Bir Karınca’nın Anlattıkları

Cemil Kanca yazdı…

karınca

Bugün size teşekkür borçluyum. Beni, davetsiz konuk olarak odanızın duvarlarında şaşkın şaşkın dolanırken gördüğünüzde öldürebilirdiniz. Beni gördüğünüzü farkettiğimde, her şeyin bittiği korkusuna kapılmıştım ki, kendimi parmaklarınızın kıskacında buldum. Parmaklarınızın sıcaklığından öldürmeyeceğinizi hissettim. Hatta beni incitmekten çekinen bir haliniz vardı. Yüzünüze baktım ama bunu farkedemezdiniz. O bakıştaki minnet duygularını görebilmenizi ne çok isterdim.

Beni çok mutlu eden başka bir şey daha yaptınız: Merdivenin başından boşluğa bırakmanızı bekliyordum ki, siz bahçeye indiniz ve beni toprağa bıraktınız. Yuvam oralarda bir yerdeydi. Hemen yönümü bulma yeteneğimi harekete geçirebilirdim ama yaşamım boyunca karşılaşmadığım bu davranışınız  karşında ne yapacağımı bilemiyordum. ‘Merhaba insan’ diye sesimin çıktığı kadar haykırdım. Beni duyamazdınız; yürüdünüz.

Read more

Uğultu

Cemil Kanca yazdı…

kumar.jpg

Kasabalılar onlara ‘kırıkçılar’ adını yakıştırmıştı. Kırıkçılar, kahvenin; halk arasında ‘hücre’ adıyla bilinen loş odasında bir araya geliyor, gece yarılarına; çoğu kez de şafak sökünceye kadar kumar oynuyorlardı. Hiçbir zaman memnun görünmese de, işin kaymağını yiyen kahveci Barbaros’tu. Kısa boyu, sarkmış göbeği ve ağzından düşmek bilmeyen piposuyla, odaya her giriş-çıkışında keyfi biraz daha yerine gelirdi. Yaptığı işten dolayı kendisine kötü gözle bakıldığını biliyordu ama, söylentileri önemsemiyordu. Her tür kabalığı işkillenmeden karşılayan bu adam, ‘hücre’ye girmeye meyilli olanlara daha da alçak gönüllü davranıyordu.

Read more

Bir Kültürün Talanı

Cemil Kanca yazdı…

mezopotomya.jpg

Tarihle tanıştığımızda ilk bilgilerimiz ‘Mezopotamya’ ile başlar. Tarihin diğer adı ‘Mezopotamya’dır da diyebiliriz. Tarihi, yazının keşfiyle başlatan bir uygarlığın varlığını kabul ediyorsak, ‘Mezopotamya’nın da ‘Tarih’in beşiği olduğunu kabul ettiğimiz sonucuna varırız.

Mezopotamya: Beyin sancısının duyulduğu ilk toprak. İlk ozanların ilk dizeleri düştüğü, ilk filozofların düşünceyi keşfettiği yer. İnsanın ‘Tanrı’ kavramını içselleştirdiği iklim.

İlk ‘kent’ ve kentleşmenin getirdiği ‘yeni hayat’ bu toprakların ürünü. İlk ‘Kanun’ Mezopotamya damgasını taşır. Mimarlık, heykeltıraşlık, seramik hep ilk kez Dicle’nin ve Fırat’ın suladığı bu topraklarda boy gösterdi. İlk tarım da öyle. İlk tapınak da. Madeni işleyen ilk kol burada kalktı indi örs üzerine.

anadolu.jpg

Read more

Susmuşluk

Cemil Kanca yazdı…

trennn.jpg“Elleri ne kadar da ona benziyor” diye geçiriyor içinden. Kapı aralığından bir tek ellerini görebiliyor da ondan böyle düşünüyor. Hiç hatırlamak istemediği anıları canlanıyor. Üzerinden bunca yıl geçtikten sonra belleği onunla oyun oynuyor olmalı. Çapraz kompartımanda oturmakta olan adam gerçekten o mu? Bindiği tren derin bir koyaktan geçiyor. Karşı yamaçlarda serpiştirilmiş gibi tek tük evler. Bir köpek uzun uzun uluyor. Ellerini dayadığı açık pencereden içeriye dalan rüzgâr tam göğsüne doluyor. Pencereyle kendi kompartımanı arasında uzanan koridora bir göz atıyor. Arkasından küçük bir kız hızla geçiyor. O bir saattir burada; sürekli değişen manzarayı izliyor.

Gökte Nisan güneşi: İyice aldatıcı. Ne ısıtıyor, ne soğutuyor. İçinde soğuk bir damar dolaşıyor. Raylarla buluşan demir tekerleklerin yarattığı ritme kulak kabartıyor. Tren hızlandıkça ritim de hızlanıyor. Bir kulağı tetikte. Kompartımanları keşfe çıkan kızını bekliyor. Beklemiyor da takip ediyor. “Çocuk işte” diyor: “İlle treni tanıyacak.” Kızın kafası koridorun sonundan görünüyor. “Anne” diye sesleniyor. Merak etme anlamına gelen bir hatırlatma bu. Pencerenin önünde dikilip durması kızının yüzünden. “O da öğrenecek” diyor: “Bu ilk tren yolculuğu. Merakını gidersin; uyuyup kalacak.”

Tam o sırada tren yemyeşil bir vadiye giriyor. Tarla aralarında badem ağaçları: Gelinlik giymiş gibi bembeyaz. Bu harika tablonun ressamı sanki oralarda bir yerlerde eksik kalan yerleri boyuyor ama gizemliliği bozmamak için de kendini saklıyor. Çok geçmeden yağmur bastırıyor. Acelesi varmış gibi birden bastırıyor. Kadın camı kapatıyor. Bu kez camın arkasından bakmaya devam ediyor. Trenin; dışarıdan gelen tıkırtıları içeriden de geliyor: Aynı ritim. Biraz boğuk yalnızca. Keskin bir düdük sesi. Manzara bitiyor. Tren tünele giriyor. Işıklar yanıyor; çocuk koşarak annesinin yanına geliyor. Kompartımanlarına giriyorlar; kapılarını kapatıyorlar. Tünel bitiyor ama kadının yerinden kalkmaya niyeti yok. Biraz mızmızlansa da çocuk susuyor. “Biraz uyu; istersen” diyor annesi: “İki saattir koşuşturup duruyorsun. Yorulmadın mı?”  Arkadan ikiye ayırıp belik yaptığı saçlarını düzeltiyor; kafasını okşuyor. Uyumasını telkin eder gibi okşuyor. Gözleri; güneşin son ışıklarının yansıttığı dağların uzak yamaçlarında.

Read more

Sözcükler

Cemil Kanca yazdı…

tttttt

Tam içimin sesini duyduğum anda bir perde düşüyor aniden. Demirden, iri, hantal… Toz bulutu: Göz gözü görmüyor, ses kesiliyor. Bir kuyu: Eski yanmış tuğlalardan. Eski ustaların özensiz ördüğü duvarlarında bir yansıma. Ortasına kimin attığı bilinmeyen koca bir kayanın çıkardığı uğultu. Vakit ne zamandır? Akşamın alaca karanlığı mı? Ağaran günün şafak sancısı mı? Bulunduğum yer neresi? Beynimin orta yeri uyuşuk. Yerimi saptayamıyorum. Dikitler ve sarkıtlar beliriyor. Buğulu cam renginde. Yerin üstünde olmadığım kesin. Bu sızan ışık da nereden geliyor? İnce bir huzme. Üşüyorum. Kör olası demir kapı! Arkasında ne var? Neden birdenbire önüme dikildi? Yol bilmez aceminin şaşkınlığındayım. Bir çıkış yolu olmalı.

Pusatlanmalıyım tüm gücümü. Kollarım: Yirmili yıllarımın kuvvetinde.

Asılıyorum: İnilti. Kısık ve boğuk. Kaybolmuş ruhların ülkesi önündeyim. Eski eşyalar. Çocukluğumun giysileri. Tahta çantam. Üzerine yazdığım adım bile silinmemiş. Okul defterim: Kapağında şişman Nasrettin Hoca resmi. O görünüşene kadar gülmüştüm.

Bir konak; iki katlı, cumbalı pencereleri. Pervazları türbe yeşili. Katrina Ana otururdu burada. Tek başına. Bembeyazdı saçları. Ruslar Harşit’e indiğinde çocukmuş. Terk etmiş gitmiş onu hekim babası. Elma şekeri, un helvası: Onun elinden yediğimiz doyumsuz tatlılardı. Katrina Ana halk hekimi. On parmağında on hüner. Herkes severdi bu adı. Güzelliği insanlığındaymış derdi annem. Kimse çözememişti bu yaşlı kadının sırrını.

Zirzilik: Uçmak hevesim kursağımda kalmıştı ilk bindiğimde. Ortası delik, yontulmuş bir gürgen kalası. Yere sıkıca çakılı bir diğeri. İkisi birleştirilince döngü başlıyor. Kim vardı zirziliğin öbür ucunda? Bayılmıştım fırlatıldığımda. Burada şimdi. Terkedilmiş, öyle duruyor. Çürümüş, çamura batan yanları. Biraz ötede su havuzu: Kurt tutmuş duvarları. Gün doğusunda yükselen meşeler. Kuzeyi ve nemi seven kestane ağaçları: Hiç mi geçmedim gölgelerinizden? Nasıl bu kadar yabancı durabilirsiniz?    

Uykum suya düştü. Unuttum aklımda tuttuğum sayıyı. Her insanın bir yıldızı varmış. Göçerlerden bir yaşlı kadın söyledi. Her insan yıldızının parlayacağı anı beklermiş. Ne yazık ki çok azı fark edermiş o anı. Benim yıldızım bulutlar ardında mıydı? Eleğimsağmaların belirdiği bahar sabahlarından birinde mi parlayacaktı? Umudum goncasına gömülü. Çekirdeğin özüdür yüreğim. Hiç umutsuzluğa düşmedim. Ben onardım kırılan yanlarımı. Kendi yükünü taşıyan kağnıydım. Şansıma dağ yolları düştü. Yürüdüm inadına yıldızımın.

Read more

Soruların Seyir Defteri

Cemil Kanca yazdı…

sororor.jpg

Her şey ‘ne’ sorusuyla başlar. Çocuk sorar: Bu nedir baba? Babanın yanıtı kısa: Kalem. Çocuk bu kez annesine döner: Bu ne anne? Baban söyledi ya! Kalem. Her eşya için ‘ne’ ile başlayan soruların ardı arkası kesilmez. Sonra nasıl, nerede, niçin ve ne zaman soruları gelir. Bir de buna ‘kim’ sorusunu eklediğinizde kendi konumunuzu belirlemiş olursunuz. Aldığınız yanıtlar kültürünüzün ve öğretinizin kalıplarıdır. Bunu yeterli buluyorsanız, soruların olmadığı alanda kendinizi mutlu hissedebilirsiniz.

Sorular beyin sancısının doğurduğu çocuktur. Sancı beyin zarında depreşip duruyorsa, uzun ve yorucu bir yolculuğa hazır olmalısınız. Yaptığınız iş, varlığınızın keşfine çıkmaktır. Geniş anlamda ‘insan’ın keşfine çıkmak. Bunun için ilk kapı ‘okumak’tır.

Read more

Yağmurlu Bulut

Cemil Kanca yazdı…

kızıl.jpg

Kaç gökyüzü tanır insan
bir yaşam boyu ve kaç
yağmurlu bulut?

Her yanımız geçmişin işaretleri: Pörsümekte olan deri. Gizlemek istesek neye yarar ki?Solgun ve bitkin bir yüzün söylemek istediği yaşamışlık, yaşlanmışlık mı?

Taşımakta olduğumuz şu sancılı yürek: Kutsamayı kör bir kuyuda öğrenmiştir.Korku duvarlarıyla örülü. Ödünç yüzlerimizle en iyi tanıklarıyız çağın. Işıksız bir dehlizde; el yordamıyla ve sessiz.

Sessizlik kirpi savunmasını sürekli tutmaktır.
Gelişen uygarlık, kapatmadı mı kapılarını bilgeliğin?

Hepimiz kolaylaşan yaşamın uçarılığında aşınmış kösele gibi; insana en ait olan öğretiyi aşındırmadık mı?

O öğreti sevgi sütunlarının taşıdığı insanlık tapınağıydı. Şimdilerde nasıl tanımlıyor kendini dünya?

Read more