Süleyman Askeri Bey

Peren Birsaygılı Mut yazdı…

1.BÖLÜM 

o düştü biz yine ayakta kaldık 
halbuki ne kadar yorgunuz 
öyle bakmayın bu yaralar şerefli yaralar değil 
ah öyle bakmayın utanırız kahroluruz… 
Attila İLHAN 

Süleyman Askeri Bey’in aziz hatırasına ithaf olunur … 

“Macera!” dediler. “Bu adamlar, daima bir takım maceralar peşinde koşmuş olan bir avuç saltanat düşmanı, hepsi bu!”

Hürriyet istemek, zararlı bir alışkanlıktı. Ve bizlerden istenen akıllı olmamızdı. Akıllı olmamız, önümüze koyulana mukavemet etmememiz… Bizler, düşmanın işini güçleştirecek saçma sapan maceralardan ve en çok da hürriyetten uzak durmalıydık. Zira o devir, tıpkı bugün olduğu gibi Osmanlı’da da hürriyet istemek, maazallah yasak elmaya el uzatmakla eşdeğerdi… Hürriyet istemenin bedeli, yeryüzünün tanrılarının sahte cennetlerinden kovulmaktı… Oysa hürriyet, Osmanlı’da tüm kesimler tarafından peşine düşülmüş olan bir sevgiliydi adeta… O nedenle, bu hürriyetin kaç çeşit tarifi var bilmiyorum… 


Ancak biliyorum ki; Kimi zaman yanlış! bir hikâyede figüran olmak bile, doğru! olduğu ezberletilen bir hikayede kahraman olmaktan çok daha değerlidir. 

O halde buyurun Süleyman Askeri Bey’in otuz bir senelik özyaşamöyküsüne… 

Read more

Martin Heidegger Suçlu Muydu?

Peren Birsaygılı Mut yazdı…

Kimi zaman dünyanın bir yerinden bir adam çıkar ve diğerlerinin pek de iyi dile getiremediği her ne varsa derli toplu bir şekilde koyuverir önümüze.

Kimdir mesela bu adamlar?

Bazen El Kindi’dir, 9.yy’da ilk nefesi olur İslam Felsefesi’nin… Bazen Dante’dir  “İlahi Komedya” ile 13.yy İtalya’sında ortaya çıkar. Ne bileyim; Bazen İbn-i Haldun’dur, bazen ise Karl Marx… Bazen Nietzsche, bazen Muhammed İkbal… Bazen Octavia Paz, bazen Ali Şeriati… Ya da bazen Dostoyevski bazen ise Kemal Tahir…

Sürekli olarak bireyin ontolojik yalnızlığının altını çizen Alman filozof Martin Heidegger de işte bu adamlardan birisidir. Kesinlikle okunması gereken, ünlü eseri “Varlık ve Zaman”da varoluş sıkıntısına dair muhteşem tespitler vardır. Karşıtları, yaşadığı dönemde onu toplumsal insanı ve tarihselliği küçümsediğine dair sözlerle suçlasalar da, Martin Heidegger aksine, o dönem pek çok insanın aklının kurtarmayacağı ya da kafasının basmayacağı yöntemlerle, kitleleri yaşamlarını değiştirmeye çağırmış ve önceleri bilimdışı olarak görmezden gelinen konuların üzerine giderek, onları saygıdeğer bir konuma yükseltmeyi başarmıştır. Ve bireyin tarihin ya da siyasetin basit bir nesnesi haline getirilerek, varlığın unutulmasına isyan bayrağı çeken düşünürlerden biri olarak zihinlerde büyük iz bırakmıştır.

Peki Martin Heidegger’ın bir dönem Nazi Partisi’ne üye olmasından sonra artık insanlığın gözünde bir suçlu haline de geldiği söylenebilir mi?

Heidegger’in Nazi Partisi’ne üye oluşuna, yüksek bir dehanın deliliğin sınırlarında gezerken yaptığı hatalardan biri olarak sempatiyle bakmak ya da sorgulamaktan aciz bir hayranlıkla bunu görmezden gelmek doğru değil elbette…

Zira suç suçtur ve her insan için aynı evrensel bir takım kıstaslara sahiptir.

Ancak neyin, nasıl yani hangi şartlarda geliştiği üzerine hiç düşünmeksizin, Heidegger’in 20.yy’ın en büyük düşünürlerinden birisi olduğu gerçeğini inkar etmek de, asla doğru olmayacaktır…

Read more

Nizâmî-i Gencevi

Peren Birsaygılı Mut yazdı…

Şairlikteki esrar perdesi
Yalvaçlığındır o bir gölgesi
Tanrı huzurunda sıra tutmuşlar
İkinci şairler,
İlkin yalvaçlar…
Nizâmî

Gence; Azerbaycan’ın Bakü’den sonra ikinci büyük şehri. Burada, henüz 1923 senesine kadar yıkık-dökük bir halde olan, bir mezar vardı. Ve, o vakitler bu mezarda yatanın kim olduğunu soranların alacağı cevap, bu pek kerametli türbenin kısır kadınların çocuk diledikleri bir “şeyh” e ait olduğuydu!

Oysa, o yıkık-dökük mezarda 800 senedir yatan, ne bir şeyh ne de kerameti kendinden menkul bir zat idi. O yıkık-dökük mezar, Azerbaycan’ın olduğu kadar tüm insanlık aleminin başını yücelten, büyük bir şairin edebi yatağıydı. Ancak, maalesef bunu o vakit bilenlerin sayısı pek azdı. Ve insanların kerametli bir zata ait olduğunu sanarak adeta akın ettikleri mezarın, Hafız’dan, Hafız’dan sonra İran klasiklerinin en büyük üstatlarından sayılan Abdurrahman Cami’ye, Sadi’den, Mevlana’ya veyahut Fuzuli’ye değin tüm Doğu şairlerinin üstadı olan ve başta hiç kuşkusuz Goethe olmak üzere bir çok Batılı şair ve araştırmacının büyük hayranlığına mahzar olmuş, Nizâmî-i Gencevi’ye ait olduğu bilenlerin sayısı maalesef bir elin parmağını geçmiyordu.

İşte 1922 senesinde, bu bir elin parmağını geçmeyecek sayıda olan Gence’li aydınlar harekete geçtiler. Öncelikle, “Nizami Komisyonu” adı altında bir heyet oluşturuldu. Bu heyet, merhum şair ve öğretmen Ahunzade Mirza Muhammed, önemli tarihçi merhum Rafibeyli Cevad ve merhum öğretmen Mir Kazım Bey’in önderliğinde teşekkül ediyordu. Bu kimselerin, kıymetli girişimleri ile şairin kemikleri yıkık-dökük kabrinden çıkarılarak Gence’ye getirildi. Şah Abbas Camiinde, şaire layık bir anma merasimi yapılmasına niyet edildi hatta bunun için, aydınların girişimi ile ahalinin ileri gelenleri kendi aralarında para da toplamaya başladı. Ancak, şairin doğduğu Gence şehrine geri dönmesi kısmet olmadı.

Zira, aydınların bu niyeti, Sovyet İlimler Akademisi tarafından gönderilen bir komiser vasıtasıyla engellenmişti. Şair, tekrar eski kabrine gönderildi ve mezarının tamir edilmesi kararlaştırıldı. Müslüman aydınların girişimleri ile tamir edilen kabrin çevresi kısa bir süre sonra İslam mimarisine uygun şekilde düzenlenip, yeşillendirildi ve başına da Azerbaycan Latin harfleri ile yazılı bir mezar taşı yerleştirildi.

Ne doğum ne de ölüm tarihi işlenmişti mezar taşına… Sadece “NİZÂMΔ yazılmıştı.. Bu üç hecelik ismi, gören gözlere, işiten gönüllere onu hatırlattı. Ansızın hatırımıza düştü. Hatırlamak güzeldi. Zira ne vakit onlardan birini hatırlasak, kim bilir aslında belki de kendimizi hatırlıyor, kendimizi keşfe çıkıyorduk. İşte bu yüzden, hele de her yutkunuşta ağzımıza gelen cehaletin o keskin tadı iken, hatırlamak kim bilir belki de düşsel bir aydınlığa tekabül ediyor ve irtifa kazandırıyordu ruhlarımıza.

O halde, hatırımıza düşen Nizamî-i Gencevi’yi daha fazla tanıyalım, hayatından ve düşüncesinden içeri sızmaya çalışalım.

Read more

Tarih “Mahatma”yı Haklı Mı Çıkardı?

Peren Birsaygılı Mut yazdı…lalaslsssss.jpg

30 Ocak 1948 Mahatma Gandhi’nin ölüm tarihi. Radikal bir Hindu tarafından evinin bahçesinde vurularak öldürüldüğünde 79 yaşındaydı. ”Yüce Ruh” anlamına gelen Mahatma ismini ona ünlü şair Tagore takmıştı. Tagore denildiğinde ilk olarak, “Düşüncenin her korkudan azad olduğu bir ülke” dizeleri geliyor aklımıza. Cemil Meriç, Bu Ülke’de özel bir bölüm ayırır Tagore’ye. Öyle çok etkilemiştir Hintli şair üstadı. Binlerce yılın ötesinden gelen, binlerce yankısı olan bir ses diye tarif eder onu.

Gandhi’ye verilen “Mahatma” ünvanı, Budist gelenekten Hinduizm’e geçmiş bir tabir aslında. Kendisini, İngiliz sömürgesi altındaki halkının kurtuluşuna adamış bir kimsenin “Yüce Ruh” olarak adlandırılması, kadim sömürgecilik geleneğine karşı direnişin ilahi bir yansıması adeta. Ve üçbin kast, onbeş resmi dil, sekizyüzkırkbeş lehçenin ve değişik ırk ve inançtaki bir milyarı aşkın insanın yaşadığı Hindistan’ın Mahatma Gandhi’sinin hayatı haklı bir davaya iman etmenin güzel örnekleri ile dolu. Gandhi’nin yaşamöyküsüne baktığımızda, sıradan bir insanın, istediğinde nereden nereye gelebileceğini görüyoruz ve bu insan fıtratında yer alan cüceliğin yanı sıra yüceliğin varlığını da anlamamızı sağlıyor. Çin felsefesinin temel öğretilerinden olan Yin ile Yang’ı ya da Maide Suresi’nde geçen Habil ile Kabil’i böyle de okuyabiliriz belki de.

Read more

30 Yılın Ardından; Bir Naci Ali Portresi

Peren Birsaygılı Mut yazdı…

filisisis

Korunaksız, en ufak bir rüzgarda dahi yerinden oynayan, derme çatma çadırlardan oluşan, Güney Lübnan’daki Ein el-Hilweh mülteci kampının sakinleri, her sabah uyandıklarında yeni bir çizim ile karşılaşıyorlardı. Burası İsrail’in kuruluşundan sonra, yerinden yurdundan edilmiş Filistinliler için inşa edilmiş en büyük mülteci kampıydı. Kampta elektrik yoktu, su kaynakları ise dışarıdaydı yani biraz su bulabilmek için uzun bir yürüyüş yapmaları gerekiyordu. Ancak tüm bu yoksulluk ve sefalete rağmen, hayata tutunuyorlardı ve sabah uyandıklarında karşılarında gördükleri çizgilerin sahibi, henüz 12 yaşındaki o sevimli çocuk da kamptaki herkes tarafından tanınır olmuştu artık.

Bu çocuğun adı Naci Selim el-Ali’ydi. Kuzey Filistin’in Şecere köyünden geliyordu. Babasının köyde bir bakkal dükkanı vardı. Küçük olmasına rağmen, içerisinde ihtiyaç duyulan her şeyin olduğu bu dükkan, evi geçindirmeye yetiyordu. Kalabalık bir aileydiler, Naci’nin 4 kardeşi vardı ve babasının iki ablası, yani halaları da onlarla birlikteydi. Ancak kimseye muhtaç olmadan hayatlarını sürdürüyorlardı.

Read more

Yaşamsal Sırlar

Peren Birsaygılı Mut yazdı…

psikoloji

Psikolojinin gerçekten de çok uzun bir geçmişi fakat kısa bir tarihi vardır.

Ancak çoğu insanın zannettiği gibi, psikoloji sadece Freud’tan ibaret falan da değildir. Mesela Aristo… İlk psikologlardan olduğu kabul edilir, daha doğrusu onun ruh ve maddeyi birbirinden ayırmasından sonra, nice düşünür de bu ruh gerçeğinin peşine düşmüştür. Ve aslında Freud’u farklı kılan en büyük etken, psikolojiyi üniversite laboratuarlarına hapsolmaktan kurtarıp, hayatın içine çekmiş olmasıdır. O nedenle, mesela Gestalt ya da Wundt çoğu insan için pek bir anlam ifade etmezken, Freud ve özellikle psikanaliz konusunda neredeyse hemen herkes az çok bir şeyler bilir

Bilirsiniz, psikanaliz bir bilinçaltı tezinden ibarettir. Yani, ta çocuklumuzda ya da hadi ilk gençliğimizde diyelim, yaşanmış bazı hadiselerin zihnimizde tekerrür ettirilme hadisesi. Freud’a göre, id-ego-süperego olarak üç kısma ayrılan insan bilincinde, bu üçünün birbiriyle temas etmesiyle ortaya çıkan sorunların, bastırılan sırların tahlil yöntemidir bu.

Read more

Güneşin Altındaki Adam; Ghassan Kanafani

Peren Birsaygılı Mut yazdı…

hasan

Vatanı işgal edildiğinde, henüz on iki yaşında bir çocuktu Ghassan Kanafani. Ve ailesi ile birlikte Yafa’da yaşıyordu. O andan itibaren, her şey bambaşka bir renge bürünmüştü. En çok da çocuklar için. Evet, adına işgal dediğimiz o şey, Filistin’de ne kadar çocuk varsa, bir anda büyümesine neden olmuştu hepsinin. Dünün sokakta top koşturan yaramaz veletleri, kederli ve suskun bakışlarla etrafta gezinen genç birer adama dönüşmüşlerdi. Ghassan Kanafani, daha sonra yazdığı bir yazıda o günleri anlatırken; “Çocukça mutluluğumuz üzerine karabasan gibi çöken gecelerin sızısında büyüdük”, demiş ve şöyle devam etmişti; “İnsanın yavaş yavaş büyüdüğüne mi inanırsın? Hayır, aslında o aniden doğar ve büyür. Tek bir an, tek bir sözcük onun yüreğini yeni bir kalıba sokar. Tek bir sahne onu çocukluktan kendi yolculuğunun sarp yollarına bırakıverir.”

Ghassan’ın 12. doğum gününde yani 9 Nisan 1948’te Deir Yasin Katliamı meydana geldi. O gün, Deir Yasin köyünde yaşayan 100’den fazla Filistinli acımasızca katledilmişti. Ghassan Kanafani, o tarihten sonra doğum gününü bir daha asla kutlamadı.

Read more