Ömer Muhtar, Çöl Aslanı

Muaz Ergü yazdı…

Ömer Muhtar…

Bazen, kalemi ele alıp biri hakkında bir şeyler yazmak istediğinizde, Onu anlatma gereksinimi duyduğunuzda kafanızın içinde sorular dolanıverir. Acaba nasıl anlatabilirim? Gerçekten anlatabilir miyim? Unuttuğum, boşlukta kalan şeyler olur mu?… Aslında zihninizde, muhayyilenizde sözler, Onunla ilgili anekdotlar uçuşup durur. Kopuk parçaları bir araya getirmek zorlar sizi. Hele yazacağınız, anlatacağınız kişi hayat denen oyunu en zirvelerde tamamlayanlardansa. Adı zaman ve mekânı aşarak hâlâ bütün diriliğiyle var oluyorsa. Korkarsınız onu yazmaya, anlatmaya. Onun hatırasını gerçekten layıkıyla yâd edebilir miyim? diye düşünürsünüz. Zirvede yaşanmış hayatları kelimelere hapsetmek korkusu… İşte Ömer Muhtar’ı yazmak için oturduğumda bu duygu ve düşünce deryasına dalmış oldum. Ve gerçekten ürperdim Onun yaşadığı o derin, yüce, tarifsiz iklimin ne kadar uzağına düştüğümüzü fark ettikçe. O sade hayatların içinde yükselen muhteşem tutkuyu hissettikçe… Ve bugün hapsolduğumuz mekanik düzeneğin içinde kaybolduğumuzu bile bilemedikçe…

Read more

Türk Halk Edebiyatına Adanan Bir Ömür: Ali Berat Alptekin

Mehmet Özdemir yazdı…

1953 yılında Silifke/Mersin’de dünyaya gelen Ali Berat Alptekin, ilk, orta ve lise öğrenimini memleketinde tamamladıktan sonra üniversite tahsili için Erzurum’a gitmiştir. Mezun olduktan sonra  Silifke Lisesinde bir süre öğretmen olarak görev yapmış, 1977’de mezun olduğu Atatürk Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümüne 1979’da asistan olarak atanmıştır.

1982 yılında “Taşeli Platosu Masallarında Motif ve Tip Araştırması” adlı tezi ile doktor ünvanı almıştır. 1985 yılında Fırat Üniversitesine geçmiş, Kazakistan Uluslararası Ahmet Yesevi Türk -Kazak Üniversitesinde bir yıl süre ile ders vermiş, daha sonra da akademik kariyerini tamamlayarak profesör olmuştur. 

Ali Berat Alptekin, çoğunlukla Halk Edebiyatı üzerine yaptığı araştırmaları ile tanınmaktadır. Çok sayıda kitaba imza atmış, iki yüzden fazla makale, araştırma ve derlemeleri yayımlanmıştır.

Read more

Ahmet Kaya; Hoşça Kal Gözüm

Ahmet Özcan’ın yıllar önce yayınladığı Açık Mektuplar kitabında Ahmet Kaya’ya yazdığı mektubu bir kez daha okuyalım!…

“…birer yolcuyduk aynı ormanda kaybolmuş
aynı çıtırtıyla uyanan birer serçe
hep aynı yerde karşılaşırdık tesadüf bu
birer tomurcuktuk hayatın kollarında
birer çiğ damlasıydık bahar sabahında gül yaprağında
..hiç yoktan susturuldu şarkımız
…göğsüm daralıyor yüreğim kanıyor
olmasaydı sonumuz böyle…”
Yusuf HAYALOĞLU

Sevgili Ahmet Kaya, Seni kaybedeli kaç yıl oldu, bilmiyorum. Açıkçası ömrünün o son deminde garip bir yabancılaşma girmişti aramıza. Hiç tanışmadık, konuşmadık ama bil ki –son yılların hariç aynı takım yıldızının uçarı çocuklarıydık. Vefat haberin geldiğinde, içimde bir şeylerin koptuğunu, derin bir sızı hissettiğimi itiraf etmeliyim. Sana mı üzülmüştüm, “biz”e mi, hazin sonuna mı yoksa bütün bir ülkenin içinde bulunduğu akıl tutulmasına mı, hatırlamıyorum. O gece, sanırım sabahın üçüydü ve İstanbul’un en büyük caddelerinden birinde yürürken, şu el arabasında kaset satan Kürt gençlerden birine rastlamıştım. Senin kaseti teybine takmıştı ve son sesini açmıştı. “Başkaldırıyorum” çalıyordu, ardından “Bugünde ölmedim anne”, ”Kum gibi”, “Acılara tutunmak”, “Yüreğim kanıyor”… Yarım saat kadar ona uzaktan eşlik ettim. Hüngür hüngür ağlıyordu ve eminim bu halde sabaha kadar dolaştı. Ahmet Kaya ölmüştü, ölmeye zorlanmış ve yenilmişti, öyle mi? Emin değilim. Bir süre önce Karadenizli oldukları anlaşılan bir grup genç, arkadaşlarını askere gönderme “şenliği” yaparken, o şaşırtıcı şizofrenilerden birine tanık olmuştum. Gençler önce horon tepmiş, ardından Tarkan şarkıları eşliğinde dans etmişlerdi. Sonra… Yorulup yere çömelerek neredeyse bir saat boyunca Ahmet Kaya’dan söyleyip, sigara içmişlerdi. Sen, tam da öldürüldüğün yerde yaşıyordun. Bütün ülkeye, her kesime, her sınıfa, etniğe, mezhebe, yaşa, mesleğe mal olduğun anda “tehlike” olmuş, manşetlerden hedefe konmuştun ya, işte tam oradan türküler söylemeye devam ediyordun. Yüzlerce yıldır olduğu gibi bir kez daha aramızdan birini “kurban” vermiş, sonrada sessizce üzülmüştük. Öldüğün günlerde bile senin şarkıların tüm TV ve radyolarda adeta sansüre uğrayarak çalınmamıştı ya, seni kurban olarak seçenlerin, ‘biz’im dinleyeceğimiz türküleri dahi seçecek kadar her şeye görünmez bir şekilde dâhil olduğunu anlamıştık.

Read more

Bilene Bilene Tükenen Bıçak: Turgut Uyar

Alaattin Karaca yazdı…

İkinci Yeni’nin en içe kapanık, suskun, yalnız ve düşünceli şairidir bence Turgut Uyar. Örneğin şiirin bin türlüsünü deneyen, sürekli yenilik peşinde koşan bir İlhan Berk değildir o! Dünya’ya humour’la bakan, nüktedan ve uçarı Cemal Süreya’ya da benzemiyor. İktidar karşıtı bir anarşist ve yıkıcı bir marijinal olan Ece Ayhan’a ise hiçbiri benzeyemez zaten! Sezai Karakoç, sükûnet içre mümin bir ‘medeniyet mütefekkiri’, hepsinden ayrı! Edip Cansever’e benzer belki biraz ama onun daha romantiği, daha ‘Yalağuz’u, daha derini, modern bir mistik, kentte ve kalabalıklarda bunalmış birey… Usanç, bunaltı, yabancılaşma, kaçma, doğaya özlem, arınma ve yalnızlık şiirlerinin başlıca temaları.

Read more

Ah Ulan Şekspir

Alaattin Diker pazar sohbetinde Shakespeare’i anlattı…

Aydın münevverimiz Alev Alatlı‘nın Şekspir ‘ironisi’ ile ‘ad hominem’ iddiası haberler ağına düştüğünde bir Ortaçağ şehrinde kahvemi yudumluyor; Suriçi iklimini teneffüs ediyordum… Gezi anılarımı Eylül ayından itibaren yazmaya devam edeceğim tabii. Ama bu pazar hayata farklı bir pencere açmaya ne dersiniz? Ayrıca Kurban Bayramı‘nı yeni idrak ettik. Onu tekrar kavramış oluruz belki…

Ne bir edebiyat eleştirmeni ne de bir edebiyat tarihçisiyim. Bu nedenle Shakespeare hakkında özel bir değerlendirme yapmam doğru olmaz. Bildiğim kadarıyla İngiliz şaire ilk sataşan Aydınlanma düşünürü Voltaire olmuştur; ‘bu hadsiz mi bana medeniyet öğretecek’ diye âdeta höykürmüştür. Ancak ilgimi çeken asıl husus; muhteşem 13. yüzyıl Şark Edebiyatına (Saadi, Mevlâna vd.) karşı Batılı aydınların özellikle onu örnek göstermesidir. Alman şair Bertold Brecht ise bu konuda temkinlidir, çünkü ona göre birkaç Shakespeare mevcuttur. Tıpkı bizim Yunus Emre gibi…

Read more

Martin Heidegger

Mustafa Küçükhüseyinoğlu yazdı…

Her ne kadar kimilerine göre sadece öyle görünse de, Heidegger diğer birilerine göre, ki kendimi de bu ikinci birileri arasında görmekten mutluluk duyuyorum, kelimenin tam anlamıyla, gerçekten de derin bir adamdı. Ents Bloch‘un Friedrich Hegel için söylediği onun için de geçerliydi muhtemelen: Hegel’in, dolayısıyla Heidegger’nın dili bilinen gramatiği kırıyor, çünkü bilinen gramatik ona söylemek isteğini söyleme imkânı vermiyor. Her insan gibi onun da hataları oldu tabii ki; kiminin hataları küçük, kimininkiler ise büyük oluyor fakat. Haddizatında büyük hatalar yapacak kadar büyüyemiyor herkes, vakit yetmiyor çünkü, eğer gelirken zaten büyük olarak gelmiyor, dünyaya gözlerini büyük olarak açmıyorsa. Heidegger‘nın hataları, hatası büyüktü, çok büyük. Fakat, kendi ifadesiyle, büyük düşünen, büyük hata yapıyor maalesef, bundan kurtuluş yok. Ne kadar yukarıya çıkarsanız, o kadar aşağıya düşüyorsunuz. Düşüncesi, dünyası, hayalleri, korkuları ve umutları küçük olanlar, küçük hata yapıyorlar; günahları da sevapları da küçük oluyor, dinleri, imanları, Allah’ları da ama, cennetleri de cehennemleri de öyleyse. Öğrencisi Max Müller anlatıyor (mealen): Bir gün ormanda yürürken, patikada oradan geçenler için hazırlanan vaftiz suyunun yanında durdu ve diz çöktükten sonra kendisini vaftiz etti. Şaşırmıştım. Hocam dedim, sizin gibi Allah’ı yok sayan biri için oldukça şaşırtıcı bir davranış değil mi demin şahit olduğum? Cevabı (mealen): Allah yok evet, fakat varsa şayet, kendisinin en çok zikredildiği yerlerde olma ihtimali başka yerlerde olma ihtimalinden çok daha fazladır. Bizim hurafe avcıları için anlaşılması mümkün olmayan ve akla aykırı bir durum haliyle. Ben onun Allah’a kendi istediği ve kabul ettiği, kabul etmek ve olmak istediği kadar uzak olduğunu düşünmedim hiç bir zaman; değildi de zaten. Öyle çok yeni şeyler de söylemedi aslında, aynen Friedrich Nietzsche gibi. Fakat Nietzsche‘nin dili ve Heidegger’nın bakışıydı bambaşka olan.

Read more

Karl Marks

Ahmet Özcan yazdı…

marks

Gün doğarken her sabah 
Bir kız geçer kapımdan 
Köşeyi dönüp kaybolur 
Başı önde yorgunca 
Fabrikada tütün sarar
Sanki kendi içer gibi 
Sararken de hayal kurar 
Bütün insanlar gibi 
Bir evi olsun ister
Bir de içmeyen kocası 
Tanrı ne verirse geçinir gider 
Yeter ki mutlu olsun yuvası 
Dışarda bir yağmur başlar
Yüreğinde derin sızı 
Gözlerinden yaşlar akar 
Ağlar fabrika kızı 

Şiir-Beste:Bora Ayanoğlu

Bay Marks, şimdilerde Fabrika Kızı’nı, delikanlısını, işçiyi, emekçiyi, yoksulu, üç otuz paraya haysiyeti için, çoluk çocuğuna helal rızık götürmek için çalışan milyonları düşünen, onlar için şiirler yazan, şarkılar besteleyen kalmadı. Bora Ayanoğlu’nun bu eski bestesi, Alpay ve Ahmet Kaya yorumuyla seslendirilerek dilimize eklenmişti… Ahmet Kaya’da “bir mavi otobüs gelirdi, seni alır giderdi, kaldırımlar kaldırımlar var ya, seni alır giderdi…” diyerek anlatmıştı fabrika kızını… Yoksul, mağdur ve mahrum kitleler, eskiden kaderlerine kızsalarda hallerinden utanmaz, zadegana özenmez, mahrumiyete rağmen mağrur yaşar, ‘o mavi otobüslere’ binerek giderlerdi. Şimdilerde “fabrika kızları” için şiir yazılmadığı ve onları ‘düşünen’ kalmadığı gibi, onlar da mahrumiyetten utanır, haramilere özenir oldu. Olsun, bu devran bir gün dönecek elbet… insanlık yeniden insanlığını malda mülkte, makamda mevkide kaybetmeyi bırakıp, onuru, özgürlük ve adalet için çaba göstermekte aradığı ve kazanma hırsını tetiklemek için değil frenlemek için bedel ödediği bir yaşama geri dönecek.

Bay Marks, Sen, ‘fabrika kızı’nı kendine dert edinen, onları düşünen, onların gözyaşlarını dindirecek çareler arayan, batılı son büyük fikir adamıydın. Fikirlerinden çok, zorlu ve yoksul yaşamöyküsünden etkilendiğim insanlardan birisin. Fikirler, bilirim, ne kadar önemli, derin ya da keskin olursa olsun, zaman içinde değişebilir, yanlışlanabilir veya önemsizleşebilir. Ama hayat, yaşandığı ile kalır ve bir insanı değerlendirmenin temel ölçüsü yaşadığı hayattır. İnsanların fikirleri ile uyumlu bir hayat sürmesi, önemli bir erdem ölçütüdür mesela. Yani fikirleri değil, onunla uyumu, samimiyeti, safiyeti, içtenliğidir dikkate değer olan. Batıda olduğu gibi bizim toplumlarımızda da fikirler, başka bir çok şey gibi, maske olarak işlev gördüğü için, artık insanların neci olduğuna, neyi savunduğuna bakmıyorum.

Read more