Dünyanın Öbür Ucu

Yasemin Kapusuz yazdı…

Gittim. Dünyanın öbür ucuna kadar yolun var, dedi. Nasıl gidileceğini bilmiyordum ama yolcusu çoktu oranın. Kime sorsam bilirdi. Sora sora dünyanın öbür ucu bulunurdu nasılsa.

Kirli çamaşırlara öyle bir gömülüşü vardı ki… Ben gidiyorum, diyebildim sadece. Ekibim hazırdı. Yolun açık olsun, dedim kendi kendime. Şu an kimsenin umrunda değilim, diyordum ki babaannem seslendi ardımdan.

Nereye gidiyosun kuzum, bir gün bir yerlerde kaybolacaksın, dedi.

Kaybolmak mı? Ne mümkün. Avuç içi kadar köy. Nerede kaybolacağım?…

Read more

Benim Hikâyem

Aysel Özdemir yazdı…

Şubat ayının soğuk bir günüydü. Dışarıda yağmur yağıyordu. Eşimle, yaşadığım on sekiz yıllık zaman zarfında, eşimin bu denli sert kapıyı çaldığını görmemiştim. Kapıyı açtığımda eşimin eli kapının tokmağında öyle kala kaldı. Soluk soluğa kalmış zorlukla nefes alıyordu. Kısık bir sesle “çocuklar uyuyor mu?” dedi. Evet, mahiyetinde başımı salladım. Ciddi bir durum olduğunu anlamıştım. İçeri geçtik. Alışık olmadığım bir tarzda aniden bana sarıldı. Sarsılmaya başladı. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Acı, öfke, hüzün dolu bir sesle haykırıyordu: “Seninle çok güzel günlerimiz, yıllarımız geçti. Hayatın zorluklarına, acımasızlıklarına birlikte göğüs gerdik. Birlikte ağladıkbirlikte sevindik.’ ’Eşimin ağzından acı dolu sözcükler dökülüyordu, ellerimi ellerinden yavaşça çektim elleri nasır tutmuş işçi elleriydi. Bir süredir görümcem kızıp gelmişti, bu kez çocuklarını bırakıp temelli gelmişti. Abimin berdeliydim, berdelin kuralı, bir taraf anlaşamadı mı, boşandı mı diğer tarafta ailenin zoruyla boşanmak zorundaydı. Benim mutlu, mesut bir yuvam vardı. Ama bu kahrolası kurallar tapu haline gelmişti, bunlardan kurtulmak çok zordu. Eşim pencerenin pervazına belini dayadı, uzun bir sessizlikten sonra, gözlerini kıstı bana değil yere bakarak “sadece bir süreliğine, çocukları da al yanına babanlara git. Ortalık duruluncaya kadar. Ben ne yapar ne eder sizi bırakmam’’ dedi. Tek kelime etmeden eşimi sonuna kadar dinledim. Önceki gün görümcemin “daha neyi bekliyorsun” diye kapıma dayandığını ona söyleyemedim. Onu üzmek istemedim. Eşim yenik düşmüştü, ailenin, çevrenin baskısına.

Read more

Babalar ve Bayramlar

Mustafa Everdi yazdı…

Bayramı bekliyorum. Daha çok oğlumu aslında. Bir yerde dikiş tutturamadı. Şöyle iyi bir maaşla devlete atamadı kapağı. Zengin olmanın yanından hiç geçemedi. Varsa yoksa okumak, yazı, kitap. Gül gibi şehrimize sığmadı, gitti İstanbullara.

Hayatım ev tarla kahve arasında geçen bir çiftçiyim. Okuma imkânı bulamadım. Oğlum kızım okusun diye çok çalıştım yalnız. Ne varsa onlara harcadım. Kızlar iyi, hemşire oldular, hastaneden birer de koca buldular. Yaşıyorlar, mutlu mesut. Evleri de var çok şükür otomobilleri de. Tatile de giderler, okul tatil olunca torunları da kapıp köye yanımıza gelirler. On beş gün kalıp giderler. Damatlarım da insan evladı. Pek bi hürmet ederler. Dönüşte bulgur, salça, tarhana Allah ne verdiyse yükleriz arabalarına.

Tek şikâyetim oğlumdan. Şöyle bir dairede müdür bile değil. Ne istiyorsun oğlum desem, özgürlük cevabı verir. O ne ki? Şimdi zindanda mısın diye sorsam, susar ardı gelmez konuşmanın. Karşılıklı susmaktan yabancılaştık birbirimize. Her bayramda yeni bir kitapla çıkar gelir. Para var mı bunda derim, anlamıyorsun baba! diye sitem eder.

Read more

Muhabbet(li) Bir Çay

Hüzeyme Yeşim Koçak yazdı…

“Hac farizasını eda ettikten sonra memleketine dönen hacının, işinin ilerlemediğine, ömründe, ibadetinde, kazancında bereket bulmadığına şaşarım.”

Hazreti Ömer

Farklı bir koşturmacanın içindeydiler. Selim Bey’in genel rahatsızlığı sürdüğü için, yakındaki Sağlık Ocağı’na gidip, ilâç yazdırmışlardı.

Çocuklar için Türk Pazarı’ndan bir kaç oyuncak seçmişlerdi. Yumurtlayan tavuk, kitap okuyan sarışın bebek, yere atılınca ışıldayan toplar, büyüklere küçüklere yüzükler, giysiler, takılar.

Dönüşte, havaalanına gitmek için otobüse bindiklerinde, kimilerinin kucağını tümüyle dolduran, bu oyuncak paketlerinden bulunuyordu. Envaı türlüsünü almışlardı. Selâmi Amca, torunlarını civciv çıkaran tavuktan bile mahrum bırakmamıştı.

Read more

Cinni Buzaa

Zühre Gökçay yazdı…

Gözüne bir gözükür var diyordu Şehnaz .
Bu kızın gözüne bir gözükür var anam!
Yosam bu kadar ağlar mı heç! 
Zatin Efendi de demiyor muydu ?

-At şu kızı ırmağa Şaynaz hatın, at da sen de kurtul biz de sesinden…

Yer döşeğini cağlığın yanına, eşiğin hemen önüne sermişti Şehnaz kadın. Yarı yatar şekilde Gülümser’in ağzına kendi gevişini tıkıyor, bir taraftan da çocuğun yüzünü inceleyip sokranıyordu.

-Naaadar da çirkin kele bu gız!

Şehnaz’a yedi köyde Cumbullu derlerdi. Bu türkünün yeni çıktığı yıllarda en güzel söyleyip düğünlerde oynayan he mi de alımlı bir kadındı. Ona evli olduğu halde talip olanların haddi hesabı yoktu. Kadında Allah korkusu vardı. Yine de beğenilmek, alaka görmek hoşuna giderdi. Çirkin herifini hiç sevememişti. Adam, halden anlardı ne dert dinlerdi. Akşam olunca oturduğu yerde uyuklar; geceleri de ardını döner, yorgana sarılır sabaha çe horul horul yatardı. Namus belasına bağlanıp kalmıştı işte…

Read more

Koca Kız

Cemil Kanca yazdı...

kışşş

Yok bir beklediği. Umudu da yok. Odanın camları buğulu. Ocaklığa iki odun daha atıyor. Radyonun sesi kısık. Davudi sesli bir adam şarkı söylüyor: “Kalbimin sahibi sensin/Orda yalnız sen varsın.” Hamur teknesinin örtüsünü kaldırıyor: Hamur iyice şişmiş. Tam kıvamı. Biraz daha kalsa, ekşir. Ellerini yıkıyor; hamuru tepsiye dolduruyor, kuzineye sürüyor. İki odun da kuzineye atıyor.

İki haftadır böyle: İkindi saatlerinde kar yağmaya başlıyor. Gece boyunca yağıyor; sabah ara veriyor. Daha şimdiden adam boyunu aştı. Böyle giderse, üç metreyi bulacak. “Yakınmanın faydası yok” diyor kendi kendine : “Kalk; hazırlıklara başla. Ahırda inekler yal ister.”  Yalnız onlar mı? Yatalak annesi de birazdan seslenir: “Koca Kız acıktım!” İyi yaptın. Başka ne yaparsın ki zaten? Yemek, yatmak bir de höykürmek. Nasıl olsa hizmetçin alesta. Oh ne babam devlet! Bir değil, üç değil, beş değil; tam yedi yıldır böyle. Bir kez olsun beni düşündün mü? Vazifeli doğduk ya: İstifa hakkımız bile yok. Hayat mı bu be? Ah Hamide ah! Adak olan yutak olur derlerdi de inanmazdın. Yaş da aldı başını gitti. Tek bir siyah tel bile kalmadı saçımızda. Melike Hanım farkında mısın? Dışardan birisi baksa, ablan gibi durduğumu söyler. Aramızdaki kırkbeş yıl nasıl kayboldu dersin? Sen olduğun yerde kaldın. Ya ben? Sanki bitmeyecekmiş gibi har vurup harman savurdum yılları. Nihayet kırkiki yaşımı da devirdim. Senin umurunda mı?

Read more

Eski Fotoğraf

Cemil Kanca yazdı…

Eski bir fotoğraf çıkarıyor kadın. Siyah-beyaz ama tertemiz.  “Bak” diyor: “Bu bir düğünde çekilmiş. Bakalım hatırlayabilecek misin?”

Fotoğrafa eğiliyor adam. Gözlüklerini burnunun ucuna kadar indirip ince ince bakıyor. İlk bakışta eski bir ev ve önünde toplanmış kalabalık dikkat çekiyor. Herkes her tarafta. Tanıdık bir ev bu: Kambur Nine’nin Gannamat’taki taş evi. Ön duvarındaki taşların bir kısmı dökülmüş. Duvar yaralı bir yüz gibi duruyor. Kapısının alınlığında bir at nalı. Onun yanında kuru bir koç kafası. Boynuzları burma burma. Sol tarafta taş fırın: Ağzı açık. Her şey gibi çatıdaki kiremitler de eski. Kendi rengini kaybedeli yıllar olmuş. Evin altında iki incir ağacı: Yapraklarını dökmüş. Demek ki mevsim güz. Öndeki düzlüğün karşı ucunda başka bir evin duvarı gözüküyor. Bu iki bina arasındaki düzlük insanlarla dolu.

Read more