Büyücünün Çiçekleri

Ergür Altan yazdı…

kız.jpg

İnsanları sormayın bana, sevgiler vardır heveslenip de emek verdiğim. Benim sevgilerim rengarenk çiçeklerimdir; mimozalarım, fesleğenlerim, lalelerim…

Üç kız çocuğunun ardından dördüncü kız çocuğu olarak geldiğimde dünyaya, babam yumulu gözlerime öfkeyle bakıp beni lanetlemiş. Annem, kadersiz olduğuna inanırken, ablalarım, “bir erkek kardeşimiz olsaydı, daha iyiydi” demiş.

Read more

Hayat Güzeldir

Ergür Altan yazdı…ddddBir külah dondurmayla mutlu olmuyorsunuz; kredi kartlarınızla da mutlu değilsiniz gerçi…

Bir sokak kedisi görseniz, “ne şirin şeysin sen” demeniz, merhametli olduğunuzun kanıtı size göre; bir parça kuru ekmeği, bir kap suyu esirgemenizse, merhametsiz olduğunuzun kanıtı bana göre…

Bir işadamının ya da bir politikacının, akranım olan çocuğuna hitabınız sevecense, fakat, babası amele, annesi gündelikçi olan bana hitabınız kaba sabaysa, üzgünüm bayım, kötüsünüz!

Read more

Hüzün Kovan Kuşları

Ergür Altan yazdı…

hüzünne güzel ağlardım
belli belirsiz
ıslık çaldı mı bir bulut
canımın yuvalarından uçan
hüzün kovan kuşlarının ardı sıra
ne güzel susardım
öyle sitemsiz…

Birkaç mısralık yer kalmıştı şiir defterimde; bu küçücük şiiri yazıp hüzün kovan kuşlarını yolladım yorgun düşene, ölgün durana, incitilmişe…

İçimde bir mülteci kız çocuğunun uçsuz bucaksız şefkati var; bütün varlığı incecik bir keder, bütün bolluğu içten bir gülüş olan yersiz yurtsuz bir kız çocuğu bu…

Düş’ten gelip sır’ra doğru gidenim ben; şimdi üşüyorum mesela ve bir eski sobanın başucunda ısınıverme ihtimalim olsa, seve seve sıramı veririm elleri, ayakları buz tutmuş nicesine.

Read more

Bektaş’ın Hayata Hazırlık Kursları

Ergür Altan yazdı…

çöpppp

Ninemin altını değiştirdim bu sabah. Şarkılar söylüyorum ve gülümsüyorum ninemin altını değiştirirken. “Bektaş, ölmem için dua et” diyor bana ninem. Ben dua etmiyorum hiç; seviyorum ben ninemi. “Altını değiştirirken ninenin, miden bulanmıyor mu?” diye soruyor arkadaşlarım. “Yüreğim ısınıyor” diyorum, “ninem iyi ki var…”

Ninemle beraber yaşıyorum. Tokat‘tan İstanbul‘a göçmüşüz ben daha bebeyken. Annem demiş, “korunuyordum o kadar, nereden çıktı bu bebe?” Babam demiş, “kendimi babalığa hazır hissetmiyorum.” Boşanmışlar sonrasında. Annem bir yana gitmiş, babam bir yana. Ninem demiş dedeme, Bektaş`a biz bakarız, torunumuz değil o, çocuğumuz bizim.” “Bakarız “ demiş dedem, “bakarız duruma göre…”

Ninem sahip çıktı bana yalnızca. Harçlığımı veren, karnımı doyuran, beni yıkayan ve bağrına basandı. Dedem belki içinden severdi beni, “Dede beni seviyor musun ?” diye sordum bir gün. “Yüküm ağır Bektaş dedi. Yine sordum. “Dede, beni seviyor musun?” “Sevmek” dedi, “dile geldiği gibi değil Bektaş…” “Beni sevmek” dedim, “çok mu zor?” “Harçlığını ninen değil, ben veriyorum aslında” dedi, “karnını da ben doyuruyorum, ama sevmek çok başka bir şey” dedi. Dedemin gözleri ilk kez nemlendi. “Seni seven ben değilim, ninen” dedi…

On bir yaşındayım şimdi. Annem kopmadı benden. Bir telefon kadar yakın bana! Ayda bir, bazen de iki kez telefonda görüşüyoruz annemle. Kendini benim yerime koyuyormuş bazen. Üzülüyormuş. Elinden başka bir şey gelmiyormuş. Başka bir adamla evli annem, üç çocuklu ve çok mutlu. Beni doğuran kadının mutlu olması beni de mutlu eder. Rüyalarıma girdiği oluyor. Rüyalarıma girdiğinde sitem etmiyorum anneme. Birbirimize sımsıkı sarılıp ağlıyoruz. Anlıyorum ki, annemle rüyalarımda çok iyi anlaşıyoruz…

Babam senede bir kez görüyor beni. Yemek yiyoruz beraber, biraz dolaşıyoruz sonrasında. “Ne ihtiyacın varsa söyle” diyor; “sevilmek” diyemiyorum…

İlkokula yazılmadan öğrendim okuma yazmayı. Alıştırma kitaplarından öğrendim mahalledeki benden birkaç yaş büyük bir çocuğun. Kendi kendime öğrendim okula yazılmayı, derslerime kendim çalışmayı, mutfak tüpünü kullanmayı, kendi yaralarımı sarmayı. Okula yazıldığım ilk gün, her arkadaşım biriyle gelmişti, bense ilk kez kendimi bu kadar yalnız hissetmiştim…

Read more

Fikrimin İnce Gülü

Ergür Altan yazdı…

Canım,

Bu gece yine uyuyakaldın kitabını okurken koltukta. Uyuyakalışlarını seyrediyorum senin, doluyor gözlerim. Evet, seyrediyorum seni ben; dalgınlığını, yorgunluğunu, bir bardağı iki elinle birden sarıp sarmalayıp, suyunu öyle içerkenki çocuksuluğunu…

Ne zaman, “aç avucunu” diye fısıldasam sana, gülümsüyorsun ve avucunu usulca uzatıyorsun bana. Bazen bir tutam kekik, bazen birkaç leblebi, bazen de bir çocuk mendili bırakıyorum o güzelim avucuna. Ah, bir tutam kekik kokusuna büyümek seninle, birkaç leblebiyi bölüşmek, ya da bir mendile parmak uçlarımızla dokunuvermek, incelikli bir mutluluk bize, tarifsiz bir huzur…

Hoyratlıkların kutsandığı bir zaman dilimindeyiz bir tanem; sevgisizliklerin, bencilliklerin, kibirlerin kutsandığı bir zaman diliminde, sen benim yaralı ruhuma bir ferahlıksın, ben senin incinmiş ruhuna bir duruluk…

Nice yaralı ruhlar var dünya üzerinde, nice incinmiş ruhlar; ama bizi yalnızlaştıran, ayrıksılaştıran ne biliyor musun? Yaralarını ve incinmişliklerini yarıştırıp, nezaketsizleşen, şefkatsizleşen, vicdandan uzak düşen çoğunluğun içinde değiliz. Ah, inan bana can parçam, iki parça can‘ız birbirimize tutunan ve biz böyle çok güzeliz…

Günümüzün yarısı dışarıda geçiyor; hırslarla, telaşlarla, kabalıklarla örülü bir dünyada, bir güvercin gibi veriyoruz ekmek kavgamızı. Sabah ayrılırken de sarılıyoruz birbirimize, akşam kavuşurken de; ben ne zaman tanığı olsam bir kabalığın, diyorum ki kendime, “az kaldı, ah, çok az; sarılacağım can özüme…”

Read more

Sokrates’in Son Öğrencisi

Ergür Altan yazdı…

Ben Ali, Çoban Ali. Ağrı`nın köyünde, dağlara karşı Sokrates`in Savunması`nı okuyorum ve bazı geceler, rüyamda, Sokrates`i yalınayakla, yoksul halkın arasına karışarak, onlara “biz kimiz?” diye sorup, erdemi ve bilgeliği anlatmasına tanık oluyorum. Uyandığımda, benden büyük altı kardeşime ve anneme babama diyorum ki, “biz hayatımızı niye sorgulamıyoruz…”

Ben Ali, Çoban Ali. Altını çizerek okurum bütün kitapları ve altını çizdiğim her cümle, inanıyorum ki benim kendi düşüncemdir dillendiremediğim; Tolstoy`un, Steinbeck`in ve Mehmed Uzun`un ruhuma usulca söylediği…

Kurtlar ulurken gece yarıları dağ başlarında, el fenerimle kayboluyorum solgun, yitik, kederli hikâyelerin içinde. Beni en çok mutlu eden, güneşin doğuşunu, bitirdiğim bir kitabı koklayarak karşılamak. İki üç günde bir uğruyorum eve; o da banyo yapabilmek, bir parça dinlenebilmek ve bir İran filmi seyredebilmek için. Bir filmi birçok kez seyrettiğim oluyor aynı huzurla ve bir kitabı birçok kez okuduğum oluyor aynı tutkuyla. İran filmlerinde gördüm Cennetin Rengi`ni, İran filmlerinde kucakladım Cennetin Çocukları`nı, İran filmlerinde inandım başka bir dünyanın mümkün olabileceğine ve kitaplarda.

Read more

Yetiştirme Yurdunda Büyüyen Asiye`nin Hikâyesi

Ergür Altan yazdı…

“Asiye dalgın” diyorlar. Altı yaşındayken saçlarını nasıl taraması gerektiğini kendi öğrenen bir kız çocuğu, elbette dalgın olacaktır…

“Asiye suskun” diyorlar. Susmayıp da ne yapacaktım; bana,“ceddin deden, neslin baban” diye marşlar öğreten öğretmenlerime, yetiştirme yurdundaki ranzalarda okuduğum Didem Madak şiirlerinden bahsedemeyeceğime göre…

“Asiye hırçın” diyorlar. Simsiyah sokak kedilerini benden başka besleyen, benden başka sevip okşayan kimse yok buralarda…

“Asiye yalnız” diyorlar. Canımdan öte bilip, bağrıma bastığım tek arkadaşım öldü. Yalnız kalmamak için yapmacık dostluklara, yalanlı dolanlı arkadaşlıklara ihtiyaç duymuyorum, hepsi bu…

Read more