The Name Of The Rose (Gülün Adı)

Ayşe Karaköse yazdı…

Gülün Adı dizisinin ilk sekiz bölümünü izledim. Birbirine bağlı olduğu için devamını başka zamana bırakmak Keşiş William‘ın bilgeliğinden mahrum kalmak da demekti. Filmdeki adı, Fransiskan Rahibi Baskervillelı William olarak geçiyor. Namı diğer John Turturro.

Konu, Hıristiyan Ortaçağında Kral, Papa, din adamları ve halk arasında dinin nasıl algılandığı ve yorumlandığı üzerinden işleniyor. Ortaçağ’daki Hıristiyan dünyasında dinin, işkence ve zulüm adına nasıl dayanak yapıldığı ve politik bir araca dönüştürüldüğü anlatılıyor.

**

Film Adso’nun ihtiyarlamış sesiyle başlar:

“Günahkar hayatımın son demlerini yaşarken gençliğimde tanıklık etmiş olduğum korkunç ve eşsiz olayları anlatmak isterim.”

Read more

Kendi Evinde Deplasmanda Olmak

Sevda Sezer Gülle yazdı…

“Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk hiçbir yere gitmiyor”

Edip Cansever

Ahmet Uluçay’ın ‘’Karpuz Kabuğundan gemiler yapmak‘’ filminin bir sahnesinde, filmin esas oğlanı Recep’in çalıştığı Karpuz sergisinin önünden geçen iki oğlan çocuğuyla karşılaşırız. Yiyebildikleri kadar yedikleri karpuzlardan arta kalan yarımlara ip bağlayıp, Tavşanlı sokaklarında arkalarından sürüyerek götürmelerini oyun sayarlar. Aynı filmin iki çocuk kahramanının filim çekmek gibi bir hayalleri de vardır. Bunun için ne kadar çok yol deneyip, asla yılmadıklarını izleyenler hatırlayacaktır. Hayata dair bir duruşları ve planları olan çocuklar, ya olursa diyerek içinde bulundukları imkânsızlıklıkları bile göz ardı edip önce hayalini kurmuş, sonra da yola koyulmuşlardı. Deneyip, başarmışlardı da…

Read more

Olmalı mı? Olmamalı mı?

Sevda Sezer Gülle yazdı…

“…İnsan çıtır ekmeği ısırdığında, Kırıklar dolar kucağına, İşte orası umudun tarlasıdır.”

Ah’lar Ağacı

Akşamın, yükünü insanın omzuna tüm ağırlığıyla bırakmaya ve dışarıda kalanların evlerine yetişmeye çalıştığı saatlerde orta yaşlarda bir kadın zorlukla çektiği pazar arabasıyla birlikte dolmuşa binmeye çalışıyor. Hemen ardında da oğlu olduğunu tahmin ettiğim on yaşlarında bir erkek çocuğu. Kimseden yardım istemeden, kimsenin de böyle bir girişimde bulunmadığı Suriyeli anne, geride kalan oğlunun da yardımıyla yerine geçip oturduktan bir süre sonra çocuğun olmadığı fark ediliyor. Aslında var, ama sadece elinin parmakları. Ruhunun doğduğu, bedeninin ise, onu büyüklerin akıl almaz oyunlarından koruyan topraklarda olması gibi. Denize girmemelerini, gezip eğlenmemelerini söyleyenlere pazardan son kalanları –muhtemelen yenmeyecek durumda olan  tüm çürük çarıkları – toplamakla haklısınız der mahcupluğu sinmiş yüzlerine. Elbette buraya gelince görkemli yaşamına kaldığı yerden devam edeninden değil, fakir fukarasından bahsediyorum. Dilini bilmediği bir memlekette, kaçıp geldiği zulmün başka versiyonuna reva görüleninden. Yine aynı saatlerde pazar tezgâhından arta kalanları yerlerden toplayan bizim garibanımız gibi. Kendi ülkesinde deniz arka planlı çirkin ayaklarının selfie’sini çekip nargile içmeyi hak görenlere karşılık, onlar da kendi ülkesine o zaman gitsinler diyemediklerimiz. Orası, burası çünkü. Gezegenin bu tarafında aynı nefesi soluduğunuz halde, seninle aynı imkânlara sahip ol(a)madığı için alay edildiği yer.

Read more

Tala va Mes/Altın ve Bakır

Sevda Sezer Gülle yazdı…

talalalala.jpg

İran Sinemasını severim. Büyük bütçeler gerektirmeyen filimlerini mütevazi dekorları ve genellikle de aynı oyuncularıyla çekerler. Bir derdi olması hasebiyle yine başka bir tercihim olan Hint Sinemasından farkı ise üç saat süren filimlerine karşılık İran filmlerinin yarı zamanlı olmasıdır. Bir buçuk saatte meseleyi anlatmaya çalışır, çoğunlukla da sonu seyircinin muhayele gücüne bırakırlar. Bu arada Hint filmlerindeki en dramatik sahnede bile bir parmak şıklatmasıyla neredeyse ülkenin tamamını tüm sokak ve caddelerinden trenlerin üstlerine kadar çıkaran kıvrak danslar da yoktur. Onun yerine ciğerleri dağlayan Azeri türküler ve Farsça ezgiler dinleriz gözlerimizi nemlendirerek…

Read more

Bir Resmi İtaatsizlik Örneği Olarak Öğrenci Forması

Sevda Sezer Gülle yazdı…

formRahmetli babam Polis memuruydu. Halinden hiç şikâyet etmeyen tavrıyla, Ankara’nın soğuğunda parkalı ve bıyıklı, Urfa’nın sıcağında şapkasız ve gömlekli, İzmir’in neminde ise hava almayan ve de ayakta uzun süre durmaktan ayakları ağrıtan ayakkabılarıyla sevilen memur beylerdendi. Hatırlıyorum, o zamanlar -yani çocukluk yıllarımda- Devlet babamız, her yıl kendilerine diktirsinler diye fazla fazla üniformalık kumaş verirdi. Şimdilerde ise hazır dikilmişi veriliyor bildiğim kadarıyla. O kumaş bolca olmalı ki, bizim evde envai çeşit şeye dönüştürülürdü. Yılların el işlerini yeni keşifmiş gibi pazarlamaya çalışanlar, o sanat dehalarını görseler, otantik diye yaptıkları çin malı işlerden utanırlar! o derece büyük iddia sahibiyim. Paspasından tutun da battaniyesine, koltuk örtüsüne ve hatta çeyizlik mutfak önlüğüne kadar pek çok şeye… Koalisyon çalışmasının başarısıydı elbette. Günümüzde antika sınıfına giren Singer dikiş makinesini kullanan kişi babacığımdı. Kesip, biçen ve dikime hazır hale getiren de annem. Şimdiki gibi pedallı değil geçmişin emektar makineleri. Silindir biçimindeki kolu çevirip, altındaki büyükçe pedalı ayaklarınla ileri geri hareket ettirerek çalıştırabiliyorsun. Çakada çakada çakada… Bu seslerle geçiyor çocukluğum.

Read more

Babamın Kravatı

Sevda Sezer Gülle yazdı…

babam.jpgBayram demek, benim için her bayram babamın giydiği yelekli, ispanyol paçalı, gri, parlak ve kareli takım elbisesiydi biraz. Ersen ve Dadaşlar zamanından kalma gibi. Gençliğinin modasına asla ihanet etmemecisine… Benzer renklerde uydurduğu bir de kravatı vardı. Rahmetli olduğunda en çok o kravatı alamadığıma üzülmüştüm. Genç kızlık dönemlerimde, erkek ceketi konseptiyle kravat takma modası vardı bir ara. Babamın o geniş yelpazeli kravatlarını hiç olur mu diye düşünmeden gizlice aşırıp taktığımı hatırlıyorum.

Boyun bağı olması dışında böyle de bir bağım olmasıydı kravatın bana yâdigar kalamamasına üzülme sebebim sanırım. Ziyarete gelen evlatları bile olsa, hatta evlatlarından başka çokça gelen olmasa bile sabahın erken saatlerinde o takım elbiseyi giyer, traşını olur ve bizleri öylece pir-ü pak beklerdi. Nedense o takımı giymek, aynı kravatı takmak bayram namazı gibi babamın vaciplerinden biriydi. Bütünleştirmiştik bizler de artık onları. O gidince, eminim yıllarca itinayla muhafaza ettiği elbisesi de ağlamıştır.

Bir de çocukluğumda babamın her bayram öncesi eş dost akrabaya itinayla yazdığı bayram kartları vardı. Ramazan bayramında üzerinde şeker, Kurban bayramında ise üzerinde Koç resmi olan kartlar. O zamanlar seküler olanlar Şeker, Muhafazakâr olanlar Ramazan bayramı der gibi tartışmalar da yoktu tabii. “Şeker bayramınızı en içten dileklerimle kutlar, sağlık, mutluluk ve huzur dolu…”

Aynı takım elbiseyi bayramlarda yıllarca giyip, kızlarının elini bırakmadan oturan, günler öncesi akraba hatırına mürekkep akıtan bir babadır bayram benim için. Ve aramızdan ayrıldığından beri bayramlar pek bayram olamıyor. Güzel atlara binip giden tüm iyi insanlara rahmet ola.

Sevdikleriniz sağ ve sağlıklıysa, uzanabileceğiniz kadar yakınsa elleri sizin ellerinize, bayram işte o zaman bayramdır. Hayırlı bayramlar olsun.

Sevda Sezer GÜLLE

Ve Dışarıda Delikanlı Bir Bahar

Sevda Sezer Gülle hatırlattı: Şair Ahmed Arif’in 28. ölüm yıl dönümü…

aaaaaa

Rüya, bütün çektiğimiz.
Rüya kahrım, rüya zindan.
Nasıl da yılları buldu
Bir mısra boyu maceram.
Bilmezler nasıl aradık birbirimizi,
Bilmezler nasıl sevdik,
İki yitik hasret, İki parça can.

Sus, kimseler duymasın
Duymasın, ölürem ha.

Kahrın kader, hüznün hayat, özlemin alın yazısı olduğu bir coğrafyadayız… Sonsuz bir arayıştır sevda da aşk da… En çok da bulduğumuz anda yitirdiğimiz.. Bulmak ve yitirmektir kader burada en çok da…

Özge şairler acıyı söyler buralarda en fazla, kavuşamamayı… Derdi söyler, yoksulluğu, çığırır…

Read more