Kimlik, Öteki ve Cemaat

Gürgün Karaman yazdı…

Cemaat kavramında içkin olan bilinçaltı kod “öteki”dir. Bir “öteki” olmadan cemaat ve dolayısıyla kimlik oluşmaz. Kim/lik, öteki üzerine kurulan ve “benzeşim” olanaklarını kullanan dışbükey bir tanımlamadır. Ortak yarar, benzerlikler, imlemeler, semboller, simgeler çerçevesinde kurulur. Cemaat içinde oluşan kimlik dışlayıcıdır. Ortak bir aidiyete ve kimliğe dayanmanın en temelinde iktidar duygusunun tatmini ve güvenlik duygusu yer alır. Pozitif olarak görünen bu durum insanın birey oluşunu, sınırları, tanımları, çıkarları, hedefleri, amaçları vs. belirlenmiş olanın içinde aynilileştirmenin ontolojik despotizmine tabi tutar. Bunun sonucunda ortaya çıkan ürün birey değil, sürünün bir üyesidir ve bu üye kurgulanmıştır. Giydirilen kimlik yapay ve asalaktır. Burada “asalak” terimini Derrida‘nın kullandığı anlamda kullanıyorum. Asalak, üzerine yapıştığı manadanın bedenini parazitlerden temzilerken hem bu bedenin yaşamasını hem de kendi yaşamının devamını sağlayan çift yönlü bir sömürüyü içermektedir. Cemaatin inşa ettiği epistemolojik daire içinde ontolojik bir despotizme uğrayan birey artık burada özgün ve özgür değildir. Cemaat burada bir “manda” cemaat üyesi ise mandanın sırtındaki “asalak”tır. (Buradaki “manda” ve “asalak” terimleri felsefi/yapısökümcü anlamdadır.)

Read more

Şizofreniye Karşı Şuur: Gel Gidelim Dosta Gönül

Gürgün Karaman yazdı…

şizzz.jpg

Şizofrenik bir yarık var benliklerimizde. Daryush Shayegan’ın dediği gibi farklı bilgi blokları arasındaki çatlağa düşmüş durumdayız. Geleneksel metafiziğin batan gemisinden geriye kalan kütüklerle modern bilimin atomları arasında sıkıştık kaldık. Geleneksel olanın kütükleri beynimizin nöronlarını sızlatırken, modern bilimin atomları ise bomba olup bedenlerimizi parçalamaktadır. Modern bilim tüm kibrini kusarken ruhumuza, şeytan daha da neşeli kahkahalar atıyor gibi görünmektedir. Postmodern ve kapitalist şeytanların üzerine cesurca yürümeyi göze alamayanların bir noktadan sonra şeytanın mülkiyetine girmeleri kaçınılmazdır. Lakin bu durum, kadim ve kutsal olan kökenlerden kopuşla meydana gelmektedir. Bu şeytani kibir karşısında tutunacak bir daldan mahrum olmak ne büyük bir acıdır. Üstadım Mustafa Yeşilkaya’nın tespitiyle “bir şeyin varlığını bilip de yokluğunda yaşamak” nasıl bir şizofrenidir? İşte tam da burada şizofreniye karşı şuurun, yüksek bir bilincin devreye girmesi gerekir. Köz’de yanmayı göze alamayanın Öz’de ve Özge bir şuura kavuşması zordur. Köz’ü avuçlarında kavurmayı göze alamayanın Öz’ü inşa etmesi ne münasebet! Bir adım daha ileri: Bu cahil cesaret, varlığa karşı hadsizliktir. Onları Jung’un Dört Arketipi’ne ya da Deleuze’un organsız bedenlerine havale edip biz Yunus’un yolunda gayret edelim. Bu da bizim kaderimizdir çünkü Pir’den şunu öğrendik ki bir kader vardır; bu kesin, lakin “Kader de gayrete âşıktır.”

Read more

Bayramlarda Hatırladığım…

Gürgün Karaman yazdı…

otostop

Lise birinci sınıfı bitirince maddi durumumuz iyi olmadığı için okula bir yıl ara vermiştim. O yıl Eskişehir‘de bir akrabamızın yanında inşaat işlerinde çalışıyordum. Eskişehir‘in Sivrihisar ilçesinin Acı Yaylası köyünde ablam yaşıyordu. Bayramı orada geçirmek için arabaya binip Afyon-İzmir kavşağında indim. Gideceğim köy yirmi beş km uzaklıkta Afyon-İzmir istikametindeydi.

Otostop yaparak köyün yakınında inip bir yarım saat yürüyerek ablamın evine gitmek için yolun kenarında bekleyip gelen geçen arabalara el kaldırmaya başladım. Tam üç saat otostop yaptım. Hiçbir araba durmuyordu. Oturup hüngür hüngür ağladım. Hem arabaların duracağına dair inancım kalmamıştı hem de takatim… Yapılacak bir şey yoktu. Epey bir yürüdüm. Hem yürüyor hem de içli içli ağlıyordum.

Ne kadar yürüdüğümü hatırlamıyorum. Lüks bir araba yanımda durdu. Nereye gittiğimi sordu. Ben de ablama gittiğimi, köyün de çok uzak olduğunu, beni köy kavşağına kadar almalarını rica ettim. Sağ olsunlar aldılar. Köy kavşağına kadar epey bir sohbet ettik. 

Her bayramda “Ya Rabbi! Kimseyi bu bayramda yolda bırakma.” diye dualar ederim.

Gürgün KARAMAN

 

İmsak, İftar, Savm: Muhasebe

Gürgün Karaman yazdı…

ramazaz

“İmsak”, Arapça bir kavram olup “m-s-k” kökünden gelir. Tutma, tutum, kendini tutma, kendini kontrol etme anlamlarına gelir. Dini kültürel anlamda ise oruca başlama zamanıdır. “İftar” kavramı da Arapça olup “f-t-r” kökünden gelir ve yarıp çıkma, serbest olma, salıverme, tutan bir şeyden özgürleşme demektir. Yine dini kültürel anlamda imsakla başlayan, gün boyu terk edilen yeme içme durumunun sona ermesini ifade eder. Oruç ibadeti bir bütün olarak yine Arapça bir kelime olan “savm” kavramıyla karşılanır ve bu kavram “yeme, içme, konuşma, yürüme vb.” bir eylemi terk etmek, bunlardan kendini uzaklaştırmak, korumak demektir. Dini bir ibadet olarak, imsakla başlayıp iftarla sona eren ve “orucu bozan durumlar olarak” fıkhi kuralların geçerli olduğu bir ibadettir.

Read more

Bir Portre: Kül

Gürgün Karaman yazdı…

ihtiyar

Tüm duyularını dünyaya kapatmış bir görüntü veriyor. Bir mütevekkil mi, münzevi mi olduğunu anlamak için onun simasının derinliklerine inmek gerekiyor. Gençliğine ait tek bir resmi yok elimde. Nüfus kayıtlarının dahi askerlik dönemlerinde yapıldığı bir mahrumiyet bölgesinde yaşamak, bir gençlik portresinin neden olmadığını anlatmak için yeterli sanırım.

Kara bulutların üzerine çöktüğü esmer simasındaki kırışıklıklar, hayatında yaşadığı tüm yıkımların derin yarıklarını barındırıyor. Kıvırcık, siyah, küçük lüle lüle saçları, adeta her biri bir girdaptan, dipsiz bir kuyudan çıkan günlerini andırıyor. Sert kaşlarının altındaki göz kapakları olabildiğince kısılmış, hayata küsmüş, hayatında mutluluk payı olmadığı için geriye çekilmiş yüzündeki derisi çekiç darbeleri yemiş, çifte su verilmiş kor ateşten çıkan çeliği andırıyor. Takma dişleri, takma bir hayatı ele veriyor hemen. Bu takma dişleri çıkardığında, hayatın çekiç darbelerinin neye mal olduğunu içe çöken çenesinden anlamak mümkün. Yanakları iyice çukurlaşmış, sanki iki dipsiz kuyu arasında kalmış.

Hayatın ağırlığı nedeniyle sırtı kamburlaşmış, maddi yoksunluklar nedeniyle sağ ayağı hafif aksak kalmış. Topal bir hayatın, biyolojik bedeni topal bırakması işten bile değildir. Kambur ve topal bir hayatın bütün olumsuzluklarını göğüslemiş, bu da ona hiçbir zaman huzur vermemiş. Bu kül olmuş hayatta ona teselli veren, ruhsal gerilimini dindiren tek şey ibadetleri olsa gerek. Felçli bir hayatı yaşayan biyolojik bedenin felç geçirmemesi mümkün değildir. Altmış yaşına kadar iyi dayanmış. Yüksek tansiyon nedeniyle geçirdiği felçten dolayı iki gözünü de kaybetmiş. Karanlık yaşadığı bir hayata açılan iki penceresi de kırılınca, hayatı iyice tuzla buzla olmuş. Fakat tüm bu olumsuzluklara rağmen on iki yıl daha dayanmış. Çifte su verilmiş çelik bir iradesi olmalı ki bu kadar dayanmış. (Birgün olsun bile ibadetlerini aksatmadı.)

Keskin bakışlara sahip, kızdığında kaskatı kesilen yüzündeki damarları her an volkanik bir patlamayla içerdeki tüm kanı dışarıya püskürtebilir. Damarları, kanın ve yüksek sinirsel basınçların şiddetine iyi dayanıyor. Şahin bakışlarıyla etrafa savurduğu küfürleri olmasa damarların bu basınca dayanacak kapasitesi yok. Bu patlamayı engelleyen içsel mekanizması çok iyi olacak ki bir denge sağlıyor. Sinirleri gerildiğinde karşısında durmak mümkün değildi. Volkanik bir dağın tepesinden püsküren lavlar misali karşısındaki her şeyi küle çevirirdi. Beynindeki tüm sigortalar attığı için, içindeki yangının tüm kıvılcımlarını ağzındaki köpürmelerden çıkan ruh verilmiş sert sözcüklerden anlamak mümkündü. Volkanik patlamalar ruhundan dışarıya taşar, taşan bu lavlardan kaçıp kurtulmak mümkün olmazdı. Öfkesini en berrak, en ilkel, en basit, en net kelimelerle kusardı. Ağzından çıkan kelimelerin şiddetiyle takma dişleri ağzından balistik bir füze gibi çıkardı. Ya da derinlerde birikmiş olan basıncın yarattığı patlamalar yerkürenin en derinlerinden gelen lavları andırırdı. Ağzını açtığında yerin derinliklerinden başını göklere uzatıp kocaman ağzını açmış, biriken tüm lavları gökyüzüne püskürmek için yüzyıllardır öfke biriktiren volkanik bir dağ gibiydi.

Read more

Dost Bağının Meyveleri Erişti: Aşk ve Kül

Gürgün Karaman yazdı…

aşkYay, sonuna kadar gerilir; sözcükler tam dile dökülecekken yay kopar ve dil içe çöker. Geriye kelamdan sadece kül kalır. Kalbî kıvılcımlar tekrar bu külleri tutuşturmak için en derinlerden bir esrimeye, titremeye, patlamaya başlar. İçsel patlama, gerilim, melankoli doruk deneyimin zirvesinde bir kartal gibi sevgiliyi seyre başlar. Doruk yaşantı, mistik ve mitik olanla buluşur, kaotik olan kozmik bir varoluşa ulaşır; kozmik olan, peygambervari bir haykırışla sözcüklere yeniden ruh vererek küle dönüşen sözcükleri yeniden canlandırır. Dilin manaya kifayetsiz kaldığı dorukta peygambervari feryat, ilahi ufukla birleşir ve şuur ilahi ufukta rizomatik bir yayılıma başlar. Buradaki feryadın ulaşacağı nihai bir nokta yoktur. Sadece doruk bir deneyim vardır. Ruhsal bir ritimle, peygambervari bir sezgiyle aşırılığın sınırı yoktur. Aşırı olan ilahidir, akli değildir. Aklın iflasıdır aşırılık ama bu aşırılık ilahi sonsuzluktur. Sevgiliyle buluşma aynı zamanda onu aşmaktır. Bedensel değil, ruhsal bir enkazdan geriye kalan küldür sadece. Kül olanın tekrar mayalanması için söz/söylem ilahi huzurdan başlar. Sözcükler, Tanrısal bir yağmura tutulur; kül, dilde yeniden harlanmaya başlar. Dilin ve gönlün yangınında pişen sözcükler kıvama gelince damla, deryaya düşmüştür çoktan. Zihinsel sarhoşluk değil, ruhsal esrime ve patlamadır kelama ruh veren…

Varlık, bir sır olarak var olur ve varlıktan çekildikten sonra da bir sır olarak kalır. Olgunlaşan varlık deryasında, aslolan varlığın birliğidir. Varlık âlemi kutsal bir koroya tutulur, kelimeler bu kutsal korunun olgunluğundan taşarak gerilerek gelirler. Rahmani olanın tebaasıdır sözcükler burada. Zihinsel huzursuzluk bu evrenin dışına taşmadan yatışmaz. Kendi benliğimiz maddi kuşatılmışlık içinde her seferinde ruhumuza bir çizik atar. Zaman ve mekânla sınırlı olmak ve ölümden sonraki belirsizliği ortadan kaldırmak ancak yüce bir dostun şefkatli avuçlarında kanat çırpmakla mümkündür. Var olmanın ölümcül sarhoşluğu ile varlıktan sonraki ölümcül belirsizliği çakıştırmadan huzura kavuşmaz ruhlarımız. Anlamın bağrına nüfuz etmek için sözcükleri mayalamak kaçınılmaz bir hal alır, zihin sadece burada demlenebilir. Varlığın mayalanması ise ancak Yüce bir dostun bağında mümkündür. Benliğimiz varlık deryasıyla bütünsel bir raksa tutuşur. Ne varlık varlıktır, ne de benliğimiz kendisidir artık.

Dost bağının meyveleri erişti,
Ayva benim, alma benim, nar benim.
Çeşmim yaşı ummanlara karıştı,
Cefakârım sitemkârım var benim.

Read more