Değer, Ahlâk, Etik

Nilgün Çelebi yazdı…

Ahlâk Mı Etik Mi?

Ahlâk (moral) ve/veya etik’in sosyoloji içinde çeşitli açılardan, çeşitli düzlemlerde ele alınması mümkündür. Burada yapılmak istenen de bu farklı ele alışların dayandıkları zeminlere işaret etmektir. Ancak, buna geçmeden önce vurgulanmasında yarar görülen husus, incelememizde ahlâk ile moral arasında değil ama (çünkü bunları eş anlamlı görüyoruz) ahlâk ve etik kavramları arasında bir farklılığın gözetildiğidir. Her iki sözcük de, değil mi ki farklı kullanıcılara farklı bağlamlarda daha tatminkâr bir ifade sağladığı izlenimini vermektedir, o halde yapılması gereken, böyle bir farklılığın kaynağını tespit etmektir, onlardan birini en baştan geçersizleştirmek değil. Biraz aşağıda ele alınacağı üzere, bu incelemede ahlâk daha kadim ve kapsamlı bir kavram olarak görülürken etik, ahlâkla bağlantılı kavramlar ailesinden olmakla birlikte, daha modern çağa ait, modern toplum olgusuyla bağlantılı ve daha dar alanlardaki ilişkilere yönelik bir kavram olarak görülmektedir. Moral ise doğrudan doğruya ahlâkın bir yabancı dildeki karşılığı olarak alınmaktadır.

“Sosyal Olabilen?

İnsan “sosyal olabilen” (sociable) bir canlıdır. İnsan, “sosyal olabilen” bir canlı olarak dünyaya gelir. “Sosyal olabilen” canlı derken kast edilen, türdeşiyle birlikte yaşayabilendir. Türdeşiyle birlikte yaşayabilen olmak ifadesi, içinde birbiriyle bağlantılı şu iki anlamı barındırır: İlki, türdeşini gözeterek yaşamaktır; ikincisi, türdeşine mecbur olarak yaşamaktır.’Sosyal olabilen, tek başına kendini var kılamayandır. Ancak başkasıyla birlikteyken kendini ortaya koyabilen, gerçekleyebilendir. Bu hususu şöyle açıklaştırabiliriz;

Read more

Günümüzde Sosyal Teori

Nilgün Çelebi’nin 16 Mart 2019 tarihinde Ankara Us Atölyesi’nde yaptığı konuşmanın özeti…

Genelde sosyolojinin, özelde sosyal teorinin buharlaşmakta olduğu iddiası giderek daha çok seslendirilir hale geldi. Bu iddia artık tedavüle girdi ve adım adım da adeta olgusallaşıyor. Bu iddianın gerçekle ne denli çakıştığına baktığımızda neler görüyoruz? Öncelikle, sosyolojik bilgiyi kimse satın almıyor. Ne kamuoyu ne siyaset ne medya ne kamu kurumları, ne iş dünyası ne de herhangi bir ekonomik sektör sosyolojik bilgiye talepte bulunuyor. Sosyolojik bilgiyi entelektüeller de satın almıyor. Entelektüeller ilgilerini felsefeye, iletişim bilimine, politik bilime, uluslararası ilişkilere, sanata yöneltiyor, o cephelerden gelen seslere kulak veriyorlar. Sosyolojik bilgiye talep olmayınca sosyologlara iş olanağı da çıkmıyor. Bu durum Türkiye’ye özgü değil. Kitapçılardaki sosyoloji raflarının başka ülkelerde de az yer kapladığı, raflarda psikoloji ve felsefe kitaplarına daha çok yer verildiği gözlenmektedir. J. Shephard bu durumu “Işığın Sonundaki Tünel” başlıklı kitabında konu etmiş. Frederic van der Berge mealen “uygarlıklar biter, sosyoloji de bitiyor” diyor. Ama bir taraftan da sosyoloji için mealen post-modern çağda, post-truth’un yayıldığı şu dönemde diğer sosyal bilimlere iş birliği yaparak ayakta kalabilir diyerek, sosyolojiye bir kapı aralamaya çalışıyor. Görüleceği üzere Berge bu önerisinde sosyolojiye aktif değil pasif bir rol önermiş oluyor.  

Read more

Habermas Üzerinden Osmanlı’yı Okumak

Nilgün Çelebi yazdı…

habermas

Habermas denince vurgulanması gereken çok önemli bir tespit de şudur: Malûm Marx, çok kabaca özetlersem, alt-üst yapı’dan söz eder. İdeoloji ve politik olanı üst, ekonomiyi alt yapıya yerleştirir. Tilmizleri ise meseleyi daha şematikleştirerek, ki böylece kestirmeden öğrenilmesi daha kolaydır, alt yapının belirleyici, yani determine edici, üst yapının ise alt yapıyı etkileyici olduğunu söylerler. Yine çok kabaca, Avrupa komünizminin teorik seviyedeki temsilcileri diyebileceğimiz başta Althusser, Gramsci gibi adlar bu kaba ayrımı rafineleştirmek istediler. Üst yapıdaki ideolojik ve politik düzlemi ayrıştırdılar. Böylece triplex bir model kurdular. Althusser‘in Devletin İdeolojik Aygıtları, Gramsci ‘nin hegemonya kavramlaştırmaları bu bağlamda anlam kazanır.

Read more

Biraz Sinema: Temizlikçi

Nilgün Çelebi yazdı…

temizlikci-1557493870

Temizlikçi. Notu 7. (Orijinal adı: The Cleaning Lady).

Tiksinç bir korku filmi. Atilla Dorsay üstadımız “bir gün kült film olur” yazmıştı. Gitmesek olmaz dedim. Filmin bir ana örgüsü var. Onun çevresinde gelişen halka olaylar da. Ama senaryoyu yazanlar o plot’u korku ve tiksinçlik filmi olarak anlatalım demişler. Biterim böyle matematik filmlere. Her şey yerli yerindedir. (Matematikçilerin el yazıları da çok güzeldir, dikkatinizi çekti mi? Diyorum ya sanat bu dünyayı kurtaracak olan yani representasyon).

Şimdi konu şöyle: 45 yaşındaki güzellik uzmanı, bakımlı, fit, pilatese giden, vicdanlı, insan sevgisi olan Alice işyeri gibi de kullandığı evinin temizliği için yüzü yanık, çelimsiz bir kızı temizlikçi olarak tutar. Alice evli bir erkeğe sırılsıklam aşıktır; ama bu aşkı yüzünden derin vicdan azabı çekmektedir, o kadar ki adamdan kopmak için terapi grubuna bile yazılır. Adam malum, sürekli karısıyla aralarında hiç bir yakınlık kalmadığını söyleyen ama boşanma tazminatı olarak mal varlığının yarısının elden çıkmasını da gözü yemediği için bir türlü boşan(a)mayan biridir. Alice‘i bu açmazdan kurtarmaya karar veren Temizlikçi kanlı mı kanlı bir plan hazırlar.

Read more

Biraz Tiyatro/Don Kişot’um Ben

Nilgün Çelebi yazdı…

Don Kişot’um Ben. Notu:9.

27 Mart Dünya Tiyatrolar gününde tiyatroya gidilmez de nereye gidilir? Baba Sahne adında bir tiyatro grubu oynuyor. Ben içlerinden bir tek Ozan Güven adını bilirdim. Meğer diğerleri de iyi oyuncu olarak tanınırlarmış. Ki bu zaten hemen belli oluyor. Kalite bir ekip. Amma içlerinde bir Günay Karacaoğlu var ki, zirvede. Mükemmel bir oyuncu. Sanço Panza‘yi oynuyor. Don Kişot malum Ozan Güven. Ozan Güven biraz şımarık. Popularitesinin farkında tabii.

Konu malum, kafayı üşüten orta karar bir soylunun uzaklara gitme hevesi. Ne var ki, ailesi yanına konağın beslemesini de katıyor üşütük oğullarına yollarda sahip çıksın, göz kulak olsun diye. Besleme bizim Sanco Panza; ama şöyle bir durum var: Sanco Panza aslında bir kız. Sonra gelsin yol boyu maceralar. Sonlarda anlıyoruz ki bizim Don Kişot deliliği kamuflaj yapmış. “Zalimlerin yönettiği bir dünyada deliliği seçtim. Delilik insanı zalimden duyulan korkunun esaretinden kurtarıyor diyor.

Eh bel kemiği bu söz olan bir oyun metni bir de Emrah Eren gibi bir yönetmenin elinde başarılı olmasın mı? Olur tabii, bir de o uzun romanı oyun haline getiren bir şahıs var: Bulgakov. Ona ve çevirmen Irmak Bahçeci’ye de bravo. Diğer oyuncular da gayet iyiydiler. Işık, danslar, şarkılar, giysiler, dekor hepsi ortalama üstündeydi. Bir ara sahneye bakıp diyorsunuz ki “işte tiyatro bu, daha ne yapsınlar?” Neden 10 değil de 9? Ses hacmi biraz fazlaydı, ses çok yüksek olunca kelimeleri seçmek için büyük çaba harcamak zorunda kalıyorsunuz. Hele en arka sırada iseniz.

Nilgün ÇELEBİ

Biraz Tiyatro/Siyahlı Kadın

Nilgün Çelebi yazdı…

Siyahlı Kadın (Bir Hayalet Hikayesi). Notu:7. Ankara DT.  Yazan Susan Hill.

Sanıyorum aslı bir roman ve bu romandan aynı adla film de yapılmış. Woman in Black gibilerden (Bir de Woman in Red vardı, sanırım şarkısı da olacaktı). Neden bu kanıya vardım? Aylık tanıtım kitapçığında Oyunlaştıran Stephen Mallatratt yazıyor. Şimdi efendim; İngilizler hortlak hikâyelerine pek meraklıdırlar. Eee o özellikle kuzeye doğru çıkıldıkça kırsalda yükselen paslanmış taş renkli 40 odalı malikaneler arasında yaşayıp bulutlu, kasvetli gökyüzüne bakıp hortlak hikayeleri düzmeyeceksin de ne yapacaksın?

Oyun iki kişilik. Biri başından geçen ama etkisinden hala kurtulamadığı bir hortlak hikâyesini yazıya döküp bir tür katharsis yaşamaya çalışıyor. Diğeri ise ona o katharsisi dramaya dönüştürerek yaşatmayı planlıyor. İlginç… Ama oyunun özü bu değil. Oyunun özü, ki bu özü yönetmenimiz, çevirmenimiz, oyunlaştıranımız ve hatta yazarımız da benim gibi mi düşünmüştür, bilemem. Malûm bu işleyiş telefonculuk oynamaya benzer. Hani herkes birbirinin kulağına fısıldarken bir şeyleri de değiştirir. O hesap.

Read more

Biraz Sinema/Türk İşi Dondurma

Nilgün Çelebi yazdı…

Türk İşi Dondurma. Notu:7.

Yönetmen Can Ulkay ne filmi çekmek istemiş? Bilemedim.

Çanakkale Savaşı sırasında iki Türk’ün Avustralya‘da filmdeki gibi/kadar olmasa da heyecana gelip kendilerini savaşın bir tarafı/aktörü olarak gördüklerini ve kendilerince bir mücadele verdiklerini bir yerlerden duymuştum. Film bu hikâyeyi ele almış. Ama nedense film duygusal komediden adım adım ağır bir drama ilerlemek yerine, ki ‘işte yaptığı da bu’ diyenler çıkacaktır, iki şaşkolozun elbette bilinçli değil ama içgüdüsel olarak da değil bir garip kararla savaşa taraf olma maceralarını anlatıyor. Elbette Ali ve Mehmet‘in gerçek hayatta neden oraya gittiklerini bilmiyoruzdur.

Read more