Ortaçağ’ın Robin Hood’u Eşkiya Ebû Zerr

Rüştü Kam yazdı…
ebjzer
İslâm Dini gelmeden önce Müslüman olan kişidir Ebû Zerr, Benû Gıfâr kabilesine mensuptur. H. 31 (M. 651/652) yılında Mekke ile Medine arasında bir yer olan Rebeze Çölü’nde vefât etmiştir.
Ebû Zerr’in asıl ismi, Cündüb b. Cenâde b. Kays b. Beyaz b. Amr’dır. (İbnü’l-Esir, Üsdül-Gâbe, Vl, 99-101).
Ebû Zerr el-Gifârî‘nin kabilesi ve ailesi câhiliye devrinde yol kesmek, kervanları soymak ve eşkıyalık yapmakla tanınır. Ebû Zerr, cesareti ve atılganlığı ile o kadar büyük bir şöhret yapmıştır ki o yörede, ismini duyan, olduğu yerde korkudan titrerdi. O zenginlerden aldığı malları ve paraları fakirlere dağıtırdı. Ortaçağ’ın Robin Hood’u diyebiliriz. Putperest bir toplum içinde yaşıyordu, ancak hiçbir zaman putların önünde eğilmedi.

Read more

Ramazan Geldi ve Çekip Gitti

Rüştü Kam yazdı…

ramazan bayramı.jpgRamazan geldi ve çeşitli hanelere Oruç Bey’le birlikte bir ay boyunca misafir oldu. Ayın sonunda da, on iki ay sonra tekrar geleceğini söyleyerek çekip gitti. Bazı hane sahipleri bu 30 gün içinde, 20 saatlik zaman diliminde Ramazan’a ne yemek verdiler ne de içecek. Halsiz düştüğü zamanlar oldu Ramazan’ın, o zaman da klimalı odalarda oturan sorumsuz sorumlular Ramazan’a; yat uyu dediler. Ağır bir işte çalışıyorsan hastalık raporu al dediler veya o işi bırak, başka bir iş bul dediler. Ramazan’ı aç ve susuz kalmanın ibadet olduğuna inandırdılar. Ramazan’ı, oruçlu iken acı çekmesinin kendi kaderi olduğuna da inandırdılar. Bu durumda çok daha fazla sevap kazanacaktı.

Read more

Cesur Yürekli Kadın, Katolik Irena Sendlerowa

Rüştü Kam yazdı…

ırena

                                   “O, sadece Yahudi çocukları kurtarmakla kalmayıp, aynı zamanda Avrupa’nın ruhunu da kurtardı.”

Bir kadın düşünün ki, her gün bir çocuğu kurtarmak adına, dünya tarihine zulmüyle geçmiş Nazi Almanya’sıyla alay edercesine mücadele etsin, onunla vicdanının da verdiği güçle savaşsın. Herkesin Yahudileri parmakla ‘vebalı’ gösterir gibi şikayet ettiği, sırf ayrı bir ırk ve dinden diye harcamaya hazır olduğu bir savaşta, O, ‘nasıl bir insanı daha yaşatabilirim?’ kaygısıyla yaşasın.

İşte bu kadın Irena Sendlerowa (Sendler), ömrünü binlerce Yahudi çocuğu kurtarmaya ve onlara mutluluk vermeye adayan cesur yürekli bir kadın. 

II.Dünya Savaşı’nda Polonyalı bir Katolik hemşire/sosyal hizmet uzmanı. Yahudi çocuklara sempatisi çocuk yaşlarında başlamış. Doktor olan babası yahudi çocukları tedavi ederken (diğer doktorlar o çocukları tedavi etmeyi kabul etmemişlerdir) bulaşıcı hastalık sonucu Şubat 1917’de hayatını kaybetmiştir. Okuyalım ve ibret alalım:

Varşova Gettosu

Irena Sendler’in zorlu mücadelesi 1939’da başlar. Nazi Almanya’sı ordularının Polonya’yı işgali ile 1 Eylül 1939’da başlayan İkinci Dünya Savaşı sonrasında, birçok şehirde olduğu gibi Varşova’da da yüzbinlerce Yahudi, ‘getto’ denilen semtlerde toplatılır.  350 ila 400 bin kişilik Yahudi nüfusun, etrafı 18 kilometrelik bir duvarla çevrilen gettodan artık sadece ölülerin çıkmasına izin verilecektir.

Alman Gizli Polis Teşkilatı Gestapo’nun da sıkı denetim altında tuttuğu gettonun yönetimi Nazilerce oluşturulan Yahudi Konseyi (Judenrat), denetimi ise Yahudi Güvenlik Birimi (Jüdischer Ordnungsdi-enst) tarafından sağlanır.

Read more

Âdem Olmak

Rüştü Kam yazdı…

alalalala

Omurga: Yeryüzünde, ‘bazı canlılarda’ bulunan bir mekanizmadır!.. Canlıları omurgalılar ve omurgasızlar diye de sınıflandırmak mümkündür.

Omurgalılar, sırtları boyunca uzanan omurgalarıyla tüm öbür hayvanlardan ayrılırlar. Omurga, kıkırdaktan, kemikten ya da her ikisinden oluşan iskeletlerinin en önemli bölümü ve temel eksenidir. Omurgalılar genellikle omurgasızlardan daha iri ve daha karmaşık yapılıdır.

Omurga, içindeki kanalda yer alan ve sinir sisteminin en yaşamsal bölümlerinden olan omuriliği korur. Omurilik, gövde ve uzantıları ile beyin arasında bir sinir köprüsü kurar.
Bu geniş hayvan grubu balıklar, sürüngenler, kuşlar ve memelilerden oluşur.

Omurgasızlar, bir omurgası olmayan hayvanlara verilen genel bir addır. Omurgasız olarak adlandırılan canlıların yapılarında hiçbir iskelet bulunmaz. Omurgasız hayvanların vücudunun dış kısmını örten ve destekleyen bir dış yapı bulunur.

Omurgasız hayvanlar yumurta ile çoğalır. Çekirge, örümcek, kelebek, hamam böceği, sivrisinek çevremizde gördüğümüz omurgasız hayvanlardır. Ahtapot, yengeç, ıstakoz, midye, denizkestanesi, denizyıldızı, süngerler, denizanası ve mercanlar suda yaşayan omurgasız hayvanlara örnektir. İnsanların çevrelerinde sık karşılaştıkları omurgasız hayvanlar eklem bacaklılar ve solucanlardır…

Konumuz elbette omurgalı ve omurgasız hayvanlar değil. Biyolojik olarak omurga ne işe yarar, omurgalı hayvanlar hangileridir, omurgasız hayvanlar hangileridir bir göz atalım istedim: Çünkü bu yazımda omurgalı insanlardan bahsedeceğim… Omurgasız insan da olur mu? diyeceksiniz, okuyalım ve görelim…

Read more

Yeni Zelanda’da Okunan Hutbe Gönüllere Dokundu

Rüştü Kam yazdı…

İiiiii

Yeni Zelanda’nın Christchurch kentinde 50 kişinin şehid olduğu saldırının ardından kılınan Cuma namazında okunan hutbede, şehid olanların bir kayıp değil kazanım; tüm insanlık için de bir uyanış olduğu mesajı verildi.

Yeni Zelanda’nın Christchurch kentinde geçen hafta Cuma günü 50 kişinin şehid olduğu cami katliamının ardından terörün hedefi olan El Nur ve Linwood camileri cuma namazıyla birlikte ibadete yeniden açıldı.

Terör saldırısının ardından Christchurch‘deki Hagley Park’ta Cuma namazı kılındı ve hutbe irad edildi.

Park’ta düzenlenen anma törenine katılan Yeni Zelanda Başbakanı Jacinda Ardern başörtüsü taktı. Ardern‘ın çağrısı üzerine Yeni Zelandalı kadınlar da törene başörtü takarak geldi.

Kılınan Cuma namazı öncesinde irad edilen hutbede, birlik ve beraberlik mesajları verildi, şehid olanların bir kayıp değil kazanım ve tüm insanlık için bir uyanış olduğu vurgulandı.

Read more

Kırbaç Altında Can Veren Büyük İmam (İmam-ı Azam) Ebu Hanife

Rüştü Kam yazdı…

ghjyjyrjyukyjuyyuk.jpg

O yargının bağımsız olmasını isteyen bir din bilginiydi, Hak’tan yana bağımlı, mevcut düzenden yana bağımsız bir yargı istiyordu O. Bunun için mücadele etti. Totaliter rejimlere karşı, Müslüman kimlikli zalim Halifelere karşı direndi, onlara boyun eğmedi. O insan haklarına saygılı bir yönetimden yanaydı. Siyasi getirim peşinde değildi. O’nun arzusu insanların rızasını değil Allah’ın rızasını kazanmaktı. O’na büyük imam (İmam-ı Azam) denmesinin nedeni, verdiği hal ilmi(Fıkıh) ile ilgili fetvalarından ziyade, zalimlerin karşısındaki bu tavizsiz duruşundandır.

Tam adı Ebu Hanife en-Numan bin Sabit’tir (d. 699, Küfe – ö., 767, Bağdat, Irak) Hukuk ve Kelam bilginidir. Akla çok önem verir. Kendisine teklif edilen Kadılık(Hâkimlik) görevini reddederek devlet görevinden ve o günün zulüm aracı olan siyasetinden uzak durduğu için yöneticilerin acımasızca hışmına uğramış ve hapiste kırbaçlanarak öldürülmüştür.

Emevi döneminde siyasi yapı reform edilmiş, İslâm gün geçtikçe geri plana atılmıştır. Onun yerine saltanat idaresi hâkim kılınmıştır. Saltanat rejiminin zulmü bilhassa Emevi idaresinin özellikle son yıllarında zirveye ulaşmıştır. Muaviye ile başlayan ve oğlu Yezid ile devam eden Emevi saltanat idaresi, İslam’ın insanın mutluluğu için gerekli olan, her alanda gerekli olan hükümlerini unutmuşlardır. Eski Arap geleneklerini tekrar geriye çağırmışlardır. Diğer bir ifadeyle Müslümanlıklarını her fırsatta sözleriyle vurgulayan yöneticiler, yaşantılarında İslâm’dan oldukça uzaktadırlar. Göstermelik yaptıkları bazı ibadetlerin dışında İslam’la alâkaları kalmamıştır.

Read more

İran Gezisi İzlenimleri

Rüştü Kam yazdı…

irsaaaaaaaa.jpg

Telefondaki ses tanıdık geldi ama ilk anda çıkaramadım. ‘Ben Kerim Uçar.’ Selam kelamdan sonra, “Hocam, Hüseyin Hatemi hocamızın rehberliğinde Türkiye’den bir ekip İran’a gidecekler, eğer isterseniz sizi de bu ekibe dâhil etmek mümkündür.” Böyle bir teklife hayır denemezdi ve ben de demedim zaten. Veli Karakaya ve Hasan Babur‘un da ekipte olması beni rahatlattı. Bulutların üzerinde Suriye‘yi, Barış Süreci’ni, İran‘ın Suriye‘yle olan dirsek temasını konuştuk İstanbul‘a kadar.

Sohbete son noktayı şu şekilde koyduk: “Şahsiyeti olmayanın hürriyeti olmaz.”

İstanbul’da Türkiye ekibiyle tanıştık, kucaklaştık ve birbirimize hayırlı yolculuklar diledik. İstanbul Havaalanı oldukça güzel. Avrupa ülkelerinin çoğunda böyle havaalanı yok. Ancak o güzelliği, o görkemi mescitler gölgeliyor. Küçücük iki mescit gördüm, ikisinde de namaz kıldım. Namazı bitirinceye kadar nefes alamadım desem yeridir. Tuvaletlerde kâğıt da yok. Bodrumdaki pis, hiçbir albenisi olmayan dine kim itibar eder. Kime veya neye ne kadar değer verirseniz o kadar değer görürsünüz, Allah’ı bodrumlara hapsedenler O’ndan bekledikleri değeri göremeyeceklerdir. Ayrıca yiyecek içecekler dâhil olmak üzere bütün markalar yabancı, kendi ülkenizde yabancısınız. Oraya köşeye Maraş dondurması koymuşlar o şatafatlı markaların yanında boynu bükük kalmış. Kahve makinaları bile İtalya‘dan gelmiş. Kendi değerlerine sahip çıkmayan bir ülkeyi yabancıların işgal etmesi işte böyle kaçınılmaz oluyor.

Saat 22.00, İran‘a uçuş için kemerleri bağladık. Hostesler başörtülü, öyle yadırganacak bir şekilde de durmuyor başörtüleri. Gayet şık ve modern bir görünümleri var hosteslerin. Kapıda sizi “Esselemü aleyküm” diye karşılıyorlar. Cevabımız ” ve aleyküm selam.”

7 gün içinde Tahran, Kum, İsfahan, Şiraz ve Meşhed’i gezecekmişiz.

Oldukça sıkışık bir program uygulanacak demek ki diye düşündük. Öyle de oldu. Tahran da otele indiğimizde saat sabah 00:05’ti. Hemen istirahate çekildik.

Read more