Şiir Öldü Mü? Katili Roman Mı?

Rahmi Şeyhoğlu yazdı...

şiir.jpeg

Roman yaşamaktır. Şiir hissetmek… Roman dünyadır, şiir daha çok öbür âlemler… Roman akıldır, kurgudur. Şiir histir, ruhtur. Romanın vatanı batıdır. Her şeyi tanımlamak ve açıklamak gayreti, dünyayı kuşatmak hevesi edebiyatta roman olarak 16.yüzyılda tezahür etmiştir. Bizde ilk romanlar 19.yüzyılda. Batının şiiri, doğunun şiirine yaklaşamaz bile. Şark histir, akıldışılıktır, akılüstülüktür. Garp, dünyayı akıllıca yaşamak peşinde koşarken, şark şiir gibi bir hayatı düşler. Gördüğünü tanımlamak yerine, süslemek ve onu yeniden şekillendirmek ve hatta aslından koparmak gibi bir huyu vardır. Garbın zamanı şimdidir, an’dır; şarkın zamanı sonsuzluk. Şiir şarktır, roman garp. Şiir hayaldir, roman gerçek.

Read more

Ba’de Harabi’l-Basra

Rahmi Şeyhoğlu yazdı…

ort.jpg

Ba’de Harabi’l-Basra (basra harap olduktan sonra demek yani olan olduktan sonra) tarih ne işe yarar? Bizim memlekette diye başlayan cümlelerden pek hazzetmem ama şimdi elzem oldu. İlber Hoca’nın “Bizim memlekette tarih ne okunur ne de bilinir.” sözü sondaki noktasına kadar tartışılmaz bir hakikat. Etrafınıza bakarsanız her yer tarihtir ve herkes tarih konuşur ve de her meselede tarih bilmek zaruret olur. Amma ve lâkin, ne doğru dürüst bilen ne de konuşan pek çıkmaz. Ayrıca sağcılar gururlarını okşamak ve kitlelere gaz vermek için, solcular da genelde kötülemek için tarihe sarılırlar. İki tarafında tarihi ne bilgiye ne de ciddi kaynaklara dayanır. Tamamen ideolojik ve de genelde uydurmadır. Pek az bir kesim istisna; onlara da pek kulak veren olmaz.

Read more

Kartpostal Niyetine…

Rahmi Şeyhoğlu yazdı…3746-kurban-bayrami-tebrik-kartlari-iett-fotogaleri800x600.jpgKartpostal niyetine…

(Arkada bir şehir hayal ederek okuyun. Mutlu insanların olduğu.)

İnsanın ömrü bir kaç bayramlık saltanat. Kaç bayram geçti, kaç bayram kaldı. Kimbilir? Biz bayram gibi bir gönülle yaşayabildik mi? Meselemiz bu olsun. Her şey nasip meselesi.

Ramazanı da, bayramı da nasip edene hamdolsun.

Ramazan gibi derin, bayram gibi neşeli olmak temennisi ile… Küçüklerin ellerinden, büyüklerin ise gönüllerinden öperim.

Not: Kestane kebap, acele cevap beklerim.

Rahmi ŞEYHOĞLU

Asalet Şehrinin Sakinleri: Mevlana

Rahmi Şeyhoğlu yazdı…

mennn

Asalet Şehrinin Şifreleri (Meraklısına Lügat Niyetine)

 Tecessüs… Her insanda mevcut olan, fakat hayatın basitlikleri ile uğraşmaktan, varlığın maverasını kurcalamaya kadar uzanan enva-i çeşitliliği ile insanların kalite derecelenmesine de sebep olan ulvi meleke ya da beyin kurdu…

Bir âlimin kainatın künhünü anlamak için beynini kanatırcasına derinlere dalması kadar kenar mahallenin kadınlarının başkaları hakkındaki merakları da, maalesef tecessüs cümlesindendir.

İkincisi, “belhüm adallığa” hızla düşüş, diğeri ise eşref-i mahlukatın “bilenler” zümresine dahil olup “uykusu ibadet hükmünde” olanlar safında saf tutmaktır. Fark hem derece de hem de mahiyettedir. Birisi yasak, diğeri mükafat olan tecessüs…

Kimileri doğuştan bu kurdu beyinlerinde taşıyarak dünyaya gelir. Kimileri de sonradan bazı vesilelerle bu hastalığa düçar olur. (Hastalık mıdır? İmtiyaz mıdır? Bunu şahsın fikri serencamının hitamında anlayabiliyoruz.)

Read more

Yesevi’nin Son Talebesi: Erol Güngör

Rahmi Şeyhoğlu yazdı…

erolllllll

Onun ismini ilk duyduğumda onbeş yaşındaydım. Elimde Necdet Sevinç’in eski gazete yazılarının olduğu  bir kitap vardı. Yetmiş neslinden kitap kurdu bir öğretmen ağabey “Bırak bunları artık, bundan sonra baba kitaplar oku. Erol Güngör’ü oku” demişti. İlk defa ismini duymuştum. Hele okuduğum kitabın beğenilmemiş olmasından gelen kızgınlıkla karışık şaşırmıştım.  “O kim ?” sualime “sen hele bir kitaplarını oku anlarsın” cevabı başımda kavak yellerinin estiği o çağlarda pek de hoşuma gitmemişti. Ancak, doğuştan gelen merak hislerimin her zaman aklımın ve de inadımın önüne geçmiş olması vaziyeti bunda da kaideyi bozmamış ve günlerce Erol Güngör ismi tanıdık birini arar gibi her yerde onun bir kitabını aramama sebep olmuştu. Elime geçen ilk kitabı “Dünden Bugünden” di. Kitap o güne kadar alışık olmadığım bir tavra sahipti. Hüküm vermiyordu, tahlil ediyordu. Yüceltmiyordu ve yerin dibine batırmıyordu, değerlendiriyordu. Hissi değildi, akılcıydı. İdeoloji kurmuyordu, bilgi veriyordu. Siyasi değildi, ilmi idi. Taklit ve tekrar değildi, telifti.

Hayatta yücelttiğim insanlar vardı: Necip Fazıl, Peyami Safa, Cemil Meriç…. Hiçbirine benzemiyordu. Alıştığım; hüküm verme, dünyayı yeniden kurma tavrına çok tersti. “Şu ana kadar imanla başlayıp şüphe ile  neticelendirdik . Bundan sonra şüpheyle başlayıp imanla neticelendirelim.” diyordu. Yani zor ve dikenli bir yola çağırıyordu. Ucuzculuk, hele hele de ayakları bir karış havada malumatfuruşçulukla, vatan kurtarıcılığı edebiyatı anlayışına tamamen uzaktı. Şüphesiz Türk milliyetçisi idi. Ancak kol kırılır yen içinde kalır diyerek, yanlışların, hataların üstünü örtmüyordu. Hele hele de o karışık dönemler de kendisini saklamadan ve korkmadan “Ben Türk Milliyetçisiyim” diyebiliyordu. İlmin yarısı cesaret değil midir? Âlimin asaleti cesareti değil midir? O asildi.

Read more

Bu Ülkenin Hikâyesi: Cemil Meriç

Rahmi Şeyhoğlu yazdı…

Benim neslimden olanlar, yani kafa kağıtlarında altmışların son yılları ile yetmişlerin ilk yılları yazılı olanlar, anarşiyi ilkokul sıralarından seyredip seksenli yılların güdük ve felsefesiz liberalizm havasını yaşayanlar talihsiz nesiller silsilesinin son halkasıdır. Bizler, ahlakçı nasihatlerle ve hayat felsefesi idealizm düsturları üzerine kurulmuş ya da kurdurulmuş, hızlı modernleşme ve gelenekler arasında nasıl bir hayat yaşamalıyız soruları ile cebelleşen bir nesildik. Ancak, ne gidilecek bir yol ne de sarılabilecek, hayatın manasını ve de hayata bakışımızı şekillendirebilecek bir felsefemiz vardı. Herkes kendince yorumluyor kendince yaşıyordu. Müşterek değerler şahsileşmiş ve de siyasi kavramların yüzlercesi herkesin kendi anlayışına göre meydanlarda arz-ı endam ediyordu. Bu neslin küçükte olsa bir kısmı arayış içerisinde idi. Arıyorduk… Belki çoğu zaman ne aradığımızı dahi unutarak arıyorduk. Burnumuza kalitenin, seviyenin ve de asaletin azda olsa kokusunun geldiği her limanda duruyorduk. Bizler “Mehlika Sultana Âşık Yedi Genç” misali elimizde asa düşmüştük idealizm sokağının küf konan, dikenli yollarına…

Ey okuyucu! Sana anlatacağım bir yol hikâyesidir. Bu satırların yazarının siyasi ve fikri yol hikâyesinde uzun uzun mola verdiği bir limanın tasviri ya da vefa borcunun küçük te olsa ifasıdır. Bu hikâyede tebessüme asla yer olmadığını bilerek; seni zorlayacak ve hatta utandırıp mesuliyet altına sokacak olan bir hikâye olduğunu baştan bilerek oku! Muhakkak ki, sözüm meclisten içeridir ve de bu memleketin mazisine, haline ve atisine dair lakırdı serdedenlerinedir. Hicap sahibi, kadirşinas, mütecessis (manaları unutulmuş olsa da) zevat ne demek istediğimi anlayacaklardır.

Read more