Anam Zobayı Yahıcı da Acık Köz İstedi

Arif Bilgin yazdı…

Kış günü, sobayı mümkün olduğu kadar geç yakmak ve böylece odundan tasarruf etmek isteyen bir anne düşünün… Çocuklarının Üşüdük taman zobayı na zaman yahıcın gı?” sızlanmalarına daha dayanamaz ve zaten gayılı duran sobayı yani özene bezene odunları dizdiği, önlerine irice, daha önlerine de küçük ve kuru gamgaların (ağaçlardan elde edilen yontular) dizilmesiyle hazır hale getirdiği sobayı yakmak için harekete geçer. Harekete geçer de yakacak kibrit yoktur evde. Çok evde yoktur, o zamanlar. Savaş(lar) yorgunu ülkemizin kırklı yılların başında İkinci Dünya Savaşı’na ya girerse düşüncesiyle yapılan tahıl depolama sebebiyle oluşan kıtlıktan çıkalı çok olmamıştır; herkes darlığın, bulamamanın, yokluğun, yoksulluğun, olanı da çok çok tasarruf ederek kullanma zorunluluğunun hala etkisindedir. Kibrit çok evde ya olmazdı, ya birkaç çöp kalmış halde ‘belki gerek olur’ diye saklanır dururdu. Hele o zamanlar çakmak olarak rakipsizliğini sürdüren, özel ve güzel yapılmış benzinli, taşlı ‘muhtar çakmağı’ ise zengin evlerinde ve bir de ‘cuvara’ içen ‘heriflerin’ cebinde

Read more

Şu Şeherin Dölleri Naadar Ahıllı Oluyor La

Arif Bilgin yazdı…

Terk eden şehirler; bizleri, giderken bugünün soğuk, kimliksiz, gelenek ve görenekten yoksun ve insanı bir türlü damarından yakalayamayan beton ve asfalt çölüne atmışlardır. Şu köşedeki taşı, ötedeki evi, çarşının girişindeki küçük iğreti dükkânı, falanca tahta köprünün kırık korkuluğunu, oyunlarını, eğlencelerini, şakalarını gelenek ve göreneklerini de kendisiyle birlikte alıp götüren şehirlerdir. Şu ya da bu amcanın sigara içen ‘dölleri’ azarlamasını, Ayşe Teyze’nin yaralı bir köpeği, yarasına tuzlu tereyağı basarak tedavi etme çırpınışını bitiren şehirler; düğünlerden sonra kurulan er meydanında vurulan Köroğlu ile yiğitlerin yüreklerini hop oturtup hop kaldırtan ruhu söndüren şehirler; peynir ve bulgur kaynatınca, tarhana yapınca, ekmek edince uzak yakın komşulara dağıtmayı unutturan şehirlerdir. Ne kelimelerimiz gitti onlarla bilseniz, ne ağıtlarımız, manilerimiz, ninnilerimiz, türkülerimiz…

Büyüdükçe değişti ve bozuldu yaşadığımız yerler. Yollarını, sokaklarını tanıyamaz olduk. Kültürümüz, giysilerimiz değişti; adetlerimiz, şakalarımız, oyunlarımız, mimarimiz, samimiyet, saygı, komşuluk bile değişti. Esnaflar arasındaki şakalaşacak kadar samimi hava ve dayanışma, güngörmüş insanlara yaklaşım, kısaca aklınıza ne geliyorsa o değişti… İşte ben böyle başını alıp giden memleketim Elbistan’a ‘Terk Eden Elbistan’ dedim ve o terk edenleri temelli kaybetmemek için gelecek nesillere aktarmak için şimdilik -dördü yayımlanma imkânını yakalamış- altı cilt kitap yazdım; yedincisi yazılmakta…

Read more

Don Gazanına Gapak Ya Da Armut Ağacının Gözyaşları

Arif Bilgin yazdı…

Bölgemizin önemli şairlerinden biri olan Afşinli dostumuz Haşim Kalender, yıllar önce (6 Mayıs 2006 tarihinde) Elbistan’daki arkadaş gurubumuzu Afşin’in Binboğa dağlarındaki Güvek yaylasına davet etti. Sizleri mayıs ayında davet ediyorum ki görmediğiniz çiçekleri laleleri göresiniz dağlarda, yaylalarda gezerken baharı daha farklı algılayasınız demeyi de ihmal etmemişti. Biz de hiç itiraz etmedik ve belirlenen gün Ahmet Göçer, Âdem Konan, Av. Münir Ümit Uğurlu, Av. Kürşat Ali Yıldırım, Mehmet Gözükara ve ben sabah erkenden buluşarak gittik Afşin’e Haşim Kalender ile buluşacağımız yere vardık.

İki araba halinde arka arkaya benim ilk kez gördüğüm yer ve yollarda ilerleyerek Güvek Yaylasına vardık.

Tarihi komlardan birinin içinde Arif Bilgin ve dışında gezi arkadaşları…

Read more

Gara Gatran İle Gara Tavık

Arif Bilgin yazdı…

Yine başlayan baş ağrısından dolayı yavrusunun çır çır çırpınmasını gördükçe anacağızı ne edeceğini bilemez. Bir gün değil beş gün değil, kızının böyle acılar içinde kıvranması, kadıncağızı yer tüketir.

Gergin parmaklarını birleştirip, uçları ile göğsüne vura vura uğrelener, uğrelenirken de adeta sızlanır:

Yavrııım, gadanı ben alaydım… O adı batasıca aarıdan sallanan başına gurban oluyuuum…

Gapları-gacakları yıkarken, ortalığı süpürürken, melefeleri köpürken ağlar durur.

Nerede o zaman doktora gitmek…

Nerede o zaman binde bir gelen hökümet tohdurunun kocakarılardan, muska yazan hocalardan daha faydalı olabileceğine inanmak…

Read more

Lealekler Vardı, Ebabiller, Çalı Vitvitileri…

Arif Bilgin yazdı…

Leylekler vardı… En çok da akşama doğru Ulu Camii’nin ana kubbesinin üzerindeki yuvalarına ağızlarında yılan ya da kurbağa ile geldikten az sonra tutturdukları lak lakaları ile mahallemize ayrı bir renk, ayrı bir ses katarlardı. Kasabamızın birçok yerinden tamamına yakını iki katlı olan evlerinin damına çıkan herkes onları rahatlıkla görürdü. Çarşı (Atik) Cami’sinin minaresinin şemsiyesinin ve birçok ağacın üstünde yuvaları vardı. Hele uzaktan gelen leylek laklakasının sesi bir başka güzel olurdu.

Read more

Mostra ve Hanımlar Çarşıda

Arif Bilgin yazdı…

kapalı.jpg

‒ Mısdafa la, amman la, fisdanımı Hacce deyzemin düunüne yetişdiricim tama; dediimi getiri la…

‒ …

‒ İlaa, saa diyom saaa!..  Valla saa para veririm.

‒ Get gız! Ötean de eyle dediydin, daha vericin, deal mi?

‒ İki gözüm oönüme aksın ki boyuz veririm.

‒ Yemin et!

‒ Yemin. Yemin diyom işde saa..

‒ Vallaha billaha de.

‒ Ula yemin diyom saa işde, daha ne istiyon, ömür dörpüsü?

‒ Ben de getirmiyom ha! Getirmiyeceam.

‒ Ben de saa yapacaa biliyom dur… Yok yok, tamam; vallaha paranı vericim. Hadi getir şu mostrayı…

Mostra; bir şeyden örnek olarak gösterilen şey…

Read more

“Öncüt” Eşek İle Getirilen Çarpı Toprağı İle Badana

Arif Bilgin yazdı…

thumbnail_ÖNCÜT EŞEKLE ÇARPI TOPRAĞI.2.jpgEvleri badana etme düşüncesi bile küçük kasabalara yavaş yavaş gelip yerleşti. O dönem hangi köye gidilse, belki ağa yapılı zengin birkaç kişinin evinin ön kısmı ve bir de misafiri ağırlayacağı odasının badanalı olduğu görülürdü. Bugün bile birçok yerde böyledir. Diğerleri saman karıştırılmış çamurla sıvandığı gibi dururdu. Böyle bir geleneğin oluşmaması bir yana kireç bulunmazdı. E zaten niye bulunsun, kimse almıyor evini badana etmiyorsa? Kireç bulunsa ‘fırça’ nedir kimse bilmezdi, gören bilen insan sayısı iki elin parmaklarını geçmezdi…

Read more