Yeşilçam Sinemasında Dinsel ve Tarihsel İmge Kullanımı

Emel Akbaş yazdı…

yeşilçam.jpg

XIX. yüzyıl itibari ile kurulmaya başlanan ulus devletlerin kendi tarihlerini adeta yeni baştan yazmaya çalışmaları, tarih yazımı alanında yapılan çalışmalara hız verilmesine ve tarih anlatımında araç olarak kullanılabilecek her yolun değerlendirilmesine neden olmuştur. Fransızların etkisiyle tarih, eğitim aracı olmaya başlamış ve Osmanlı İmparatorluğu’nda Tanzimat’ın sonlarından itibaren yükseköğrenime geçmiştir (Gürsoy, 2005: 9). Artık okul kitapları yeni baştan yazılmaya başlanmış, edebiyat kendisine yeni bir akım yaratmış ve hayatımıza en son dâhil olan sinema, ulaşabildiği her coğrafyada kendine has diliyle ait olduğu milletin tarihini anlatmaya başlamıştır. Sinemanın ihtiyaç duyduğu konu sıkıntısı da bir anlamda aşılmıştır.

Sinema XIX. yüzyılda doğuşundan itibaren daha ilk günlerinde toplumsalı ve siyasalı işlemiştir (Tırpan, 2004: 79). Bu nedenle tarih, kısa zamanda sinemanın bol malzeme sağlamaya, adeta yağmalamaya sıvandığı geniş, uçsuz-bucaksız bir alan haline gelmiştir. Tarihsel film, bu nedenle bir sinema türü olarak ortaya çıkmıştır. Ama sinema ve tarih deyince, kuşkusuz çok başka şeyler anlaşılabilir, anlaşılması da gerekir. Tarihe eğilmek, tarihi çözümlemek, bugün artık her toplum için ihmal edilmeyecek bir çaba niteliğini almış bulunuyor. Sinemanın da bunun için ilginç ve etkili bir alan olduğu söylenebilir (Dorsay, 2000: 171). Sinema toplumun zihinsel haritasının çıkarılmasına katkı sağlamaktadır. Tarihin içinde gerilere gidildiğinde, ‘bilinen gerçekle’ ‘bilinmeyenler’ arasında bir yarık oluşması kaçınılmazdır. İşte bu yarık sinema sanatı için de yaratım alanı oluşturmaktadır. Sinemacının yaratıcılığını ortaya koyduğu ve yorum getirme özgürlüğünü elde ettiği alan tarihçinin ‘bilinmeyen’ dediği bu alandır (Duruel, 2002: 6).

Read more

Mısır Filmlerinin Türk Sinemasında Yarattığı Etki

Emel Akbaş yazdı…

Mısır filmlerinin 1930’ların sonlarından itibaren Türkiye’ye gelmesiyle birlikte halk tarafından yoğun ilgi görmüş, salonlar dolmaya başlamış ve uzun kuyruklar oluşmuştur. Ağır melodram tarzındaki bu filmler Türk toplumunun kültürüne, geleneklerine yaşam tarzına hitap etmiş ayrıca Türkçe sözlü Arapça ezgilerle bezenmiş bu filmler tarihsel geçmişin ve ortak kültürün etkisiyle kısa sürede içselleştirilmiştir. Mısır filmlerine gösterilen yoğun talep yapımcıları harekete geçirmiş ve prodüktörler Mısır’a sık sık giderek birbiri ardına birçok film ithal etmeye başlamıştır. Bu durumu fırsata dönüştüren Muharrem Gürses ise Mısır filmlerinin ağır melodram içeren konularını uyarlayarak filmler çekmeye başlamıştır. Halk kısa sürede bu filmleri benimsemiş ve Mısır filmleri geri planda kalmış ve böylece ithal etmeye gerek kalmamıştır. Mısır filmleri tarzında yerelleştirilerek çekilen filmler popüler Türk sinemasının doğmasına neden olmuştur. Kısa sürede sinema kazançlı bir sektör haline gelmiştir. Bununla birlikte çekilen filmler ve film şirketlerinin sayısı da artış göstermiştir. Bu yükseliş 1975 yılına kadar sürmüştür. 

Osmanlı başkentinde film gösterimleri sarayda başlamıştır. Evvela saray ahalisi sinemaya ilgi göstermiş ve izleyicisi olmuştur. Sultan II. Abdülhamid’in kızı Ayşe Sultan (1887 – 1960) hatıratında Yıldız Sarayı’nın Fransız asıllı hokkabazı Bertrand’ın saraya bir sinematograf getirdiğini belirtmektedir. Ayşe Sultan, o dönemde bir dakika süren gösterimlere hem Sultan’ın hem de saray ahalisinin oldukça ilgi gösterdiğini belirtmiştir (Osmanoğlu, 2008: 22). Osmanlı’da ilk sinema nizamnamesi 29 Mart 1903 yılında “Memalik-i Şahanede Sinematograf Temaşa Ettirilmesinin Şerait-i İmtiyyaziyyesi” adıyla hazırlanmıştır (Özuyar, 2008: 12). Bu dönemde Hidiv İsmail Paşa’nın oğlu Kral I. Fuad (1868 – 1936) döneminde Mısır’da ciddi bir gelişme yaşanır. Mısır, oyunculuk ve sinemaya 1925 yılında yayımlanan Mısır Kraliyet Kararnamesi ile maddi destek vermeye başlamış ve ülkede uzun metrajlı ve konulu filmler, tamamı Mısır sermayeli olarak ortaya çıkmıştır (Scognamillo, 1987: 99). Mısır sinemasının önde gelen isimlerinden olan Sadrazam Halil Rıfat Paşa’nın torunu ve Mehmed Ali Paşa’nın oğlu Vedat Örfi Bengü (1900 – 1953) 1927 yılında Azize Emir ve eşi Ahmet el Şerei’nin kurduğu Isis Corporation’un sanat yönetmeni olarak filmler çekmeye başlar. Isis Corporation Mısır’ın ilk film ortaklığı olarak önem taşımaktadır. Vedat Örfi Bengü, hem Mısır’ın hem Türkiye’nin Şark melodram ekolünün öncülerindendir. Scognamillo, Bengü’nün Mısır’da tam on dört film çektiğini belirtmiştir (Scognamillo, 1987: 100). Sinemanın gittikçe daha popüler hâle geldiği Mısır’da, Kahire’nin dışında 1935 yılından itibaren görkemli film stüdyoları kurulur. Bu stüdyolar, ülkede çekilen filmlerin sayısının artırması bakımından önemlidir (Öztuna, 1990: 436).

Read more

Kuşatmanın Ardından Ortaya Çıkan ve Avusturya’dan Fransa’ya Uzanan Bir Milli Yiyecek: Kruvasanın Öyküsü

Emel Akbaş yazdı…viyanak.jpg

Osmanlı Devleti‘nin 1529’daki birinci ve 1683’deki  II.Viyana kuşatmalarının korkusu ile Avusturyalılar ikinci kuşatmanın ardından ay şeklinde bir çörek hazırlamışlardır.  Osmanlılar, özellikle ikinci kuşatmada kent sadece abluka altına alınmakla kalmadı. Tepeden tırnağa silahlı Osmanlı ordusu Viyana‘nın dünyayla bağlantısını kestikten sonra, top ateşiyle kent surlarında gedikler açmaya da başladı. Viyana halkı kıtlık ve yorgunluktan bitkin düşmüş, cephaneleri iyice suyunu çekmişti. Batı dünyasının karabasanı gerçekleşiyordu; Türk orduları Hristiyanlığın doğudaki son önemli üssünü ele geçiriyordu. Ama Viyana düşmedi. Polonya Kralı Jan Sobiyeski yönetimindeki Alman-Polonya kuvvetleri Köprülü Kara Mustafa Paşa komutasındaki Osmanlı ordusunu geri püskürttü. Osmanlı ordusunun geri çekilişini bir zafer olarak kutlayan Avusturyalı fırıncılar hilal şeklinde bir çörek yapıp halka dağıttılar. Aslında bu hilal şeklindeki çörekle ilgili birden çok efsane var; kimse tam olarak gerçeğin ne olduğunu bilmiyor. Ben sizlere onunla ilgili akla en yakın öyküleri aktarayım, artık hangisini daha çok yakıştırırsanız, o versiyonu kabul edin.

Read more

Türkiye’nin Resmi Cehennemi: Ulucanlar Cezaevi

Emel Akbaş yazdı…

ulucanlar

Bugün pazar.
Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.
Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün
Bu kadar benden uzak
Bu kadar mavi
Bu kadar geniş olduğuna şaşarak
Kımıldamadan durdum.
Sonra saygıyla toprağa oturdum,
Dayadım sırtımı duvara.
Bu anda ne düşmek dalgalara,
Bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.
Toprak, güneş ve ben…
Bahtiyarım…

Nazım Hikmet Ran

Türkiye ne kadar çok aydın yetiştirdiyse bir o kadar da hapishane açmış bir ülke… Bu ülke de düşünmek bile zaman zaman suç teşkil edebiliyor. Aynı ortaçağın karanlığında gülmenin yasak olduğu dönemleri hatırlatıyor bize. Diyorlar ki bir akademisyene; düşünme, kitap yazma ya da bir gazeteciye; haber yapma, araştırma, halkı aydınlatmaya çalışma…. Bir fırıncıya ekmek yapma demekten farkı var mı bunun?

Read more