Azeri’nin Serüveni

Mehdi Genceli yazdı…

azerbAYCAN

Gecedir. Gün bitmiş, esneme seansları başlamıştır. Deliksiz bir uyku çekmek için hazırlık yapıyorum. Kalkıp yatak odasına doğru ilerliyorum fakat kitaplığın önünde buluyorum kendimi. İki satır okuyup hemen uyuyacağım diyorum. Bir kitap çekiyorum rastgele, sayfalarını çeviriyorum. Altını çizdiğim yerlere göz atıyorum. Takılıp kalıyorum bazen, uykum kaçıyor. Ne tuhaf bir alışkanlık! Son zamanlarda sık yapıyorum bunu. Neden? Niçin? Yaşlanıyor muyum yoksa? Eyvah! Yarı yol köprüsünden daha yeni geçmedik mi? Ne ara uçtu yıllar, ne çabuk yaşlandık? Dünya fâni, ömür kısa dedikleri bu mudur acep?

Gecedir. Kitaplığın önündeyim yine. Bir kitap açıyorum tefeül çekercesine, karşıma şu satırlar çıkıyor: “Boyunları kopan palmiyelerin devrilen gövdeleri yerini beyaz dikintilere(bina karşılığı kullanılan bu Azeri sözcük, mimari üslubun tatsızlığını da belirtiyor sanırım) terk ediyor.” Şaşırıyorum. Kapatıyorum kitabı. Muzip bir tebessüm konuyor yüzüme. Yatıyorum. Rahat bir uyku çekiyorum.

Read more

Serin Çay

Mehdi Genceli yazdı…

çay

Çayı Çinliler bulmuş diyorlar. Ne kadar doğrudur bilmiyorum ama çaydan çay yapıp içmek, bizim icadımız olmalı. Çaya bizim kadar düşkün olan ve bizim kadar ulvi bir mana yükleyen başka bir millet var mıdır acaba? Biz çayı ibadet havasında içeriz âdeta. Sabahı çayla açar, öğlen çayla mola verir, günü de çayla kapatırız…

Yalan mı a dostlar? Çay bizim hayatımızın demidir.

Günde birkaç bardak çay içenlerden biri de benim. En güzel çayı çocukluğumda içtim diyebilirim. Eskiden, kutusunda siyah fil resmi olan çaylar gelirdi Hindistan’dan. O çayların dimağı bihuş eden bir tadı, sadece kendisine benzeyen farklı bir aroması olurdu.

Yazın bahçemizde semaver kaynatılır, meşhur filli çaydan demlenir, doğal meyvelerden hazırlanmış nefis reçeller ve daha çay gelmeden ağızda paramparça olan kurabiyeler eşliğinde çay içilir, sohbet edilirdi. Çay ne kadar berrak ve lezzetli olursa sohbetin kıvamı da o ölçüde derin ve anlamlı olurdu…

Read more

Ayrılıktan Ölüm Yeğdi

Mehdi Genceli yazdı…

şövket.jpg

Azerbaycan’ın Sovyet dönemi sanatçılarını gayet iyi bilirim. Benim çocukluğumun duayen sanatçılarıydı onlar. O birbirinden değerli, birbirinden usta sanatçıların ruha kâh coşku kâh da hüzün veren şarkılarıyla büyüdüm. Hamuruma maya, uykularıma ninni olan bu milli “mahnı”ların çoğu tabii ki ezberimdedir hâlâ. Evde, sokakta, sınıfta mırıldanır dururum zaman zaman. Sesim de fena değil bu arada… Onlar kadar iyi söyleyemesem de alaylı takımına taş çıkartırım yeminlen. Devlet senfoni orkestrası gibi ıslık çalarım bir de… Bu sâyede bütün müzik âletlerini kullanabiliyorum. Beni bilenler bilir, fazla söze gerek yok…

Sovyetler dağıldıktan sonra ritim bozuldu sanki. Devlet desteği kaybolunca kalite irtifa kaybetti. Yetenek köreldi, ilham perileri göğe çekildi, sanatçılar yozlaştı, şarkılar anlaşılmaz oldu. Yüksek yüksek müzik okullarında dirsek çürütmüş o güzide sanatçıların tahtına, mahalle mektebinde yarım yamalak mikrofon yalamış türedi sanatçılar oturdu. Sanayi-i Nefise görmemiş bu nev-zuhur sanatçılar, mantar gibi çoğalan renkli ekranları vitrin olarak kullandılar. Kabul görenler düğünlere kaydı, oralardan yüklü paralar kazandılar. Neticede “sanat, sanat içindir” ilkesi çöpe atıldı, onun yerine “sanat, sünnet düğünlerinde şarkı söylemek içindir” anlayışı geldi.

Read more

Kürdemir Simidi

Mehdi Genceli yazdı…

kürdemir

Sabah kahvaltı yapmadan alelacele çıktım evden. Otobüse yetişmem gerekiyordu. Gence‘ye anamı görmeye gidiyorum. 

Yol boyu güzel bir dinlenme tesisinde çay içip Ayvalık tostu yemenin hayalini kurdum. Kürdemir ili mola yeri ama otobüs güzel görünen birkaç tesisi ıskaladı. Şoför işini bilir, en iyi yerde duracak diye beklerken otobüs ana yoldan çıkıp ıssız bir yere demir attı. İndim, çevreye bakındım. Manzara, hayalini kurduğumun yanına bile yaklaşmıyordu ama ben cesaretimi toplayıp hayalimi teselli ettim, darılmasına, kırılmasına müsaade etmedim. Bir umutla bakkal olduğunu tahmin ettiğim kulübeden bozma yapıya yaklaşıp camından içeri baktım. O da ne? Poşetin içinde sıra sıra dizilmiş soğuk ama İstanbul kokulu simitler cilve yapıp bana ordan göz kırpmasın mı? O heyecanla boş bulunup ”nerden getirdiniz bu simitleri?” diye saçma bir soru sorunca hayatımda gördüğüm en kaba bakkal amca ”nerden olacak, pişirilen yerden!” diye yapıştırdı cevabı.

Read more

Kork Aprilin Beşinden…

Mehdi Genceli yazdı…

bakü

Bu sabah okula gitmek üzere evden çıktım, telefon açıp taksi sipariş ettim. Firma, Semend marka araba gönderdi. Kapıyı açtım, selam verip oturdum. Oturur oturmaz kement misali koltuk kemerini çekip usulca bağladım. Şoför şaşkın ve merak dolu gözlerle bana baktı, serapa inceledi, dile gelip kemerimi bağladığım için teşekkür etti. Sonra da “Bizimkiler kemer bağlamaz, siz yabancı olmalısınız” dedi. 

“Doğru bildiniz, tebrik ederim fakat gerçek şu ki sade ben değil, hepimiz yabancıyız aslında. Âlem-i fâniye kadem-nihâd olan her canlı yabancıdır, étranger’dir. Gerçi Camus bunu söylediğinde henüz çocuk denecek yaştaydı, ondan pek itibar görmedi doğal olarak. Zira erken olgunlaşmak bir meziyet değildir. Her şey zamanında güzeldir. Vakitsiz öten horozun akıbetini bilirsin muhakkak… Anlayacağın, benlik nâkıs, varlık muamma, kâinat esrarengiz, mutlak ilim imkânsız… İşbu nedenle yabancı olmaya mahkûmuz, dostum. Sen de yabancısın, ben de… Bütün insanlar gibi…  

İnsan, hiçbir şeyin asıl mahiyetini bilemez. Bize malum olur sadece. Hani meşhur bir fil hikâyesi vardır ya, o kadar işte… Neresinden tutsan odur hakikat. Doğrularımız, sadece kendi bahçemizin mahsulü, gerisi esatir, efsane, masal… Velhasıl, oda zifiri karanlık, elimizde cılız bir mum… Ne kadar aydınlatabilirse artık…”  

Şoförün yolu unutup deli mi yabancı mı olduğunu kestiremediği sıra dışı müşteriye pürdikkat baktığını fark edince dizginledim kendimi. Sustum, arabayı incelemeye başladım. 

Read more

Parça Parça

Mehdi Genceli yazdı…

anananana

Annem 1950’li yılların başlarında, Sovyet yönetiminin uyguladığı zorunlu iskân politikası sonucu Kars’ın Rusya tarafında kalan bir köyünden ayrılıp Gence’ye taşınmak zorunda kalır. Kısa bir süre sonra da Gence‘nin 20 km kuzeyinde, maden işçilerinin yaşadığı küçücük bir ilçeye gelip yerleşir. O tarihten bugüne kadar da bu ilçede ikâmet eder. Henüz çocukken gözlerine yerleşen kederle hayatı burada tanır, burada evlenip çoluk çocuğa karışır. Annem artık madeni tükenmiş bu küçücük ilçeyi ve alıştığı 70 yaşlı ihtiyar evini çok seviyor. Şehirlerin en fazla birkaç ay tahammül edebildiği süslü ve konforlu dairelerinden sıkılıp alelacele evine dönmek ister. Evinden uzaklaştığında, 17 yıl önce kaybettiği eşinin, babamın, ruhunu yalnız bıraktığını düşünüp taze bir gelin gibi mahcup olur. İstanbullarda dahi huzur bulamayıp “oğlum, yeter kaldığım, babandan utanıyorum, lütfen beni yolcu et, gideyim” der. Eski evini yalnız bırakmayı, hayatta olmayan kocasına ihanet bilir. Bu ihtiyar ev sanki koynunda aziz yatan bir türbe, annem sadık bir türbedar…

Annem sekseni devirdi, üstüne birkaç yıl da ilave etti. Seksen yaşına kadar sadece katarakt ameliyatı geçiren bu sağlam bünye, son yıllarda birtakım arızalar vermeye başladı. Sepetine özenle topladığı köy yumurtalarıyla tek başına uçağa atlayıp İstanbul‘a gelecek durumda değil artık. Evden dışarı çıkarken kolundan tutmak, kan sulandırıcı ilaçlarını verip arada kontrole götürmek lazım…

Vücudun, özellikle kalbin birtakım ihanetlerine karşın hafıza hâlâ dipdiri ve dopdolu. 85 yıllık ömrün bütün safhaları, en ince ayrıntılarına kadar bu hafızanın kayıtlarında mevcut. Yıllara çelik bir iradeyle karşı koyan bu hafıza, hayatta bir kere merhaba dediği kişinin adını dahi sil deyip çöp kutusuna atmamıştır. Bu ümmi hafıza, son elli yılda cereyan eden içtimai ve siyasi hadiseleri en az popüler bir tarihçi kadar şerh etme kabiliyetini haizdir. Ben, kendinden habersiz bu şaşırtıcı hafızanın hayranı, hafıza sahibinin aşığıyım.

Read more

Erzurum Radyosu

Mehdi Genceli yazdı…srtyujkıjuhygtfrdeswaqSınırlar sadece ülkeleri değil, insanları da ayırır. Yüreğinin tam ortasından hem de… 

* * *
1930’ların iptidası…

Mimarî tasarımını Slav oğlu Rus’un yaptığı Sovyet adlı devlet-i nev-civan, yeni bir nizam kurma telâşında… Batı’ya, namı diğer vahşi kapitalizme alternatif olacak bu nizam. Daha âdil, daha usturuplu, daha insancıl olacak… Liyakat esas alınacak bu yeni düzende, önemli görevlere komünizme iman getirenler atanacak yani. Dikkat edile! Artık iyelik eki kullanılmayacak, sahiplik belirtilmeyecek! “Benim” yok, mülkiyet iptal, sermaye toptan yasak. Tanrı mı? O hiç olmadı zaten. Hemen afyonu piyasadan çekiyor, patronu da buz çölü Sibirya’ya sürüyoruz. Haydi, yoldaşlar, değiştirin amentünüzü! Şimden gerü hepiniz devletin kulusunuz!

Rus hiçbir zaman Batı’yı kabullenmedi zaten, düşman belledi kendine. Rakibini kaba kuvvetle yendi her defasında, kuzey pençesi atıp dize getirdi ama ince işlere gelince afalladı, ulaşamadı onun muasır seviyesine. Bu yüzden içinde bir ukde kaldı hep. Nasırlaşmış bir yara, kronik bir illet… Dostoyevski bundan dolayı aforoz etti Turgenyev’i. Slav ruhuna yabancısın, Batı hayranı bir mankurtsun, dedi, dışladı. Zahirdeki ihtişamına, azametine rağmen derununda keder var Slav ruhunun, hüzün var. İşte Rus’un bütün derdi tasası, hiçbir zaman sevemediği, içten içe kıskanıp düşman gördüğü Batı’dan farklı bir çizgi tutturmak. Sovyet de, sosyalizm de bunun bariz bir tezahürü.

Düşmansız nizam olur mu hiç! Bu yeni nizamın dışarıda olduğu gibi içeride de düşmanları az değil tabii. Kimler yok ki… Emperyalizme kuyruksallayanlar, Burjuva elbisesini soyunmayanlar, tarihin çöplüğünde eşinenler, fizikötesinden medet umanlar, “kızılları” sevmeyenler, komünizme buğzedenler… Kalplerine girin, tespit edin, bulun onları. Acımayın, sürün Sibirya’ya, ayılara yedirin… Bu kutsal yola taş koyan, bedelini başıyla öder. Tek yol, komünizm! Huzur sosyalizmde! Mutlak hakikat, diyalektik materyalizmdir!

Read more