“İlk Gelen”

M. Kürşad Atalar yazdı…

tanrı.jpg

Klasik dönem Hıristiyan ilahiyatına damgasını vurmuş isimlerden St. Augustine (M.S. 354-430), ünlü eseri Tanrı Şehri’nde iki farklı şehir tiplemesi yapar ve bunlardan Tanrı Şehri’ni birçok bakımdan Dünya Şehri’nden üstün tutar. Onun için Tanrı Şehri, dünya hayatında gerçekleşmesi zor bir ‘ütopya’dır ama ‘erdemler’in (bilhassa da ‘merhamet’in) egemen olduğu bu şehir, ‘hevaya tabi olmayı’ simgeleyen ve bu yüzden de ‘zulüm’ üreten Dünya Şehri’nden üstündür. O nedenle, insanlar, Dünya Şehri yerine Tanrı Şehri’nde yaşamayı tercih etmeli ve bu doğrultuda bir pratik ortaya koymalıdırlar.

Read more

HılFu’l-Fudul’u Nasıl Anlamalı?

M. Kürşad Atalar yazdı…
klşklşklşkş.jpg

Bilindiği gibi, Hılfu’l-Fudûl, ‘erdemliler ittifakı’ anlamına geliyor. Miladi 590’lı yıllarda Mekkeliler’in haksızlığa karşı birleştikleri ve henüz gençlik çağında bulunan Hz. Peygamber’in de katıldığı bir yardımlaşma örgütünün adı olarak biliniyor. Bugün ‘insan hakları’ bağlamında faaliyet gösteren bazı dernek ve vakıfların, yapmış oldukları faaliyetin meşrulaştırıcı gerekçelerini izah ederken sıklıkla atıfta bulundukları bu yapıyı nasıl anlamak gerekir? Acaba ‘erdemliler ittifakı’ndan genel ya da ‘evrensel’ bir takım ilkelere ulaşmak mümkün müdür, yoksa bu örgütlenmeyi ‘tarihsel’ ve ‘geçici’ bir uygulama olarak mı görmek gerekir? Başka bir ifadeyle, acaba ‘evrensel’ bir adalet kuralı var mıdır, yoksa adalet dediğimiz kavram ‘göreceli’ midir?

Bu soruya cevap vermek için, tabiatıyla, Hılfu’l-Fudul’un ne olduğunu bilmemiz gerekiyor. Malum olduğu üzere, ‘erdemliler ittifakı’nın doğuşuna sebep olan hadise, borçlunun borcunu ödemek istememesi ile ilgilidir. Yemenli bir tüccar Mekke’ye ticaret yapmak üzere gelmiş, mallarını Mekke’nin önde gelen liderlerinden birine satmış, fakat alıcı malın bedelini ödemek istememiş ve satıcı da hakkını aramak üzere Mekke’nin önde gelen kabilelerine müracaat ederek yardım talep etmiştir. Bunun üzerine, o dönemin ‘erdemlileri’ Mekke’nin en zengin ve önde gelen kabile liderlerinden birinin evinde toplanarak, “haklının hakkını haksızdan alacaklarına” dair birbirlerine söz vermişler ve varmış oldukları antlaşma gereğince, tüccarın malının bedelini alıcıdan, tabiri caizse, ‘zorla’ almışlardır. Bu toplantıya Hz. Peygamber de katılmıştır ve hatta peygamberlikten sonra bile, bu toplantıya katılmaktan duyduğunu memnuniyeti ifade etmiştir. Olayın özeti budur.

Bugün bazı dernek ve vakıflar, bu olaydan ve özellikle de Hz. Peygamber’in sözlerinden mülhem olarak bir hükme varıyorlar ve “farklı dünya görüşlerine sahip olan insanların, temel ahlakî ilkelerde anlaşarak haksızlığa karşı ortak mücadele verebileceklerini” iddia ediyorlar. Acaba bu ne kadar doğru ve ne kadar uygulanabilir bir şeydir? Bu soru üzerinde ciddiyetle durmamız gerekiyor.

Read more

Zor Olan “İyi” Olmaktır!

M. Kürşad Atalar yazdı…

iyiyi.png

Soru basit: ‘iyi’ olmak mı zordur, ‘kötü’ olmak mı? Yani iyi bir insan olmak, iyilik yapmak ve iyi kalmak mı zordur, yoksa kötü bir insan olmak, kötülük yapmak ve kötülüğü sürdürmek mi zordur?

Soru basit olmakla beraber, cevabın o kadar ‘basit’ olduğu sanılmasın! Çünkü en azından bendeniz, biliyorum ki, birçokları bu soruya cevap vermekte zorlanıyor, hatta yanlış cevaplar veriyorlar.

Kimileri diyorlar ki: “elbette kötü olmak zordur; çünkü kötülük yapan toplum tepkisi veya yasanın zorlayıcı gücü ile karşı karşıya kaldığından, kendini bir ‘baskı’ altında hisseder; bu da kötülük işlenmesinde caydırıcı bir unsurdur ve o kişiyi kötülük yapmaktan alıkoyar. İyilik yapmak ise böyle değildir; iyilik yapan toplumca sevilir ve yasaca da desteklenir. Bu yüzden, iyi olmak her zaman daha kolay, kötü olmak ise daha zordur.”

Acaba Öyle Mi?

Yüzeysel bir şekilde değerlendirildiğinde, iyilik kapılarının açık, kötülük kapılarının kapalı olduğu, yani hakkın üstün tutulduğu toplumlarda, genel manada ‘iyi’ olmanın (veya iyilik yapmanın) ‘kolay’ olduğu belki söylenebilir, ama daha derinlikli bir bakışla bakıldığında, ‘iyi’ olmanın her hal ve durumda, aslında ‘zor’ olduğu görülür!

Nasıl Mı?

Şöyle: iyilik yapmak her zaman zordur, çünkü ‘bedel’li bir iştir, fedakârlık ister. Bunun için ‘yüksek karakter’ yani ‘takva’ gerekir. Toplumlarda ise takvalı insan sayısı her daim azdır. Bu, esasen, onun ‘zor’ oluşu ile ilgilidir ve bu zorluk, aynı zamanda onun ‘değerli’ oluşunun da kanıtıdır.

Hz. Ömer’in tasviriyle, takva, dikenli bir yolda, onlara basmadan yürüme dikkatliliği ve azmidir. Bu, kolay bir iş değildir!

Yetime bakmak ve onun hakkını gözetmek, zor iştir; çünkü bir ömür fedakârlık ister!

Karz-ı hasen yapmak, zor bir iştir; çünkü borçlu borcunu ödeyemeyecek durumda ise, ondan vazgeçmeyi gerektirir! “Mal canın yongasıdır” deyişine inanıyorsanız, o alacaktan kolay vazgeçemezsiniz!

Cihad meydanına çıkmak, her yiğidin harcı değildir; çünkü ucunda ölüm vardır. ‘Tatlı candan olma’ riskini herkes göğüsleyemez!

Örnekleri çoğaltmayalım, çünkü mesele açıktır. Hatta o kadar açıktır ki, küçük fedakârlıklar da bile durum çok farklı değildir. Yapılan en küçük iyilikle dahi, başkası için sahip olduklarımızdan vazgeçeriz. Bu, “zırnığını dahi koklatmayan” tiplere, ‘ölüm’ gibi gelen bir şeydir! Bu kişiler, kendisi mahrum olduğu halde, yolda gördüğü miskinle günlük azığını paylaşandaki karakter yüksekliğini asla anlayamazlar. Anlayamadıkları için de, ‘gönül fakirliği’yle bu dünyadan göçüp giderler.

Read more