Yalnızlar Ülkesinde Bir Gülüş

Orhan Aras yazdı…

Burada güneş memleketi yaktı, kavurdu sonra da yerini kalın, siyah bulutlara bırakarak kaybolup gitti. Dün gece şiddetli bir yağmur, sabaha kadar süren gök gürültüsü ve çakan şimşekler artık sonbaharın gelişini duyurur gibiydiler. Sabah yağmurun hiddeti ve şiddeti durmuştu. Saat yedi civarında birazcık çiseledi sonra ortalığa ağır bir rutubet havası bırakıp durdu. Ancak saat ona doğru cesaret edip dışarı çıkabildim.

“Dışarı” dediğim Köln’ün doğusunda kalan Kalk isimli uzun bir cadde… İki taraf da Türk dükkanlarıyla dolu. “İstanbul Saray Lokantası” mı ararsın, “Nimet Abla’nın Yeri” ni mi, yoksa “Doy Doy Lokantasını” mı… Hepsi var burda… İsmini (Kalk) caddenin başındaki bir Katolik kilisesinden almış. Yazılanlara göre buranın temeli 1000’li yıllarda atılmış ve İkinci Dünya Savaşı’ında yüzde doksanı bombalanmış, tahrip olmuş… Şimdi ise  dimdik ayakta ve Türklere, Araplara ev sahipliği yapıyor.

Read more

Bir Kitap, Bir Devir…

 Orhan Aras yazdı…

Fatih Kerimi

Balkan Bozgunu… Yıl 1912. Tarihçi İlhan Bardakçı’nın deyimiyle “Osmanlı veda ediyor Balkanlar’a..”

Ümitler sönük, yarınlar karanlık ve ordu perişan…

Osmanlı Devleti, daha dün tebası olan Bulgarlar’a yenik düşmüştür. Alman kökenli  Bulgar Kralı Ferdinant kendisini Napolyon sanmaktadır. İstanbul’a gireceğini, Ayasofya’ya haç takacağını iddia ediyor.

Edirne düşmüş. Düşman ordusu Çatalca’da… İstanbul halkı korku içinde. Bir tarafta düşman, bir tarafta ise veba salgını.

Read more

Sürgün Protestan

Orhan Aras yazdı…

kırım.jpg
Kırım Türkü Bir Aile

“Yıllar önce Almanya’nın Giessen şehrinde tanıştığım ve yeni vefat haberini aldığım Kırım sevdalısı Rafet Karanlık kardeşimin ruhuna ithaf ediyorum.”

Onunla bir düğün töreninde tanıştım. İpek gibi bembeyaz saçları, çekik ve kara gözleri, kırışık yanakları ve durgun bakışlarıyla daha ilk görüşte dikkatimi çekmişti. Sonradan öğrendim ki gelinin babasıymış. Küçük bir köyde yaşadığım için köyde yaşayan hemen hemen herkesi tanıyordum ama bu adamı ilk kez görüyordum. Damadı beni onunla tanıştırınca ısrarla yanında oturmamı rica ettti. Adı Domur veya Dimur gibi bir şeydi.

Damat Pakistanlı’ydı. Komşumuzdu. Temiz ve çalışkan bir insandı. Arada bir karşılaşıyor, dünya, İslam, insanlar üzerinde sohbet ediyorduk. Gençti ama kendisini iyi yetiştirmişti. Problemlerimizin cehaletten kaynaklandığının farkındaydı. Birgün sohbet ederken, Alman kökenli bir Rus kızı ile evlenmek istediğini söyledi ve beni de düğününe davet etti.

Read more

Hasan Kayıhan

Orhan Aras yazdı…

orhn1
Orhan Aras-Hasan Kayıhan

Onun ismini ilk kez “Türk Edebiyatı” dergisinde görmüştüm. Derginin tarihini de yazının başlığını da hatırlamıyorum. Ama yazının konusu hâlâ aklımdadır. Divan edebiyatında bir gazelin gülle ilgili bir beyti için iki sayfalık bir yazıydı. Yazı o kadar sürükleyici bir dille yazılmıştı ki yazıyı sonuna kadar okumadan bırakmak mümkün olmuyordu. Yazıyı okuyup bitirdikten sonra divan edebiyatında sevgiliyi anlatan bir sürü atıf, sembol ve benzetme hakkında bilgi sahibi olmuştum. O günden sonra onun adını nerede gördüysem hemen yazısını bulup merakla okuyordum. Türkçesi güçlü, akıcı ve sertti. Her cümlesi sırtına yüklenmiş anlamlarıyla bir çağlayana dönüyordu. Belli ki birikimli ve öfkeli bir yazardı.

Çok geçmeden bu “öfkeli” yazarla yolumuz, ikimizin de ölümüne vurgun olduğu ülkemizde değil de gurbet elde kesişti. Almanya’ya yeni gelmiştim. Yere düşen bir sonbahar yaprağı gibi oradan oraya sürükleniyordum. Yaş on sekizdi ve sabırsız ruhum beni asla rahat bırakmıyordu. Okumak mı, yazmak mı, yoksa çalışmak mı konusunda kararsızdım. Etrafımdaki insanlar “Bir işe gir, para kazan,” diye nasihat üzerine nasihat veriyorlardı. Ama o nasihatleri dinlemedim. Bir tesadüf sonucu tanıştığım bir Alman Türkologun teşvikiyle Bochum Üniversitesi’nin dil okuluna yazıldım. Sonradan dost olduğumuz Alman Türkolog, benim bir kaç hikâyemi Almancaya çevirip yayınlayınca cahil cesaretim tavan yaptı. Artık kendimi büyük olmasa da büyüğe yakın bir yazar olarak görüyordum. Sağa sola yazılar gönderiyor, yazılar yayınlanmayınca da öfkeleniyordum.

Read more

Masallar Bize Ne Anlatır?

Orhan Aras yazdı…

masallar.jpg

“Masallar bize ne anlatır” diye bir soru sorsam herkesin gözlerinin önünde farklı bir pencere açılacaktır. Kimi bir an annesini, ninesini veya dedesini düşünecek, kimi ise sisler arasındaki çocukluğunu anımsayacaktır. Ardından, çocukluğunda kendisiyle özdeşleştirdiği masal kahramanı belli belirsiz ortaya çıkacaktır… O kahraman, bir zamanlar ona aşkı, cesareti, umudu, başarıyı, kendine güveni, savaşmayı, barışmayı, hayal kurmayı öğretmiştir. 

Bu yüzden herkes yukarıdaki soruya ayrı ayrı cevaplar verse de aslında hayatı masallarla öğrendiğini ve ayakta durduğunu da itiraf edecektir.

Artık çocukların dilinde “Masal Dede” olarak tanınan yazar Yücel Feyzioğlu, akıcı bir üslupla masallarla hayatı nasıl öğrendiğimizi, ruhumuza ve beynimize kazınan o masal kahramanlarının hayatımız boyunca bize nasıl eşlik ettiklerini “Masallar Bize Ne Anlatır”  kitabında çok güzel anlatmış. Masal tadındaki bu şirin kitap, daha bir kaç hafta önce ‘Abis Yayınları’nda çıkmış. Elime alalı iki saat olmasına rağmen 170 sayfalık kitabı bir solukta okudum bitirdim. Her anne ve babanın, eğitimcinin başucu kitabı olacak niteliklere sahip bu kitabı okudukça, ileride çocuklarımızın nasıl donanımlı bir şekilde hayata atılacakları konusunda da yeni bilgiler edindim.

Read more

Öznenin Diyalektiği

Orhan Aras yazdı…

“Eğer sen beni görürsen onu görmüş olursun. 
Ve eğer sen onu görürsen ikimizi birlikte görmüş olursun.”
Hallac-ı Mansur

Frankfurt’da bir toplantıya davetliydim. 1994 yılının başları olmalıydı. Bir köşede kucağında küçük bir çocukla oturan kabarık saçlı bir adam dikkatimi çekti. Yakına gidip de dikkatli baktığımda onun Avrupa’daki 68 kuşağının önemli liderlerinden biri olan Kızıl Deny (Cohn Bendit) olduğunu gördüm. Selam verdim, tanıştık. Türkiye’deki siyasi olaylardan, devrimcilerden ve Nazım Hikmet’ten konuştuk. Nazım Hikmet’in “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür” şiirini baştan sona Almanca okuyunca gözümde daha da sevimlileşti. Sohbetimiz Türkiye’deki 68 kuşağı üzerinde yoğunlaştı. Masasında duran kitaplardan birini imzalayarak bana hediye etti. Kitabın ismi “Biz Devrimi Çok Sevmiştik”di. Teşekkür ettim ve ona hangi devrimciyi örnek aldığını sordum. Gülümsedi. “Madam Curi”yi,” cevabını verince şaşırdım.

“Benim için en büyük devrimciler bilim adamlarıdır,” dedi.

Aradan 25 yıldan fazla zaman geçti ve ben bu cevabı asla unutmadım. Hatta bu cevap benim hayata bakışımı da derinden etkilemiş oldu. Bilim adamı olmak, hayatta ve zihinlerde değişiklikler yaratmak en büyük devrimcilik de değil de neydi? O günden sonra her aldığım kitapta gördüğüm bir yenilik bana bu konuyu hatırlattı.

Bu yıl Türkiye’ye gidince bir hayli kitapla dönmüştüm. Aldığım kitapları önce masamın üzerine yığar, hepsini baştan sona karıştırır, başını, sonunu okur sonra okumak için sıraya dizerim. Hatta okuma cesaretim artsın diye inceleri üste, kalınları alta gelecek şekilde dizer ve okumaya başlarım. Bu kez nedense tam tersi oldu. Masamın üzerinde duran en kalın kitaplardan bir olan “Öznenin Diyalektiği” isimli kitaptan başladım. “Başladım” derken doğrusu kitabın ilk satırları yormuştu beni. Tam “bir kenara koyayım sonra okurum,”diye içimden geçirirken kitabın 34. sayfasına gözüm ilişti. “Yaşlı bir adamın çocuğu oluyor,” diye başlayan satırlarla birden bire bir Altay masalının içine dalıverdim.

Masal Dede Yücel Feyzioğlu ile zaman zaman masalların çocuklar üzerindeki psikolojik etkilerini tartışırdık. Ona göre masallarla büyüyen çocuklar hayatı daha dikkatli ve derinlemesine gözlemliyorlardı. Hatta o bu konuda bir test geliştirmişti. Bir daire içierisine serpiştirilmiş görüntüleri ilk bakışta gerektiği kadar çözümleyebilenler çocukken masallarla büyüyen insanlardı.

Read more