Aşinalığın Yabancılaştırdıkları

Emine Bilge yazdı…

yabancılıklarrr

Hani meşhur sorular vardır, ıssız bir adaya düşseniz yanınıza alacağınız üç şey, yatak odanızda bulunduracağınız üç şey, olmazsa olmaz üç şeyiniz vb gibi.

Sanırım bana sorulsaydı, her sorunun yanıtlarından bir seçeneği mutlaka okunmak için sırada bekleyen kitaplarım olurdu. Masamın üstünde yanyana kuleler gibi yığınla dizili bekleyen kitaplarım. Okunma hızı, üstüne yenilerinin eklenme hızından düşük olan kitaplarım.

Henüz kapaklarını açmadığım halde, sabah akşam gördükçe okumuş gibi hissettiğim kitaplarım. Okumadığım halde sürekli görmenin oluşturduğu aşinalık duygusu…

Ve düşünmeye başladım bu sürekli görmenin oluşturduğu aşinalık duygusu, sanki okumuşluk hissi… Belki de geciktiriyor okumaya başlamamı.

Onlar benim,  onlar elimin altında, onlar her istediğimde uzanabileceklerim…

Acele etmesem de olur mu sanki ne? Önceliği daha gerekli (aslında gereksiz) başka şeylere verebilirim mi sanki ne ?

Nasılsa onlar oracıkta,  her gün gördüğüm, okumuşum gibi hissettiğim…

Read more

Kalbimin Toprağa değdiği Yer

Emine Bilge yazdı…

yıldızlar

Ilık bir bahar akşamıymıs, evin yanındaki damda kalan Davazlı (Tavas) tütün işçileri yatmadan önce anneme “nasılsın hele ağrın sızın var mı?” diye sorduğunda. 21 Nisan, evimizin önündeki incir ağacının altında, bazı yıldızların yer değiştirip, oluşturdukları koç seklini boğa şekline dönüştürdükleri gece, annem tam saati hatırlamasa da ablamın dediğine göre sabaha karşı 4 civarı açmışım gözlerimi dünyaya. İncir ağacının altı dünyadan daha farklı bir yer bence ama, yine de, dünya dediler gözlerimi açtığım yere. Benimse bunu idrakim kaç yılıma ve nelere mal oldu bilmiyorum.  

Bilmiyorum!… Zira yaşam devam ettiği sürece ben, ayağımı değdiğim ilk şey olan toprağa…. Onu gölgeleyen incir ağacına… Tepesine tünemiş ve teslimiyetlerine bayıldığım kumrulara… İncir dalına kurduğum salıncağa… Her gün kaç incir olgunlaşmış sayabildiğim, koparıp yediğim siyah incire… Annemin sefkatine… Annemin gölgede oynayın uyarısıyla, incir dibinde oynadığım evciliğe… Dalıp gittikçe… Kaybetmeye devam edeceğim… Ve tekrar tekrar sorgulayacağim kaybetmek neydi …?

Mütemadiyen düzenlemeye devam edeceğim önceliklerimi. Hah işte bu! dediğim anda belki de yeniden başa döneceğim…

Read more

Seyid Onbaşı’yı Hatırlamak

Emine Bilge yazdı…
mmmm.jpg
Dün (18 Mart) herkes bir şeyler paylaştı, hatırladı, konuştu, andı ve hatta kutladı kendince. Ben de yaptığım bir çok çalışmanın, ilk seansı olan ön görüşme kısmında, stresin bedenimize olan etkisini anlatırken sürekli ismini anar ve yâdederim Seyit Onbaşıyı. O halde yazmalıydım bu konuyu. 
Umulur  ve muhtemeldir ki bundan sonra sizler de daha sık hatırlayacaksınız onu. Öncelikle stres anında beynimizde ve dolayısıyla bedenimizde neler oluyor, özetle ve (amigdala, limbik sistem, allostaz mekanizması vs. gibi isimler kullanmadan) basitçe bahsedeceğim.
Beynimiz için stres tehlike demektir. Ve yapması gereken bizi tehlikeden korumaktır. Olaya, duruma göre ya savaşmamız ya da kaçmamız için organize eder tüm bedenimizi. Yani bir  “savaş veya kaç” hali başlar tüm bedende. Öğrenme yeteneği, düşünüp analiz etme, doğru seçeneği bulma yeteneği, hafıza,  iç organlar, bağışıklık sistemi, ikinci plana atılır. Böbrek üstü bezleri kortizol, adrenalin gibi stres hormonları salgılar. Enerji kol ve bacaklara gönderilir, kas gücü artar ki kişi daha iyi savaşabilsin veya kaçabilsin. Yani stres anında beyin isletim sistemini değiştirir diyebiliriz. Stres hâli geçtikten sonra ise tekrar normal işletim sistemine geçer beyin.

Read more

Gücün Sahteliği

Emine Bilge yazdı...

güçççç

Yaklaşık bir iki ay önce evimin yakınlarındaki anayoldan soldaki bir ara yola girmek için tam sola dönerken, yine sol tarafta park halinde duran sarı taksi birden hareket edip geri gidince, sola dönmekte olan bana hafiften çarptı. İkimiz de durup baktık, arabamın beyaz boyasına sarı boyası geçmişti taksinin. Benden yaşlıca bir adamdı. Ben şaşkınca bakınırken işaret etti eliyle “döneceğim yolun aşağısını göstererek su aşağıya çek de orada sileriz geçer o.”

Bindim, arabadaki kızıma plakasını yaz bir yere kızım dedim, sözünü tutmaz orada durmazsa diye. Aşağıda ikimiz de durduk. Camsil çıkardı silmeye çalıştı ben şaşkınca bakıyorum hâlâ! Baktım çıkmıyor ve bildiğim kadarıyla araba boyası camsille çıkmaz. Böyle çıkmaz sanırım dedim. Ya dedi “kolay o pasta cilayla çıkar”. Tamam dedim “çok yakında her zaman gittiğim bir kaportacı var, gidip gösterelim tamam çıkar derse silip çıkartsın. Bir ücret gerekip gerekmediğini de söylesin bize. Arabanın sahibini arayayım ben şoförüm” dedi, “ilerde üç yoldaki  benzinliğe gelin”. Peki dedim, gittik. 

Bekledik, arabanın sahibi geldi, olayın nasıl olduğunu sordu, anlattım. Geriye bakmadan birden geri geldi dedim, sanırım dalgındı. “Bu ilk değil aslında ama çıkartamıyorum da oğlu şöyle şöyle diyerek şoförün zor durumda olduğunu” anlattı. Bana da “pasta cilayla çıkar” dedi. Ben de peki dedim ben zaten arka tamponu da boyatacaktım gidelim hemen şuracıkta kaportacıya eğer bunun için ekstra ücret almazsa tamam, ama ben bilmiyorum bunu o söylesin dedim. Israrla bana bu bir şey değil hemen çıkar dediler.

Ben de 15 sene önce araba kullanmaya başladığımda vize diye bir şey olduğunu bir yıl vizesiz gezip trafikte yakalandıktan sonra öğrenmiş birisi olarak, pasta yapmayı bilen ama pasta cila hakkında hiç bir fikri olmayan bir hanım olarak, ısrarla buyrun o halde çok uzak değil gidelim kaportacı bey söylesin bana bunu dedim. “Tamam o zaman” dediler “biz size elli lira verelim, arkadaş telefon numarasını da versin yetmezse ararsınız”. Peki dedim dediğiniz gibi bunun için ücret almazlarsa da paranızı geri veririm. Şoförün numarasını alıp ayrıldım.

Read more