Halkalar

Cemil Kanca yazdı…

Ağustos kuşluklarından birinde Atatürk Parkındayım. Parklar batı uygarlığının kentlere armağanı. Betonarme mimarisinin dar mekânlara tutsak ettiği insanın arada bir çıkıp soluk alması için düşünülmüş olmalı. Öyle de olsa, dört duvar arasında bunalan insanın doğayla buluşmasını sağladığı için vazgeçilemez bir gereksinimden doğduğu kesin. Her mevsim yeşil kalabilen ağaçların, süs bitkilerinin ve suyun ortaklaşa oluşturduğu bir uygarlığın içinde bulursunuz kendinizi parklarda. Bir bakıma kendinizle buluşma ortamıdır. Parkların en ünlüsü Hyde Park’tır. Botanik bahçesi gibi düzenlenmiş olmasının ötesinde; insanların düşüncelerini yüksek sesle ifade edebileceği ‘Halk Kürsüsü’ ile de park anlayışına yeni bir boyut getirmiştir. Bizim parklarımızın daha çok içine doğru düşünme ve kendi kendine olma noktasında bulunduğunu bilmeyenimiz yoktur.

Read more

Monologlar -II-

Cemil Kanca yazdı…

Kelimenin ruhu var: Ağızdan ya da kalemin ucundan çıkan her cümle bir ruh halini yansıtır. Kızgın adamın seçtiği kelimelerle sakin adamın seçtiği kelimeler aynı değildir. Bilge adamınki hiç değil. En azından vurgusu farklılığını ortaya koyar.

Kimisi devrik cümlelerle anlatır düşüncesini, kimisi düz cümlelerle. Kimisi de yüklemsiz cümlelerle önemli olduğuna inandığı şeyin altını çizer. Kimisi coşkuludur: Hayatı en heyecanlı yanıyla yaşar. Yoktan heyecanlar da yaratabilir. Geçmişte yaşadıklarını anlatırken, aynı ruh halini eksiksiz vermeye çalışır. İyice abartılı bir habercidir o. Kimisi çok yalındır: Soruları da kısadır; cevapları da. Kimisi ayrıntıların içinde hem kendini boğar; hem de dinleyeni.

Read more

Monologlar-I

Cemil Kanca yazdı…

-1-

Bir önerme: Tarih tekerrürden ibarettir. Gerçekten öyle midir? Eğer öyleyse insanın bunca çabasının bir anlamı var mı? Yeni bir önerme: Tarih tekerrürden ibaret değildir. Sloganlarla sınırlanmış düşünce, kendi cenderesi içinde çürümeye hükümlü. Sloganlaştırılmış hayat kendisi olmaktan uzak. İklimsizliğin kör kuyusundan iniltili bir ses. Gün yüzüne çıkan şaşkın.

Kentleri sevgisizlik sardı. Gösterilen bunca çaba boşuna. Yürüyen kalabalıkların yürekleri taşa döndü. Her an bir yerden bir yere ulaşmak, hatta yetişmek için bir koşuşturmacadır gidiyor. Bu hengâmede sevgiye yer kalmadı. Ne yer, ne zaman. Duyguların yerini akıl aldı desem, o da değil. Hayat mekanikleşeli beri ne akıl yürütme, ne coşkulu duygu kaldı. Sevgisiz hayat sevimsiz çocuk gibi saldırgan.

Read more

Koca Kız

Cemil Kanca yazdı...

kışşş

Yok bir beklediği. Umudu da yok. Odanın camları buğulu. Ocaklığa iki odun daha atıyor. Radyonun sesi kısık. Davudi sesli bir adam şarkı söylüyor: “Kalbimin sahibi sensin/Orda yalnız sen varsın.” Hamur teknesinin örtüsünü kaldırıyor: Hamur iyice şişmiş. Tam kıvamı. Biraz daha kalsa, ekşir. Ellerini yıkıyor; hamuru tepsiye dolduruyor, kuzineye sürüyor. İki odun da kuzineye atıyor.

İki haftadır böyle: İkindi saatlerinde kar yağmaya başlıyor. Gece boyunca yağıyor; sabah ara veriyor. Daha şimdiden adam boyunu aştı. Böyle giderse, üç metreyi bulacak. “Yakınmanın faydası yok” diyor kendi kendine : “Kalk; hazırlıklara başla. Ahırda inekler yal ister.”  Yalnız onlar mı? Yatalak annesi de birazdan seslenir: “Koca Kız acıktım!” İyi yaptın. Başka ne yaparsın ki zaten? Yemek, yatmak bir de höykürmek. Nasıl olsa hizmetçin alesta. Oh ne babam devlet! Bir değil, üç değil, beş değil; tam yedi yıldır böyle. Bir kez olsun beni düşündün mü? Vazifeli doğduk ya: İstifa hakkımız bile yok. Hayat mı bu be? Ah Hamide ah! Adak olan yutak olur derlerdi de inanmazdın. Yaş da aldı başını gitti. Tek bir siyah tel bile kalmadı saçımızda. Melike Hanım farkında mısın? Dışardan birisi baksa, ablan gibi durduğumu söyler. Aramızdaki kırkbeş yıl nasıl kayboldu dersin? Sen olduğun yerde kaldın. Ya ben? Sanki bitmeyecekmiş gibi har vurup harman savurdum yılları. Nihayet kırkiki yaşımı da devirdim. Senin umurunda mı?

Read more

Eski Fotoğraf

Cemil Kanca yazdı…

Eski bir fotoğraf çıkarıyor kadın. Siyah-beyaz ama tertemiz.  “Bak” diyor: “Bu bir düğünde çekilmiş. Bakalım hatırlayabilecek misin?”

Fotoğrafa eğiliyor adam. Gözlüklerini burnunun ucuna kadar indirip ince ince bakıyor. İlk bakışta eski bir ev ve önünde toplanmış kalabalık dikkat çekiyor. Herkes her tarafta. Tanıdık bir ev bu: Kambur Nine’nin Gannamat’taki taş evi. Ön duvarındaki taşların bir kısmı dökülmüş. Duvar yaralı bir yüz gibi duruyor. Kapısının alınlığında bir at nalı. Onun yanında kuru bir koç kafası. Boynuzları burma burma. Sol tarafta taş fırın: Ağzı açık. Her şey gibi çatıdaki kiremitler de eski. Kendi rengini kaybedeli yıllar olmuş. Evin altında iki incir ağacı: Yapraklarını dökmüş. Demek ki mevsim güz. Öndeki düzlüğün karşı ucunda başka bir evin duvarı gözüküyor. Bu iki bina arasındaki düzlük insanlarla dolu.

Read more

Bir Karınca’nın Anlattıkları

Cemil Kanca yazdı…

karınca

Bugün size teşekkür borçluyum. Beni, davetsiz konuk olarak odanızın duvarlarında şaşkın şaşkın dolanırken gördüğünüzde öldürebilirdiniz. Beni gördüğünüzü farkettiğimde, her şeyin bittiği korkusuna kapılmıştım ki, kendimi parmaklarınızın kıskacında buldum. Parmaklarınızın sıcaklığından öldürmeyeceğinizi hissettim. Hatta beni incitmekten çekinen bir haliniz vardı. Yüzünüze baktım ama bunu farkedemezdiniz. O bakıştaki minnet duygularını görebilmenizi ne çok isterdim.

Beni çok mutlu eden başka bir şey daha yaptınız: Merdivenin başından boşluğa bırakmanızı bekliyordum ki, siz bahçeye indiniz ve beni toprağa bıraktınız. Yuvam oralarda bir yerdeydi. Hemen yönümü bulma yeteneğimi harekete geçirebilirdim ama yaşamım boyunca karşılaşmadığım bu davranışınız  karşında ne yapacağımı bilemiyordum. ‘Merhaba insan’ diye sesimin çıktığı kadar haykırdım. Beni duyamazdınız; yürüdünüz.

Read more

Uğultu

Cemil Kanca yazdı…

kumar.jpg

Kasabalılar onlara ‘kırıkçılar’ adını yakıştırmıştı. Kırıkçılar, kahvenin; halk arasında ‘hücre’ adıyla bilinen loş odasında bir araya geliyor, gece yarılarına; çoğu kez de şafak sökünceye kadar kumar oynuyorlardı. Hiçbir zaman memnun görünmese de, işin kaymağını yiyen kahveci Barbaros’tu. Kısa boyu, sarkmış göbeği ve ağzından düşmek bilmeyen piposuyla, odaya her giriş-çıkışında keyfi biraz daha yerine gelirdi. Yaptığı işten dolayı kendisine kötü gözle bakıldığını biliyordu ama, söylentileri önemsemiyordu. Her tür kabalığı işkillenmeden karşılayan bu adam, ‘hücre’ye girmeye meyilli olanlara daha da alçak gönüllü davranıyordu.

Read more