Tohum ve Nesil Bozulduğunda Toplum da Bozulur

Lütfi Bergen yazdı…

bor.jpg
Bor Madeni

‘MIT Technology Rewiew’ adlı kaynak 26 Nisan 2019 tarihinde medyaya servis ettiği haberde Çin’in Şiamen Üniversitesi uzmanlarının bor madeninden ‘borofen’ adında bir malzeme geliştirdiğini duyurdu. Bordan yapılan bu malzemenin, bilgisayarlardan pillere, transistörlerden dokunmatik ekranlara kadar birçok kullanım alanı bulunduğu ifade ediliyor.

Türkiye dünya bor rezervlerinin yüzde 73’üne sahip ve ülkemizde bordan yıllardır deterjan üretiliyor.

Bu örnek Türkiye’nin ekonomik olarak ablukaya alınmasının sadece küresel kapitalist sistemin sömürgeleştirme faaliyeti olmadığını gösterir.

Malik Bin Nebi (1905-1973)“sömürge edilebilirlik” (colonisabilité, el-kabiliye li’l-isti’mar sömürülebilirlik) kavramını kullanmaktaydı. Tamer Yıldırım bir makalesinde “sömürülebilirlik” kavramının psikolojik bir duygu olduğunu, bu duygunun yayılmasının halkı sömürgeciliğe karşı mücadele yapamaz hâle getirdiğini, diğer yandan sömürgeciliğin misyonunu kolayca gerçekleştirmesini sağladığını belirtir (Tamer Yıldırım, Malik Bin Nebi’de Sömürülebilirlik Olgusu, Milel ve Nihal Dergisi, C: 8, S: 2, 2011: 36).

Read more

Varlığın Mimarisi

Lütfi Bergen yazdı…

camiii

İbadethaneler ihtişamlı yükseltileriyle, beşerî şahsiyeti, Allah ile ilişkisindeki ulvilik arayışına gezgin kılmaktaydı. Bugün, ulvilik arayışının mekânı yıkılmıştır.

İnsan, merkezinde Allah fikri olan evrendedir.

Şimdiki yapıların ibadetgâhlardan daha yüksek olması meselesi ontolojinin konusu.

Şahsiyeti ferdiyetle yıkılmış bireylerin önündeki kulevarî yükseklik ve mütekebbir yapı, ezen, yöneten, yönlendiren bir cüceleştirmeyi güdüyor. İnsan küçülmüş, aşağılanmış ve hücrelere tıkılmıştır.

kilse.jpg

Konutları hücre gibi düşünmek de mimarların işi.

Le Corbusier diyor ki, “Hücreler (konutlar) yirmi, kırk, altmış kat üzerinde dengelenecek. Sadece insan 1 metre 75 cm’lik boyuyla, değişmeyen mekanizma, şehrin devasa yapılı sokaklarında kaygı duyacak. Öyleyse, bu büyük aralığın iç daraltan boşluğunu, insanlar ve şehirleri arasına iki ölçüyü de sağlayan oranlı bir ortalama getirerek donatabiliriz: Ağaçlar dikmek gerek!” (Le Corbusier, Şehircilik, Daimon, 2014: 70). Ekliyor: “Egoist bireysellik sürüp gitse de ağaç, her durumda, fiziksel ve ruhsal rahatımız için karşımızda.” Gökdelen katlarının yüksekliğini ağaçlarla gizlemek Le Corbusier‘in aklına İstanbul gezisinde geliyor.

Read more

Tanpınar’da Şehir-Mimari-Peyzaj

Lütfi Bergen yazdı…

Tanpınar, “Beş Şehir” kitabında “Cedlerimiz inşa etmiyorlar, ibadet ediyorlardı. Maddeye geçmesini ısrarla istedikleri bir ruh ve imanları vardı. Taş, ellerinde canlanıyor, bir ruh parçası kesiliyordu” diyordu.

Tanpınar‘a göre İstanbul, büyük mimarî eserlerinin olduğu kadar sürpriz peyzajların şehridir. Hatta, ‘İç İstanbul’u onlarda aramalıdır.

Bunlar şehrin mahremiyetinde âdeta eriyip ona karışmış hissi veren küçük camiler, medreseler, hiç beklemediğiniz bir yerde mermer bir çeşme aynası veya kapı çerçevesi, iyi yontulmuş taştan beyaz bir duvar, iki servi, bir akasya veya asma, küçük ve üslûpsuz bir türbe yahut küçük bir bahçe sanacağınız bir mezarlıktır.

Onlar zaman içinde damla damla teşekkül etmiştir. Hepsinde ağaç, su, taş insanla geniş ilhamlı ruh gibi konuşur. Bizim asıl peyzajlarımız bu köşelerdir.

İstanbul halkı onları yaşarken yapmıştır.

Kâinata ruhlarındaki birlik çerçevesinden bakan insanların eseridir. Şüphesiz bunlarda da asıl söz gene mimarlığındır. Fakat bu mimarlık, Bayezid, Süleymaniye, Ayasofya, Sultan Ahmed, gibi etrafındaki her şeye kendi nizamını kabul ettiren bir saltanat değildir.

Read more

Stefan Zweig ve Satranç

Lütfi Bergen yazdı…

stevan.jpg

Stefan Zweig‘ın son eseri Satrançyazarın duygusal durumunu hikâyenin kahramanı Dr. B. üzerinden ifşa eder. Dr. B. ile Zweig‘ı birbirine benzer kılan husus, ikisinin de Yahudi zengin ailelere mensup iken Nazi şiddetiyle karşılaşmaları, sıkışmışlık ve sürgünlük yaşamalarıdır.

Stefan Zweig, Hitler’in iktidara gelmesi nedeniyle 1934 yılında Avusturya’yı terk ederek “gönüllü sürgün”lüğe mecbur kalmıştır.

1881 yılında Viyana‘da doğan Zweig‘ın babası Moritz Zweig, tekstil işletmesi bulunan büyük bir iş adamıdır. Annesi Ida Brettauer ise aristokrat ve Yahudi banker bir aileden gelmektedir.

Novellanın (Satranç) entelektüel kahramanlarından Dr. B. de Yahudi kökenli Viyanalıdır. Dr. B.’nin babası, Ruhani Parti‘nin ilk milletvekili seçilmiş sonraki yıllarda bazı manastırların hukuk müşavirliği ve servet yönetimi işleriyle uğraşmaya başlamış bir avukattır. Babası bu işleri bıraktıktan sonra Dr. B. işleri devralarak sürdürmüş ve prensip olarak başka müvekkil dosyası da kabul etmemiştir. Avusturya İmparatorluk ailesinin bazı üyelerinin işlerini de kendisi takip etmektedir. Dr. B.‘nin bir amcası, imparatorun özel doktoru ve diğer bir amcası ise Seitenstetten’de başrahiptir. Başrahiplik görevi bu ailede üç kuşaktan beri yürütülmektedir (Zweig, 2012: 42-43).

Read more

Ekmek Davası

Lütfi Bergen yazdı…

ekmekkk

Bir evde ekmek çöpe atılıyorsa o evde yaşayanlar arasında adalet konusunda bir sapma var demektir. Ekmek, o evin iktisadi anlamda “denge” durumunu gösterir. Ekmeğin çöpe atılması, onun yenilmemesine bağlı olarak gündeme gelir. Diğer değişle “Ekmek çöpe atıldı, çünkü evdeki denge durumu bozuldu.”

Dengenin bozulduğunu bazı emarelerden anlamaktayız.

Birincisi: Ev sakinlerinden bazıları evdeki sofraya hürmet etmedi, başka yerde yedi. Sofra açmak ve ocak tüttürmek bir evin varlığının delilidir. Evdekilerden biri sofraya oturmadığında sofra aslında açılmadı. Sofradan bereketin eksilmesi nedeniyle ekmek ‘artık’ haline geldi, çöpe atıldı.

İkincisi: Evin sakinleri ‘oburluk’ gibi nefse ait sebeplerle “denge durumunu” bozmaktadır. Bu varsayımda ‘dengenin bozulması’ kronik bir duruma işaret etmektedir. Yemeye tamah edilmekte ancak ihtiyaçtan fazla yiyecek-ekmek tedariki nedeniyle o yenmemektedir. Oburluk, nefsin hastalık hali olarak denge durumunun bozukluğunun işaretidir. Oburluk-açgözlülük veya eş-şerah bir marazdır. Tedavisi kanaattır.

Üçüncüsü: Evde ekmek varken ‘katık’ dediğimiz ikincil yiyecekler tercih edilmekle de ‘denge durumu’ bozulabilir. Gelenekte ‘asal’ yiyecek ‘somun’, ikincil yiyecek ‘katık’tır. Hz. Peygamber yiyecek bir şey istediğinde ona ekmek getirirler. Ekmeğin yanında katık olup olmadığını sorar. “Biraz sirke var” demeleri üzerine “Getirin onu, sirke ne güzel katıktır.” buyurur.  (Müslim, Eşribe, 164-169; Ebû Dâvûd, Et’ime 40; Tirmizî, Et’ime 35; Nesâî, Eymân 21). Bu rivayette ekmeğin pahalı olmayan yiyeceklerle katık edilmesi övülür. Ekmek israfını önlemenin yolu, ekmeğin ‘asal’ pozisyonunun muhafazasıdır. Ekmeğin çöpe atılması ise ‘katığın’ öne çıkarılması ve ‘asıl’ın kaybedilmesi anlamına gelmektedir.

Read more

Feminizm Neo-Liberal Küreselleşmeyi Meşrulaştırıyor

Lütfi Bergen yazdı…

endüstri

Batı’da endüstri devrimi öncesinde kadınlar erkeklerle (kocaları, babaları ve kardeşleriyle) aynı işlikte çalışmaktaydı. Kadın emeği bu dönemde bahçe-bostan işleri, dokuma, haneye ait mandıranın işletilmesi, hayvanların bakımı, sağılması, çocukların gözetimi gibi faaliyetlerde görülmekteydi. Erkek emeği ise kuyu ve su kanalı açmayı, odun tedarik etmeyi, tarla sürmeyi/biçmeyi, harman kaldırmayı, evin tamirat işlerini, üretim sahasının çitlemesini içeren bir dizi iştigalde belirmekteydi. Kadın ve erkeğin (bunlar toprak sahibinin kiracısıydı) emekleri aynı hanenin kazancını tedarik eden birbiriyle uyumlu ve fıtrata uygun bir iş bölümüne uğramıştı. Toprak kiracısının feodal bey karşısındaki durumu “romantik bir bağlılık” arz ediyordu. Kiracılar “bey” karşısında “uyruk” konumunda bulunur; toprak “meta”laşmaya uğramazdı.

Sanayi devrimi ve toprak mülkiyetinin kapitalistlerin eline geçmesi bu yapıyı bozdu. Böylece kapitalist ile toprak sahibi arasındaki ayrım kalktı (Marks, 2015: 132). Ekonomi politik bu süreçte ne sermayesi ne de toprağı kalmayan ve sadece emekle yaşayan kişileri tıpkı beygir gibi ancak çalışabilecek kadar kazanmasını sağlayabilen “iş hayvanı”na indirgeyerek emeklerini ücretlendirdi (Marks, 2015: 96, 98).

Read more

Hikmet Kıvılcımlı-Türkler ve Tevhid

Lütfi Bergen yazdı…

hikmet

Hikmet Kıvılcımlı, Neşrî’nin anlatımına dayanarak “Bir de bakıyoruz, anasından doğar doğmaz Müslüman olan harika bir çocuk dünyaya geliyor” (Kıvılcımlı, 1994: 23) diyerek onun Oğuz Destanı‘nda da ifade edilen “üç günlük bebek iken annesini tevhide çağıran” misyonuna işaret eder.

Bir başka yerde yine Neşrî’ye atıfta bulunarak Oğuz, İbrahim zamanında idi; O’na iman getirmişti” (Kıvılcımlı, 1994: 24) ifadesini de nakleder.

Böylece Oğuz, bir yerde Hz. İsa‘nın beşikte tevhidi beyan etmesiyle benzeştirilir, başka yerde de hanif olan Hz. İbrahim‘in tebliğiyle İslâm’ı kabul ettiği ifade edilir.

Ancak Kıvılcımlı‘nın “Oğuz Kağan” hakkındaki görüşü Oğuz‘un bir şahsiyet olmadığı, bir örgütlenme biçimi adlandırması olduğu yönündedir.

Neşrî‘nin Türk tarihini Nuh oğlu Yafes ile başlattığını, fakat başka bir yerde Bulcas ile başlatıp, o ölünce yerine Zib Bakuy‘ın geçtiğine işaret eder. Zib Bakuy‘un da 4 oğlu vardır: Kara Han, Or Han, Güz Han, Gür Han (Kıvılcımlı, 1994: 23).

Read more