Anadolu’nun Mahzun ve Şerefli Sesi: Mahzuni Şerif

Muaz Ergü yazdı…

mahzuni.jpg

“Bunca pervâne misali Şem’e yandın Mahzunî
Hangi Pir’e ikrar verdin, kime kandın Mahzunî?
Sen ki bir Evlâd-ı Zeynel Ağuçan’dın Mahzunî
Amma bî-nesilsin şimdi cahil cühelâ için…”

“Önce söz vardı” diye başlar kelâm-ı kadimler. Söz vardı… Olduran, onduran, yakıp kavuran, yangına su olan, güldüren, ağlatan… Gönle dokunan, gönlü darma dağın eden, dağılmış bütün parçaları toplayan, yalımıyla eriten, şifasıyla yürek sızısını sağaltan, varlık yaralarına merhem diye sürülen…

Varlığın dolaysız, bağlantısız, arasız, aracısız dile geldiği, dile getirildiği söz. Modern zamanlardaki gibi varlığa yabancılaşmamış, mekanik süreçlere hapsedilmemiş, kirlenmemiş, kirletilmemiş… Teknolojik bir metaya dönüştürülmemiş…

Söz vardı Anadolu’nun uçsuz bucaksız coğrafyalarında. Varlığın acıda ve sevinçte, hüzünde ve tebessümde meskûn olduğu, hakikatin söyleştiği, hakikatin söylendiği… İnsanlığa dair bütün hallerin (aşkın, sevdanın, bulmanın, yitirmenin, ayrılmanın, kavuşmanın, gurbetin, sılanın, yokluğun, yoksulluğun, yaşamın, ölümün, yitip gitmenin, vuslatın) söylendiği duru sözler. Dupduru göğün altında, mahşeri bir yürekten çıkan… Âşıkların dilinden uçsuz bucaksız yüreğe dökülen…  

Read more

Osman Batur, Doğu Türkistan’ın İsyan Ateşi

Muaz Ergü yazdı…osman baturTarihin hangi kapısını aralasak bir yiğit silueti…

Dünyanın hangi dağına dönsek yüzümüze değen bir şehit nefesi…

Nereye baksak bir büyük destan, hangi rüzgârı dinlesek bir soylu direniş şarkısı…

Osman Batur ya da Osman İslamoğlu… Türkistan dağlarında söylenen bir hürriyet şarkısı…

Osman Batur ya da Osman İslamoğlu… Bir ömür boyu imanın, adanmışlığın, namusun gür sedası…

Osman Batur Doğu Türkistan’ın efsanevi mücadele erlerinden. Doğu Türkistan dağlarının özgürlük şarkısı, şehadet bestesi… Bahtına çokça acı, sürgün, soykırım, katliam düşen Doğu Türkistan’ın… Doğu Türkistan denilince hemen akla gelen soykırım ve asimilasyondur. Eski ve yeni değişmeyen, dinmeyen bir kederin, bitmeyen bir acının akla geldiği yer. Çin’in ve Rusya’nın başrollerde olduğu bir utanç, bir soysuzluk, bir zalimlik… Her türlü işkence tekniğinin pervasızca uygulandığı yerdir Doğu Türkistan. Sürgünler, kolektif kürtaj cezaları, mecburi kürtaj, zorunlu doğum kontrol, diri diri gömülerek öldürülmek, çalışma kamplarında ölesiye çalıştırılmak, tecavüzler…

Read more

Âşık Veysel Geçti Uzun İnce Bir Yoldan

Muaz Ergü yazdı…

aşaşaşa

21 Mart 1973’de göçüp gitmiş Veysel dünya denen gurbetten.  Kırk altı yıl önce kanat vurmuş telli turnası ölümün ülkesine, sonsuzluğun ülkesine… Adına hayat denen muammayı, baştan ayağa bilinmezlik olan ömür serencamını “uzun ince bir yoldayım, gidiyorum gündüz gece” diyerek üç beş kelimeyle çözüvermişti. Felsefenin, bilimin, sanatın binlerce ciltte anlatamadığı hakikati söyleyivermişti hepimize hem de görmeyen gözleriyle. Veysel’in gözleri dışındaki maddi dünyaya kapalıydı. Maddi dünyaya kapalıydı kapalı olmasına ama gönül gözü sonuna kadar açıktı. Kimsenin bakmayı bilemediği, bakmaya cesaret edemediği dünyamızın ummanına dalmıştı. O ummandan topladıklarını, payına düşenleri tertemiz, arı duru bir dille sundu bizlere.  

Veysel’in hayatı Anadolu gibidir. Acısı da gerçek, ayrılığı da… Çocuk yaşta bir gözünü kaybeder. Talihsiz bir kazada diğerini… İçine doğduğu dil zaten ozanlık, âşıklık dilidir. Yanmışlığın, kederin dili. Hüzünlerimizi, sevinçlerimizi, her türlü insani hislerimizi şiirle, sözle ifade eden bir dil. Yokluğun, yoksulluğun, mütevazılığın, engin gönüllülüğün, kaybetmenin yüceliğinde olgunlaşmış, kemale ermiş bir dünyanın dili.

Read more

Direnişin İnsan Kalma Dili: Vittorio Arrigoni

Muaz Ergü yazdı…

vvvvv

Vittorio Arrigoni, İtalyan bir aktivist, barış gönüllüsü. İslam dünyasındaki, Ortadoğu’daki işgalleri, yıkımları, derin trajedileri rahat koltuklarına gömülüp kahvelerini yudumlarken izleyen çağdaşlarının ve soydaşlarının aksine acının, gözyaşının, yıkımın içinde olmayı seçti. Filistin’deydi…

Filistin’e üzülür gibi yapan, beş yıldızlı konferans salonlarında Filistin’i konuşan bizler gibi yapmayıp Filistinli bir direnişçi oldu. Orada olduğu sürece İsrail’in vahşetini, katliamlarını yazılarıyla, fotoğraflarıyla bütün dünyanın yüzüne çarpıyordu. Zulmün ve direnişin ve ölümün kalbindeydi. Kanın, barutun, bombanın… İsrail’in cehenneme çevirdiği Gazze’de mazlumlara, gariplere, ezilmişlere kalkan olmuştu. İnsanlık onurunu yok eden aşağılık müdahalelere karşı canlı bir kalkan. Hem canlı kalkandı hem de Gazze’den yazdığı ateşli yazılarla ve yürekten yorumlarla İsrail’in dünyadaki imajını alt üst eden yüce bir cesaretti. Demokrasi kılıklı vandalizmi, din perdeli maddeperestliği, acımasızlığı, vicdansızlığı sonuna kadar deşifre ediyordu. Yazılarını “insan kalın” diye bitirerek herkesi uyarıyordu. İnsan kalmanın ne denli önemli olduğunu her dem hatırlatıyordu. İnsanlıktan çıkanların hadsiz zulümlerini, sınırsız vahşiliklerini bizatihi görüyordu çünkü.

Read more

Nuri PAKDİL: Efsaneden Pop İkona

Mustafa Everdi yazdı…

Anadolu’dan üniversiteye gelen her öğrencinin Ankara’da uğrakları vardı(r). Kitabevleri, dergi merkezleri bunların başında gelir. Yazılarını okuduğu üstadları dünya gözü ile görmenin arayışından kaçınamaz hiçbir talip.

Bizleri taşrada, köyümüzde, kasabımızda, şehrimizde, kalemin cömert memesinden emziren insanları tanımayı ertelemek ne mümkün! Öyle ya, sonuçta bilinmez perdelerin gerisinde yazan görünmez ruhlar değildi onlar? Seçtiğimiz yolun sağlaması olacaktı tanışmak, belki bize de bulaşacaktı yazabilmek yeteneği.

İslamcılar için Mavera Dergisinin Selanik Caddesindeki küçük bürosu uğrak yerlerinden biriydi. Fatih Yurdakul’un Fatih Kitabevi, Saatçi Musa’nın yeri. Bütün bu uğraklar arasında dolaşırken bir isim fısıldanırdı sürekli. Sırça kuledeki inzivası, DPT’nin ulaşılmaz burçlarının görünmez bir odasında saklanan efsane: Nuri Pakdil.

wwwww1960 darbesinden sonra sosyalistlerin SSCB gibi Türkiye’yi merkezî bir kalkınma ile “kurtaracağı” bir iç kale idi DPT. Devlet Yokuşu’nda nasıl kurulduğunu, hangi kadrolarla yola çıkıldığını anlatır Ali Nejat Ölçen. 5 yıllık kalkınma planları yapan, Anadolu’da bir köye içme suyu gelecekse bile hangi ölçülerle yapıldığı bilinmeyen bir onay alınmak zorunda kalınan merkezi planlama.

DPT’de bürokrasinin, topluma ters düşen sosyalist bir körlükle yapılandığını biliyoruz. İç ilişkileri, iç denge ve dengesizlikleri ile başlı başına bir sorun kaynağı. Sonra bu sorunları devlet bürokrasisini kaynayan kazana çevirme küstahlığı, iktidarlara direnmeyi seçerek verimli ve sağlıklı bir yönetimi güçlüklerle bunaltan yapılanma. Entrikacı bir yapının, iktidar olsanız bile muktedir olmanızı engelleyen solun kalesi DPT.

Read more

Nizâmî-i Gencevi

Peren Birsaygılı Mut yazdı…

Şairlikteki esrar perdesi
Yalvaçlığındır o bir gölgesi
Tanrı huzurunda sıra tutmuşlar
İkinci şairler,
İlkin yalvaçlar…
Nizâmî

Gence; Azerbaycan’ın Bakü’den sonra ikinci büyük şehri. Burada, henüz 1923 senesine kadar yıkık-dökük bir halde olan, bir mezar vardı. Ve, o vakitler bu mezarda yatanın kim olduğunu soranların alacağı cevap, bu pek kerametli türbenin kısır kadınların çocuk diledikleri bir “şeyh” e ait olduğuydu!

Oysa, o yıkık-dökük mezarda 800 senedir yatan, ne bir şeyh ne de kerameti kendinden menkul bir zat idi. O yıkık-dökük mezar, Azerbaycan’ın olduğu kadar tüm insanlık aleminin başını yücelten, büyük bir şairin edebi yatağıydı. Ancak, maalesef bunu o vakit bilenlerin sayısı pek azdı. Ve insanların kerametli bir zata ait olduğunu sanarak adeta akın ettikleri mezarın, Hafız’dan, Hafız’dan sonra İran klasiklerinin en büyük üstatlarından sayılan Abdurrahman Cami’ye, Sadi’den, Mevlana’ya veyahut Fuzuli’ye değin tüm Doğu şairlerinin üstadı olan ve başta hiç kuşkusuz Goethe olmak üzere bir çok Batılı şair ve araştırmacının büyük hayranlığına mahzar olmuş, Nizâmî-i Gencevi’ye ait olduğu bilenlerin sayısı maalesef bir elin parmağını geçmiyordu.

İşte 1922 senesinde, bu bir elin parmağını geçmeyecek sayıda olan Gence’li aydınlar harekete geçtiler. Öncelikle, “Nizami Komisyonu” adı altında bir heyet oluşturuldu. Bu heyet, merhum şair ve öğretmen Ahunzade Mirza Muhammed, önemli tarihçi merhum Rafibeyli Cevad ve merhum öğretmen Mir Kazım Bey’in önderliğinde teşekkül ediyordu. Bu kimselerin, kıymetli girişimleri ile şairin kemikleri yıkık-dökük kabrinden çıkarılarak Gence’ye getirildi. Şah Abbas Camiinde, şaire layık bir anma merasimi yapılmasına niyet edildi hatta bunun için, aydınların girişimi ile ahalinin ileri gelenleri kendi aralarında para da toplamaya başladı. Ancak, şairin doğduğu Gence şehrine geri dönmesi kısmet olmadı.

Zira, aydınların bu niyeti, Sovyet İlimler Akademisi tarafından gönderilen bir komiser vasıtasıyla engellenmişti. Şair, tekrar eski kabrine gönderildi ve mezarının tamir edilmesi kararlaştırıldı. Müslüman aydınların girişimleri ile tamir edilen kabrin çevresi kısa bir süre sonra İslam mimarisine uygun şekilde düzenlenip, yeşillendirildi ve başına da Azerbaycan Latin harfleri ile yazılı bir mezar taşı yerleştirildi.

Ne doğum ne de ölüm tarihi işlenmişti mezar taşına… Sadece “NİZÂMΔ yazılmıştı.. Bu üç hecelik ismi, gören gözlere, işiten gönüllere onu hatırlattı. Ansızın hatırımıza düştü. Hatırlamak güzeldi. Zira ne vakit onlardan birini hatırlasak, kim bilir aslında belki de kendimizi hatırlıyor, kendimizi keşfe çıkıyorduk. İşte bu yüzden, hele de her yutkunuşta ağzımıza gelen cehaletin o keskin tadı iken, hatırlamak kim bilir belki de düşsel bir aydınlığa tekabül ediyor ve irtifa kazandırıyordu ruhlarımıza.

O halde, hatırımıza düşen Nizamî-i Gencevi’yi daha fazla tanıyalım, hayatından ve düşüncesinden içeri sızmaya çalışalım.

Read more

Annemarie Schimmel Ve Marburg

Orhan Aras yazdı…

ssssssssssssss
Annemarie Schimmel

İstanbul’da bir kütüphaneye yaptığım ziyarette eski bir dergi buldum. Bu “İstanbul” isimli, kapağı yırtılmış bir  dergiydi. Üzerinde, Ahmet Kabaklı, Tarık Buğra gibi yazar ve şairlerimizin gencecik resimleri vardı. Derginin yayın tarihi 1954 yılıydı.

Dergiyi satın aldım ve bir kahvede oturarak dergiyi karıştırmaya başladım. 18. sayfasında “Marburg’a  Davet” başlıklı bir yazı dikkatimi çekti. O sıralar, Almanya hakkında hemen hemen hiç bilgim yoktu. Dergideki yazı Türkiye’de  bir yazara yazılmış davet mektubuydu. Kime yazılmıştı belli değildi. Yazarının adı Annemarie Schimmel’di ama yazıya “Cemile Kıratlı” imzasını atmıştı.

Okudukça, gözlerimin önünde bir pencere açıldı ve kırk yıl öncenin Marburg‘u ile fakirleri doyuran Azize Elisabeth’in gülleri bir bahçeye dönüştü. Almanya yüzünü ilk kez orada ve o anda  bana göstermiş oldu.

Read more