Bir İtaatsizlik Denemesi

Aytekin Yılmaz yazdı…

Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev kitabını okuyup bitirdiğimde, toplumların ve devletlerin kaderleri ne kadar da çok birbirine benziyor dedim.

Yazar La Boettie’nin bu kitabı 1550’li yıllarda kaleme aldığı tahmin ediliyor. Aradan 500 yıldan fazla zaman geçmesine rağmen düşünceler geçerliliğini korumaktadır.

La Boettie kendi döneminin hukuk fakültesini bitirdikten sonra 1554 yılında genç bir hukukçu olarak Fransız Kralı II. Henry’nin onayı üzerine Bordeaux Parlamentosunda danışmanlık görevine kabul edilir. Ölümüne kadar da bu görevi sürdürmüştür. La Boete 1557 yılında kendisi gibi Kral II. Henry’nin parlamentosuna danışman olan ünlü “Denemeler”in yazarı Montaigne ile tanışmıştır. Ve dost olmuşlardır. La Boettie’nin yaşamı hakkında çok şey söylenebilir. Ama ben daha çok kült kitabı “Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev” üzerinde durmak istiyorum. Yukarıda verdiğim kısa bilgi ise bir noktanın altını çizmek içindir. O da yazar La Boettie dönemin Fransa kralı olan II. Henry tarafından Bordeaux Parlamentosu’nda danışmanlık yapmasıdır. İşte yazara bu kitabı yazdıran neden de yaptığı bu görevdir. Krala bağlı bir Meclis’te görev yapma, La Boettie’yi derin araştırmalara itiyor, ulaştığı sonuçları o dönemki devlet ve toplum yaşamının içinden çıkarıyor. Yazar, Fransa özgülünden hareket edip, genel yargılara ulaşıyor. Ulaştığı sonuçları sistemli bir şekilde dile getirerek böylesi bir kitapta topluyor. Kitapta günümüzde bile geçerliliğini koruyan tespitleri var. Denilebilir ki söylediği şeyler en çok da 20. yüzyılda yaşanmıştır ve bazı ülkelerde halen geçerliliğini korumaktadır

Read more

Ekim Devrimiyle ve Devrimlerle Yüzleşmek…

Aytekin Yılmaz yazdı…

Ekim devrimi ve Reel sosyalizm eleştirisi yıllar öncesinden beri hep oldu bu ülkede. Bazıları kıymık kıymık yaptı bunu. Utangaç eleştiriler dediğim şey şöyle oldu, SSCB‘deki sıkıntıları Gorbaçov dönemiyle başlatanlar oldu, Kruşçevle başlatanlar oldu… sonrasında biraz sıkıntılı oldu ama Stalin’le başlatanlar oldu. Ama bir türlü Lenin’e dokunmak istemediler bu utangaç dediğim eleştiriler. Bunlara göre Lenin dünyayı sarsan altüst eden o büyük devrimi yapmıştı ama Stalin ve sonra gelenler bunun kıymetini bilemedi.

Sonra yıllar geçti, Ekim devrimine ve SSCB tarihine ilişkin kitaplar çevrilmeye başlandıkça bu kez bazıları bu eleştirilere Lenin’i de kattı, Lenin’le birlikte tabii ki Marksizm de bu utangaç eleştirilerden kurtulamadı. Bu eleştirel süreç nereden baksak 50 yıldan fazla sürdü. Ekim devrimi eleştirileri yapanlar bu ülkede hep azınlıkta kaldı. Halen daha özellikle radikal sol diyebileceğimiz örgütler Stalin’i bile eleştirmezler. Stalin onlar için dünyada Hitler faşizmini durduran ve yenen bir önderdir. Bunu söyleyenler, Stalin’in 1930-38 arası Rusya’da yapmış olduğu “iç temizlik”e inanmıyorlar, inansalar bile normal görüyorlar. Bu akla göre Rusya’da feodalizmin tasfiyesi devrimin gereği idi. Eğer devrim yaşayacaksa ülke nüfusu yarı yarıya da azaltılabilirdi.

Read more

Türkiye’de İşçi Sınıfını Yeniden Düşünmek…

Aytekin Yılmaz yazdı…

maden

Türkiye’de hallerinden en çok memnun olan sınıf işçiler. Böyle olmamış olsaydılar, sokaklara sadece 1 Mayıslarda değil, çok defa çıkarlardı. Madem bugün 1 Mayıs işçi emekçi günü. Bunu da konuşalım biraz. K. Marx 19. yüzyılda özelde İngiliz işçi sınıfını genelde ise işçi sınıfını tarihin en devrimci sınıf olarak gördü ve yazdı. Birçok bakımdan bu tezini gerekçelendiriyordu. Yakın tarih içinde 19. Yüzyıldan bugüne işçi sınıfı Türkiye’de siyaseten dengeleri değiştirebilecek bir rol oynayamadı. Tarihinde hiçbir olumlu gelişmeye katkı sunamamış “Türkiye işçi” sınıfı her zaman sol örgütler tarafından baş tacı edildi. Niye ki? Bence “Türkiye işçi” sınıfı bunca değeri görebilecek bir şeyi hak etmiyordu, halen de hak etmiyor. Dünü boş verelim bugün bile işçi sınıfının Türkiye siyasetinde oynadığı rol nedir? Türkiye’nin bunca önemli sorunu varken, işçi sınıfının veya sendikalarının bu konularda çözüm projeleri nedir? Projeleri yok! Peki, gündelik siyasete etkileri nedir? Bir etkileri yok! Ülke yansa yıkılsa umurlarında değil.

Read more

Ne Tolstoy Ne Dostoyevski; Tolstoveyski

Aytekin Yılmaz yazdı…

dost

Hapishanede kaldığım yıllarda en çok okuduğum romanlar Rus Klasikleri idi. Yoğun okumalar sonucunda “Rus Klasikleri Üzerine” adlı bir de deneme yazısı yazdım. Hapiste yazıp dışarı çıkaramadığım yazılarımdan biri de buydu. Bir başka hapishaneye sevk sırasında hapishane yönetimi el koydu. Bütün çabalarıma rağmen geri alma şansım olmadı. Şöyle dönüp geriye baktığımda hapishane günlerine dair unutamadığım anılarımdan biridir. Bin bir emekle yazdıklarınıza el konulması bir edebiyat heveskârının kabul edebileceği bir şey olmasa gerek. Yazıma el konulması belleğimde kötü bir hatıra olarak kaldı.

Konuya girecek olursam, bundan birkaç yıl öncesine kadar söz ne zaman Rus Klasiklerinden açılsa, ateşli bir taraftar gibi favorimin Tolstoy olduğunu söylemişimdir. Bir roman okurunun hayatında yazarlar ve kitaplar olur. Bunların apayrı anlamları vardır her insan için. Benim için de Tolstoy böyle bir yazardır. Bazen soruyorum kendime, Tolstoy’da beni etkileyen nedir diye? Elbette severek okuduğum daha başka yazarlar da var. Ama Tolstoy her daim ayrı bir yerde duruyor. Kitaplığımızda bile bunu fark ettim. Arada bir bazı eserlerini yeniden okuyorum. Her okumada yeni şeyler keşfettiğim oluyor. Maksim GorkiTolstoy için “Yüz gözlü yazar” demişti. Eğer bu romanlar yüz gözü olan bir yazar tarafından yazılmışsa neden yüz defa okunmasın. Dünya dillerine en çok çevrilen Shakespeare’den sonra ikinci yazar Tolstoy’muş.

Read more