Portekiz, Avrupa’nın Denizci Ülkesi

Zeki Önsöz yazdı…

405332_10150515009506404_1031679276_n

Yolun sağında ve solunda, ekili-dikili araziler, narenciye bahçeleri ve şişe mantarı elde edilen meşe ağaçlarını görüyoruz. Yüksek bacaları ile beyaz badanalı evler dikkatimizi çekiyor. Burası Portekiz’in Algarve bölgesidir.

Alentejo

401415_10150515018981404_1641841229_n

Portekiz, 92.345 km2 yüzölçümü ve 10 milyon 608 bin nüfusu ile Avrupa’nın güneybatı ucunda yer almaktadır. Bu ülke, 711-1249 yılları arasında Mağripli Müslümanların hâkimiyetinde kaldı. 1385’de Kastilya ile yapılan savaşla İspanya’ya karşı bağımsızlığını kazandı. Keşiflerden sonra, 15. ve 16. yüzyıllarda sömürge imparatorluğuna dönüştü. 20. Yüzyılda sömürgelerini kaybetti. Ülke fakirleşti. 1949’da Nato’ya, 1986’da Avrupa Birliği’ne girdi. Ülkenin en büyük kenti Lizbon, merkezde 650 bin, banliyöleri ile birlikte 2,6 milyon nüfus barındırıyor. Portekiz’de fert başına düşen gayrisâfi millî hâsıla 18.950 Dolar.(Kaynak; Der Fischer Weltalmanach 2010)

Read more

İki Yakası Biraraya Gelmeyen Şehir

Pazar günü Kurban Bayramı olması dolayısıyla Pazar Sohbetini Cuma gününe aldık. Alaattin Diker yine bizi bir yolculuğa çıkarıyor. Şehrin, tarihin, düşüncenin yollarında…

Çoğumuz ismini mutlaka duymuşuzdur. En azından romanlara konu olan ve filmi çekilen köprüsünü.

II.Dünya Savaşı’nda müttefikler Rhein Nehrini nasıl geçtiler? Savaşın akıbeti nerede belirlendi? Sonunda köprü neden çöktü? Hepimiz konu hakkında birşeyler duyduk ya da sinemada izledik: The Bridge at Remagen. Ve zihnimize çizilen bir zafer ve nihayet BARIŞ ile biten bir savaş…

Remagen kenti yaklaşık 2000 yıllık bir geçmişe sahip. Ren sahiline uzanıp Erpeler Tepesi, Marienfels Kalesi ve Yedi Dağlar‘ın güzel manzarasını seyredebilirsiniz. Remagen ilk 400 yıl boyunca bir Roma garnizon kasabasıydı. Burada, M.S. 1. yüzyıldan itibaren, 500 kişilik askeri birlik barındıran ‘Rigomagus’ adında bir kale duruyormuş. Bu geçmiş dönemin izleri bugün hâlâ, örneğin belediye binasının arkasında veya St. Peter Kilisesinin giriş alanında bulunabilir. Romalılardan sonra şehir geçici olarak önemini yitirir. Birkaç kez küçük esnaf ve zanaatkarların ve küçük şarap üreticilerinin merkezi konumuna getirilmeye çalışılır.

Yüzyıl önce bölgeyi gezen seyyah Moritz Arndt kısaca şöyle anlatmış bu küçük şehri: “Rhein‘in iki yakasında sevimli bağlar ve meyve ağaçları arasında uzunan eski şehircik Remagen’dan geçiyoruz. Kasabanın aşağı kapısının önünde haşmetli Yedi Dağların uzantısı Apollinaris Dağı yükseliyor. Bu manzaranın ve bağlar ve ormanlar ile kaplı dağın tek özelliği büyüleyici cazibesi.”

Geçmiş zaman var ki hayali cihana değer! Çok şey değişmiş olsaydı, o geziye katılmayı ve yazara eşlik etmeyi hayal edebilirdik belki. Bu sevincin büsbütün yitirilmediğini, hayatın nehirle birlikte huzur içinde aktığını, doğanın korunduğunu görünce insan eskiye öykünmüyor. Hayatı ıskalamamak gerektiğini anlıyor.

Gerçi Rhein nehrinde çocuklar hâlâ yüzebiliyor, içinde balık tutulabiliyor ama eski tarihi evler savaşta yıkılmış ve yerine modern binalar dikilmiş. Köln de aynı kaderi paylaşan şehirlerden. Hatta daha beter. Ancak şehir bizdeki gibi çarpık gelişmemiş, sadece modern binalar yapılmış. Şehrin üzerine tereddütün gölgesi düşmemiş mi?

Hayır, sahil boyunca yürürken öyle birşey hissetmedik. Cafe ve restoranları turistler doldurmuş ve kahvelerini keyifle yudumluyorlar; emekliler ve tatilciler hararetli sohbetlerin içine dalmışlar. Kimi dondurma, kimi pasta ısmarlamış. Ne de olsa emeklilik ve yasal izin hakkını kullanıyor insanlar. Yan masada oturan ihtiyar teyze Köln’den gelmiş. Teyze dediğime bakmayın; 1933 doğumlu bir altın kız o. Hollanda asıllı ama kocası Almanmış. 1940 yılında – askere alınan kocası yüzünden – Köln‘e yerleşmiş. Zar zor ‘kölş’ denilen yerel ağzı öğrenmiş ki ilk dikkatimi çeken o husus oldu. Beraber yolculuk ettiklerim onu pek anlamadılar zaten. Yaşlı kadın da mültecilerden ve Köln‘ün değişen yüzünden şikâyet etti sohbet boyunca. O konuştu, biz dinledik. Katıldığım tek nokta müslümanların artık işlerinin zor olduğu diyebilirim.

Nehrin kenarına eşit aralıklarla dizelenmiş sıralardan birine oturuyor ve akan suyu takip ediyoruz. İyi ki canlılık var diyerek seviniyoruz. Biliyoruz ki, hareketin olduğu yerde mutlaka bereket vardır! Önümüzden geçen yük gemilerinin taktıkları bayrakları seçmeye çalışıyoruz. Muhtemelen çoğu yakıt taşıyor. Kaza halinde nehir suyuna karışması kaçınılmaz sıvı gaz. Bayrakların ekserisi turuncu renk. Bazı kaptanlar özel arabalarını ‘güverteye’ koymuş. Vardıkları limanda sürecekler anlaşılan.

Nehrin orta yerinde kayalıklar görmek mümkün. Bu adacıkları kuşlar işgal etmişler. Martılar, ördekler ve kırlangıçlar… Suya dalan gözlerimiz bazen nehirle birlikte akıyor. Bazen karşı sahilde gelip giden arabalara, ara sıra geçen trenlere takılıyor.

Tam önümüzde bisikletten inen adam; “İşte, tam buradaydı köprü” diye sesleniyor birden. Dar bisiklet pantolonu giymiş, renkli güneş gözlüğü takmış ve yüzü güneşten kavrulmuş yetmiş yaşlarında bir adam. “Ludendorff Köprüsü” diye ekliyor. “Köprü, 1945 Nisan’ına dek savunuldu.” Yaklaşık aynı yaşlardaki kadından ses çıkmıyor. Sırt çantasında birşey arıyor sanki. “Son elma. Ben yiyorum.” Adam yüzünü nehire doğru çevirmiş vaziyette tepki göstermiyor. Köprü altına doğru yürüyor. Cebinden küçük bir fotoğraf makinası çıkardığını görüyorum. Kadın elmasını ısırıyor. Biz de ayağa kalkıp yürümeye başlıyoruz. “Özür dilerim” diyorum. “Barış Müzesi’ni duydunuz mu?” Gözlerini saran manasız bir ifadeyle, “Anlamadım” diyor. “Remagen muharebesi hakkında bir müze.” “Evet, evet. Hiç gitmedim ama buraya çok yakın. Biraz ileri gidin, sağa dönün, giriş tabelasını göreceksiniz.” “Kocam kesin ziyaret etmiştir müzeyi… O çok şeyi bilir…Bu tür şeylere ilgim az benim… O şimdi nerde?…”

Kadın sağına soluna bakıyor; yüksekce bir taş üzerine çıkıp resimler çeken kocasını görünce rahatlıyor…

“25 yıl önce buraya ikizler ile gelmiştik. Oğlanlar 16 yaşındaydı o zaman. Unkel‘da yazlık kiralamıştık. Erpeley Tepesine çıktığımızı hatırlıyorum. O gün ne çok yağmur yağmıştı…” Mühendis koca bize doğru geldi. “Çok mu beklettim?” “Hayır. Biraz konuştuk. Çöpü lütfen arkandaki kutuya atar mısın?” Adam sessizce tekrar yanımızdan ayrıldı.” “İkizler; şimdi biri belediyede, diğeri gümrükte memur. Düzgün yetiştikleri için çok mutluyum. Şimdi öyle mi?…” Onaylamak için başımızı sallıyoruz. İyi günler dileyerek müzeye tırmanan merdivenlere yöneliyoruz…

1980 yılından beri köprünün kulelerinde, Barış Müzesi yer alıyor. Köprü tarihine ek olarak, o zaman ki Remagen Kampları‘nda esir tutulan askerler hakkında da bilgi veriyor. Gereksiz denilemez ama burası daha çok sergiye benziyor. Merdivenlerden çıkarken Amerikan vurgusuyla konuşan bir çift görüyoruz. Sanırım şehri kurtaran müttefiklerin çocukları! Siyah beyaz resimleri pür dikkat inceleyen biri erkek, biri kadın iki Fransız ile karşılaşıyoruz. Kendi dillerinde konuşuyorlar, belki tartışıyorlar. Remagen Köprüsü 1916-1918 yılları arasında inşa edilmiş. I.Dünya Savaşı biterken açılmış, hatta Alman Ordusu‘nun tahliyesinde bu köprü kullanılmış. Elbette, 30 yıl sonra yaptıkları köprünün tamamen yıkılacağı hiç kimsenin aklına gelmemiştir. 1944 yılı sonbaharından itibaren binlerce insanın bu köprü üzerinde öldürüleceği de. Köprü açılırken atılan nutuklarla Dünya Savaşı’ndan bin beter bir savaşı yine Almanların başlatacağını kim düşünebilirdi ki? Otuz yıl ömrü olan bir köprü, 20. yüzyıl Avrupa tarihini bir şerit gibi gözlerimizin önüne seriyor. Köprünün tarihi iki dünya savaşı ile içiçe geçmiş çünkü. Nereye baksan, o kanlı günleri hatırlıyorsun. Barışın kıymetini kavrıyorsun.

7 Mart 1945. Avrupa’daki savaşın sona ermesini önemli ölçüde hızlandıran gün. “Remagen Köprüsü” yanlışlıkla Amerikan öncü kuvvetlerinin eline düşer. Köprüyü havaya uçurmak için emir alan Alman komutan başarısız olur. Ve bir anda, Amerikalılar Ren‘i geçmeye başlar. Hitler kararlıdır: Köprüyü ne pahasına olursa olsun tahrip etmek, ABD birliklerini geri püskürtmek istemektedir. Akla gelebilecek her çareye başvurur: Dalgıçlar, savaş uçakları, roketler, dev bir topçu birliği harekete geçer…

İşte aynı sahneler 1968’de, ‘Remagen Köprüsü’ filmi için Çekoslovakya‘da çekiliyordu. Bu çekim ‘Prag Baharı’nın sonu oldu bir bakıma. Çekimler sırasında Rus askerleri ülkeye girdi, Sovyet tankları yolları kapattı, askeri helikopterler film seti üzerinde dönüp durdu. En sonunda film ekibi ülkeden kaçmak zorunda kaldı…

Ne yazık ki, savaştan geriye tek açlık ve gözyaşı kalıyor. Kore gazisi babamın; ‘Allah, hiçbir millete savaş yüzü göstermesin’ duası hatırıma geliyor. Onun birçok kez anlattığı, binlerce Koreli kadın ve çocuğun kışla önünde tek bir yumurta ya da patates almak için sıraya girdikleri anları görüyorum Barış Müzesi‘nin karanlık dehlizinde. Remagen Köprüsü‘ne uzak olmayan çayırlık bir alanda Amerikalılar Alman esirler için çadırlardan ibaret kamplar kurmuşlar. Yaklaşık 300 bin Alman askeri 6 ay boyunca burada ağır şartlar altında tutulmuş. Kaçarken vurulanlar ya da hastalanıp ölenler olmuş. Sonuçta; mağlubun kaderi galibin elinde oluyor her zaman.

Bu kampta gözetim altında tutulanlardan biri de Alman şair Günter Eich. Ünlü ‘Sayım’ şiirinde “başındaki şapka yukardan gelecek her tehlikeyi önlemez” der. İlerki yıllarda – belki yaşadığı acılar yüzünden – öznenin artık yaratılış tarafında durmadığını veya duramayacağını iddia eder. Nagazaki ve Hiroşima‘ya atılan atom bombalarından sonra şairin bu duyguya kapılması anlaşılabilir bir olay. Günümüzde bilerek ya da bilmeyerek yaratılışa aykırı yaşamıyor muyuz? Ağzımızın tadı bozulmadı mı? Marketten aldığımız her ürün doğal mı? Yakın gelecekte yapay kalpler, yapay beyinler, yapay akciğerler mümkün olacak! Özetle; yeni bir insan türü ortaya çıkacak…

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bugün askeri bölge sivil topluma açılmış. Dünyanın değişik ülkelerinden gelen gençler çadır kurup tatil yapıyor aynı topraklar üzerinde. Rhein yine insan oğluna hizmet etmek için akıyor. Bu kez zaman ve eşyanın durumu çok farklı. Nehire hükmediyoruz ama aynı zamanda kendimizi tabiata ait hissediyoruz. Çiceğiz, meyveyiz, dalız… Var yapılmaya değil, var olmaya adayız… Berrak suyun altında duran nehir yatağını görüyoruz. Taş adacıklar güneşin altında ışıldıyor, martılar havalanıyor, balıklar en derinde yüzüyor. En küçük bir hışırtı çıkarmadan nefes alıp veriyoruz. Ciğerlerimizi ormanın temiz havasıyla dolduruyoruz.

Kim istemez ki, doya doya kaynak suyu içmek? İşte bu coğrafya en uygun yer. Çeşme suyunu bile gönül rahatlığı ile içebilirsiniz. Trenimizin kalkış saati yaklaşıyor. Hemen pencere kenarından bir yer kapıyoruz. Maksadımız Remagen‘ın 20.yüzyılda değişen çehresini son bir kez temaşa etmek. Alışveriş merkezleri, sanayi bölgeleri, ticari alanlar… Ve bir sürü fabrika… Birçoğu taş ya da kumdan fayans üretiyor. Sulama kanalları için taş borular ve aklıma gelmeyen birçok şey. Bukowski‘nin doğduğu şehir Andernach‘a varmak üzereyiz…

Alaattin DİKER

Foça (Phokaia) Fısıldıyor… Dinliyor Musunuz?…

Yücel Feyzioğlu yazdı…

Tayfaları ile önümdeki kayalıklardan geçiyordu Odysseus. Truva’ya gidiyordu. Kayalar gizemli ıslıklarla çağrı çıkarmıştı. İlk duyan, ilk etkilenen Odysseus oldu. Peri kızları mıydı çağıran, yoksa İonya‘nın özgürce koşup gelmiş savruk kızları mı? Korkuya kapıldı. Aman tayfalar duymasın dedi içinden. Duyan bu davetkâr çağrıdan etkilenip kızlara koşar. Derhal tayfaların kulaklarına bal mumu tıkadı. Tayfalar, uzaklaşıp gittiler…

Aradan üç bin yıl geçti. Şimdi ben geldim Foça’ya… Kulak verdim o fısıltıya. Ne kadar çok, ne kadar çok hikâyesi var Foça’nın. Kayanın üstüne oturdum. Neler anlattı bana neler:

Ah bir bilsen ne zenginliklerim vardı benim… Şafak atarken al-yeşil kanatlı horozum kayaların üstüne çıkardı. Ötüşünü yayardı her yana, sevişenleri birbirinden ayırır, işe koşardı. Onun sesini duymadı tayfalar, çekip gittiler. Yüzyıllar boyunca öttü horozum. Denizcileri gönderdi, denizcileri karşıladı, bağlarda çalışanları selamladı, bir de şarap yapanları… Maun ağacından heykellerini yaptım bir de mermerden. Her eve, her tapınağa, her geminin içine bu heykelleri yerleştirdim, yeter ki insanlarım uyanık kalsın istedim. Sonra bir heykelini altına çevirip can verdim, simgesi oldu memleketimin. Şimdi bana her gelen bağrımı deşip o horozu arıyor. Sende mi o horozu aramaya geldin?

Read more

İstanbul’da Tarih Turu…

Halit Çelikbudak yazdı…

Bir süre önce İstanbul’daydık eşimle… Yeditepeli Şehir’de… Divan şairi Hayali’nin ‘O balıklar ki denizde yaşarlar, denizi bilmezler’ dediği gibi İstanbul’da yaşayanların çoğu İstanbul’u bilmez… İstanbul’u tanımak kolay da değil… Önce okumak gerekir… Mesela Ahmet Hamdi Tanpınar‘ın ‘Huzur’unu, Mithat Cemal Kuntay‘ın ‘Üç İstanbul’unu, Edmondo De Amicis‘in ‘İstanbul’unu… Liste uzayıp gidiyor… Sonra Suriçi’nden başlayıp gezmek gerekir…

Read more

Saklıkent-Fethiye-Kayaköy-Göcek Yazısı

Zeki Önsöz yazdı…

Dün, Muğla il sınırları içinde bir gezi yaptık. Yaklaşık olarak 1500 km uzunluğu ile Türkiye’nin en uzun sahil şeridine sahip olan Muğla’nın birbirinden güzel kıyı kentlerini ve harika doğa manzaralarını gördük. Bodrum’dan çıkıp, Milas, Muğla, Ula’dan sonra Sakar Geçidi’nden bir yeryüzü cenneti olan Gökova’ya indik. Köyceğiz,Ortaca, Dalaman üzerinden Fethiye ve Saklıkent’e ulaştık.

Saklıkent

Read more

Bir Kültür Şehri: Elmalı

Ahmet Suat Arı yazdı…

Bir şehrin tarih boyunca sosyal, kültürel ve ekonomik yapısını anlayabilmek için belgeler çok önemlidir. Bunlar yazılı belge olabileceği gibi yaşayan izler de olabilir. Gerek resmi gerekse sivil mimari bunun en belirgin örnekleridir. Anadolu şehir ve kasabalarına bu bağlamda baktığımız zaman maalesef pek fazla bir veriye rastlamamız mümkün olmuyor. Şehirlerin tarihi dokusu hoyratça bozulmuş ve modernlik adına da zevksizliğin nümuneleri inşa edilmiştir. Bunun sebeplerini araştırma işini akademisyenlere bırakarak, eşine Ender rastlanan kültür şehirlerinden Elmalı’yı tanımaya çalışırsak tarihi dokusu koruna gelmiş şehirlerin de varlığına şahit olacağız. Ayrıca Elmalı’nın diğer benzer yerleşim yerlerine yöresel mimarinin korunması açısından örnek olabileceğini de burada kaydetmeliyiz. 

Read more

Kuzey Ülkeleri-III

Mustafa Everdi yazdı…

Oslo (Açlık-Tokluk)

Oslo şehir merkezine geldiğimizde yağmur yağıyordu. Amsterdam’da da böyle olmuş, sicim gibi yağmur altında dolaşıp ahmak gibi ıslanmıştık. Uyanık olduğumu gösterip gruptan ayrıldım, bir kafeye girdim. Bir kahve ısmarladım, saçakaltına oturup yaktım bir sigara. Küçük umutların peşinde ıslanmış hayallere daldım.

Knut Hamsun çok değil yüz sene önce bu Oslo’da evsiz, parasız, koltuğunun altında bir battaniye ile aç karnına geziniyordu. Onun adımlarını izleyip Aker caddesine, Belediye sarayına doğru bakıyordum. Saat kuleleri ile batıda belediye sarayları kendini hemen belli eder. Belediye başkanları meclisleri ile yerinden yönetimle güçlü siyasilerdir. Halka rağmen iş yapamaz, ranta, talana dalamazlar. Şimdi siyasi düşüncelerin zamanı değil diye boş verdim bunlara. Knut Hamsun bu Oslo’da çoğu zaman üç günlerce aç kalıyordu. Onu hatırla. ne kalmış belleğinde Açlık‘tan. Yarım Krona karnını tıka basa doyurabiliyordu Hamsun. Ben şu an 25 krona bir kahveyi ancak alabildim.

Knut Hamsun’un bütün sorunu bir dilim ekmek ve gece için barınacak bir yer bulabilmekti bu Oslo caddelerini dolanırken. Ben 4 yıldızlı bir otelde kalacaktım. Aç-açık değildim yani. Yine de ruh akrabalığı duydum onunla. O Norveçliydi, yerliydi bu şehirde; akşam nereye sığınabileceğini düşünmek zorundaydı. Ben uzak diyardan farklı kültürden gelmiş,  daha korunaklı olsam da nihayetinde bir garip yabancıydım. Baldırı çıplak denen bu haldir belki de.  

İkimiz farklı nedenlerle de olsa aynı yolun ortasında durmuş, nerede olduğumuzu unutmuş, denizin kıyısında, çepeçevre dalgalar, uğultular arasında tek başına bir şamandıra gibi sallanıyorduk.

Read more