Mülteci Çocukların Istırabı: Kefernahum…

Ayşe Karaköse yazdı…

Kefarnahum filmini duyduğumda araştırmış ama izlemeye yetişememiştim. O sıra gösterimden kalkmıştı.

Notlarımda olmasına rağmen de, geçen hafta izleyebildim. Konunun işlendiği yer bir Ortadoğu ülkesi. Mülteci ailelerin en fazla da çocukları üzerinden yaşadıkları dram anlatılıyor.

Özellikle bir çocuğun gözlerindeki boşluğu ve hayatın saçma olduğuna dair anlamsızlığa denk düşen kederli bakışından, gülmeyen yüzünden, sefalet ve onun kadar da toplumda yok sayılmanın bıraktığı duygulara tanık olunuyor.

Günü geçirebilmek için biraz daha sorgulanmamak üzerine alışkanlıklara kendini kaptıran ailelerin, alışamayan çocukların(ın) üzerinden gelişiyor senaryo.

Read more

Amadeus (1984)

Ayşe Karaköse yazdı…

ammmedeus.jpg

İzlediğim en güzel ve anlamların gör beni dediği filmlerdendi: Guguk Kuşu.

Şu anda yazmama sebep olan diğer filmi ise Amadeus filmi. Yönetmeni geçen sene vefat eden Milos Forman.

Şu konuşmalarla başlar:

– “Beni yalnız bırakın peder.

-Acı çeken bir ruhu yalnız bırakamam.

-Kim olduğumu biliyor musunuz?

-Bu bir şey değiştirmez ki! Tanrı’nın gözünde bütün insanlar eşittir.

-Öyle mi???

-Bana günah çıkartın. Tanrı’dan bağışlanmanızı isteyebilirim.”

Bütün insanlar eşittir derken ve bağışlanma için araya girmek istemesinin tezadını görmüş olabilir miydi Peder!

Yaşamının yücelikten bekleyişinin verilmeyeceğini kabullenen saray baş bestecisi Salieri‘nin pederle ömrünün son demlerindeki konuşmasıydı, yukarıdaki girizgah.

Salieri, filmin baş rolünde. Lütfunu bekleyip de, kendince göremeyen bir insanın Tanrı’sına olan sitem, kırgınlık ve umutsuzluğunu anlatıyor.

Bitmez tükenmez derecede Tanrı’nın sesini muhteşem bir beste yaparak duyuracağını beklerken, budalalığı ve şamataya düşkün olan Mozart‘ın yamacında bittiğini gören Salieri, sonunda pes ediyor.

“Neden o? Neden ben değil?” fırtınasına teslim olan naif bir ruhu canlandırıyor Salieri.

Read more

Uçurtma Avcısı

Ayşe Karaköse yazdı…

uuu

Çocukluk neredeyse tüm yapılamazların ve yapabilirliklerin, nefret, sevgi, merhamet, hüzün ve sevinçlere dair ne yaşanıyorsa, bütün bunların oluşumunun ilk başlangıç toprağı. Bu yüzden hayata nasıl başlandığına kadar gitmeyi önemser. anlamaya kıymet verir (kimi) uzmanlar.

Amir ve Hasan iki iyi arkadaştır. İyi olana dair ne varsa sınanarak insanı aşamadan geçirdiği ya da yolda bıraktığı gibi, iki dostun bu samimiyetleri de sınanır. Çocuktur, bu kadar erken sınama olmasa diye geçirtse de tam da bu sahnelerde “Tanrı’nın bu konuda hiç bir kuluna ayrıcalık vermediği” ilkesini hatırlarız.

İyi arkadaşlardan biri sınavdan geçemez, takılır kalır. Amir‘in yaşamına tanıklık ettiğimiz kadarıyla, itiraf edilemeyen o suçluluk hissinin ve kendine duyulan öfkenin çelmesinden kurtulamaz. Buna rağmen hayat, insana yaptığı hatalarından dolayı bir “hiçsin!” demez de başka türlü olabilirliğin fırsatlarını görme imkânı tanır.

Görebilmek başkadır! Karar vermek başka! Uygun olanı yapabilmekse daha başka! En yakın arkadaşına yapılan işkenceyi görüp de ses çıkarmamasıyla sarsılırız.

-“ey çocuk! ne hissetmiş olabilirsin ki orada ses çıkarmadan kaçıp gittin!”

Oysa hayatın da yalnız bırakılmaması, destek olunması gereken nice sahneleri vardır, susup kalınan, seyredilen yahut kaçılan… “Bunu (uçurtmaları toplayıp getirmeyi) senin için binlerce kez getirebilirim” diyen, ruhunda baskın çıkacak yaralanmalara ve kendini değil o uçurtmayı korumaya çalışmasını Amir‘in görmesine rağmendir, asıl hayretimiz.

-Onurunun yerle bir oluşunu gördüğün için “utandırmayım” diye miydi?

-Ellerinden kurtarmaya gücün yetmeyeceğini bildiğin için mi? Halbuki orada olduğunu belli etmen yeterdi, henüz gücü kudreti yerinde olan bir babanın oğluydun üstelik!

Read more

The Deep Blue Sea

Ayşe Karaköse yazdı…

hhhhh.jpg

Hester‘in “Bu kez gerçekten ölmek istiyorum!” sözleri ile başlar film. Dramatik bir hayat ile karşılacağımızdan neredeyse eminizdir. İkili ve çoğul ilişkilerdeki ritim, ritimsizliğe tanıklık eder. İnsan nedir dense “muammadır” sözü daha uygun bir açıklama olur filmin sonunda da…

Hester, yargıç kocası William ve Hester‘in uğruna düzenli giden hayatını parçalamayı seçtiği Freddie… Düzenden, dolayısıyla baş ağrımamasından yana olan kayınvalide…  Sadakat ve sorumluluğun tüm arayışların biriciği olduğunu hatırlatan ev sahibesi kadın ile insanın dünyadaki savruluşu, bir zemin bulma kaygı ve arayışı, akıntıya kapılışı ile karşı karşıyayızdır. Daha nesnel de izah edilebilirdi. Ama taraf tutmadan yazmam da sanırım bir sakınca yok…


Sezgileri en açık olanlar, filmin de doğruladığı üzere kadınlar gibi geliyor. Aldatıldığını ancak aldatılmayı duyduktan sonra anlayan kocanın huzurunda kayınvalide ve eşinin diyaloğu kadın sezgilerinin yüzeydeki görüntüden başka şeylere daha yakın olduğunu yeniden fark ettiriyor. Mesela filmin henüz başlarında geçen şu konuşma devamında olacakları ifşa ediyor gibiydi:

-“Tutkuya dikkat et Hester, her zaman çirkin bir yere götürür.
-Peki onu neyle değiştirdiniz?
-Temkinli coşkuyla! Daha güvenli.
-Ve daha sıkıcı!”

Hangi sözlerin İngiliz Kayınvalideye ait olduğu sanırım anlaşılıyordur.

Read more