genç, yağız ve yakışıklı bir Müslüman son derece kendinden emin konuşuyor: “Amerika’nın hayalleri ile İslam’ın hayalleri arasında bir karşıtlık yoktur. İslam kapitalist bir dindir.”

“Rızkın onda dokuzu ticarettedir” sözünün söylendiği Mekke–Medine İslam toplumunun ilk günlerinden bugüne dek 1400 küsur senelik bir zaman geçti. İslam’ın bu tarihi seyrinin sonunda geldiği noktanın, bugünün çağdaş küreselci kapitalist dünyası ile denk düştüğü, bu postmodern dünyaya, İslam’ın başörtüsü, günde beş vakit namaz ve Ramazan orucu (ki bunları asla küçümsüyor değiliz!) dışında artık teklif edecek bir şeyi kalmadığı sonucuna mı vardık? O halde Avrupa ile işbirliği siyaseti daha da cesaretlendirilmeli ve ona hız mı verilmelidir? Bu durumda İslam, hiç değilse, “diyalog kardeşleri” Yahudilik ve Hıristiyanlıkla birlikte “Postmodern Uygarlık Müzesi’nde” kendi “müstesna pavyonuna” sahip olabilecek midir?

Ya da İslam yaşayacak ve iddia sahibi olacaksa, bizim yeni bir perspektife, kınayıcının kınamasından korkmayan cesur fikirlere mi ihtiyacımız var?

Mekke ve Medine’ye inen ilk Kuran vahyi ekonomik faaliyetin büyük oranda deve kervanlarıyla yapılan ticaretten ibaret olduğu ve servetin böyle elde edildiği tüccar bir topluma inmişti. Vahyin dilinden de bunu anlamak mümkündür: İnsanlar “hayırlı bir ticarete” çağırılır, Allah’a “güzel bir borç vermeleri” istenir, Allah’ın müminlerin “canları ve mallarını Cennet karşılığı satın aldığından” sözedilir. “Müflis” kişinin dünya hayatında çok sevap elde ettikten sonra Mahkeme-i  Kübra’da, üzerine hakkını aldığı diğer kişilere kendi sevap yükünün nasıl parça parça dağıtılarak sonunda elinde hiç bir şey kalmadığı anlatılır. Şüphesiz bunların anlatıldığı bu toplumda “rızkın onda dokuzu ticaretten” idi.

Kur’an’da ifade edilen bu deyimler, o toplumun hayatında baskın yer işgal eden ticaretten, dolayısıyla kendi gündelik hayatlarından alınmış örneklerdi. Bu sayede ilk Müslümanlar ne kastedildiğini derhal anladılar.

Hicretten birkaç on yıl sonra ise tüccar bir şehir toplumu şeklindeki İslam cemaati geniş fetihler sayesinde dev bir tarım imparatorluğuna dönüştü. Devir Hz. Ömer devriydi. İktisat baş döndürücü şekilde biçim değiştirmişti; gelinen bu noktada İslami mesajın ve hukukun bu yeni duruma uyarlanması gerekiyordu. Bu yeni durum, birçok başka cesur değişiklikle başarıldı. En önemli örnek, Hz. Ömer‘in fethedilen arazileri gaziler arasında ganimet olarak bölüştürmeyip kamu malı sayarak bu konudaki ayetin lafzına açıkça aykırı bir karar alması ve bu konuda sahabenin eleştirilerini de cesaretle göğüslemesidir. Çünkü biliyordu ki, asıl kendi yaptığı “mekasid-i şeria”ya uygundu; her ne kadar  “lafzi hükümle” çelişiyor görünse de.

Read more