“Bırak Açayım Pencereyi Yüzüne”… Sohrab Sepehri

Sevda Sezer Gülle yazdı…

Ey aşk ! Ateştir senin nesebin…
Dumandır niteliğin kaynağın ise rüzgar
Su tufana dönüştü toprak da küle
Senin kokunla ateş rüzgara karıştı
Şirin’siz her saray bisütûn gibi viranedir
Ferhat’sız her dağ bir saman çöpüdür rüzgarda
Yedi nesil öteye tüm atalarımız gâmdı
Bize miras kalan hep sonsuz keder oldu
Rüzgar esince toprağımızdan senin kokun geliyor

Sadece Sen kalacaksın;
Biz hepimiz gidince…

Hâfız-ı Şirâzî

İran’da şiir yazmaya başlayan gençlerin, Aşkı, en etkileyici ve sarsıcı beyitlerin sahibi Hâfız’dan etkilenerek  yazdıkları söylenir.

Batı’nın bilgisinin resimle, doğu’nun bilgisinin ise şiirle başladığı söylenilen zamanlarında, her ikisini de en zarif şekliyle harmanlayarak; suya, toprağa, rüzgara, kelebeğin kanadına, ağacın dalına, ırmağın sesine, turuncuya, yalnızlığa, umuda, göğsündeki kuşa  göğündeki  kırlangıçlara inanan bir şair Sohrab Sepehri .

 İsfahan‘a bağlı Kaşan‘da doğdu.

‘’Kaşan’lıyım

Hâlim fena değil

Bir parça ekmeğim var, biraz aklım ve keyfim az buçuk

Bir anam var, ağaç yapraklarından daha iyi

Dostlarım var, ırmaklardan iyi ‘’

İran şiirinde ölçü ya da ritme bağlı olmayan “Yeni Şiir” akımının beş ünlü şairinden biridir. Diğerleri Nima Youshij, Ahmed Şamlu, Mehdi Akhavan-Sales ve Füruğ Ferruhzad’dır. Şiirleri Fransızca, İngilizce, İspanyolca, İtalyanca, İsveççe, Rusça ve Türkçe gibi birçok dile çevrilir. Hindistan ve Japonya olmak üzere pek çok ülkeyi gezerek Seyyah olarak da anılmış ve bu mistik yansımayı, uhrevi duyguları şiirlerine de yansıtmıştır.

Read more

Alzheimer… Bir Ayrılık… Unutulanlar

Sevda Sezer Gülle yazdı…

Ölürüm de unutmam
İçin için sözleştik hiç unutur muyum
İstanbul’dunuz evimdiniz, ne güzeldiniz
Ayrı düştüğümüzü hiç unutur muyum
Deli misin nesin
Seni hiç unutur muyum

Hiç unutmam, hiç unutmam, hiç unutmam
Metin Eloğlu

Hiç unutur muyum diye yeminler ettiğini unutur bazen insan. Bir sabah uyandığında hatırlamayı istese de, unutmayı düşünmese de, ansızın her şeyi unuttuğunu fark eder. Yaşadığına, bir adı olduğuna, bir zamanlar sevip sevildiğine ,kızdığına, küstüğüne, üzdüğüne, güldürdüğüne dair izler arar hayatının koridorlarında. Anımsamanın mı, yoksa unutmanın mı daha iyi olduğunu bilmeden düşer o ayak izlerinin peşine. Arar… sorar… arar… ararız… O lahzada dakikalar donsaydı hayat akmasaydı demekle, hiç yaşanmasaydı diye keşke’lere boğulduğumuz anları bile ararız. Hâlâ, neyi aradığımızı bildiğimiz  ve neyi  unutmayı dilemediğimiz zamanlarsa şayet!

Read more

Umudun Baharıydı, Umutsuzluğun Kışıydı…

Sevda Sezer Gülle yazdı…

Sadece güzel şeylerden bahsedecektim.

Mesela gününü deniz kenarında güneşlenerek geçirmek yerine, çoğunluğu aileleri tarafından terk edilmiş engelli kardeşlerini eğlendirmeye çalışan bir avuç gönüllü müzisyenden (İzmir Müzisyenler derneği), Tarkovski‘nin “Mühürlenmiş Zaman” kitabında kendi yaşları dahil doğayı ve her şeyi büyük bir hayranlıkla izleyen Japonlar’ın, karsılaştıkları izler karşısında duydukları çekici duyguları ‘pas’ anlamına gelen ‘saba’ sözcüğüyle karşılamalarından (Saba:Geçmiş zamanların güzelliği, zamanın mührü) minik futbolcu yeğenimin bana öğretebildiği için mutlu olduğu bir futbol hareketi olan falsolu atışı dolunayın olduğu bir gecede yarım aya benzetişimizden, onun bu benzeyişi tekrarlamayı sevmesinden, birbirimize öğrettiklerimizden, çocukluğumuzda defter yapraklarının kenarlarına çizdiğimiz rugan ayakkabılarımız gibi kırmızı çiçeklerden,

belki de dili hiç afiilli kelimele bilmeden hal diliyle çok şey anlatan Mardin’li bir erkeğin, gelini (karısı) tam üstüne başını koysun diye koluna yaptırdığı  yerel çiçek dövmesinden, gençlerle söylenen detone şarkılardan, filmlerde sevdanın dilini konuşan esas kadın ve esas adamlardan, aşkın birbirinin gözüne bakmak değil, birlikte aynı yöne bakmak oldugunu söyleyen sarı küçük prens’in yazarı S.Exupery‘den, eksikliklerin de bazen meziyet kattığını hatırlatarak teselli eden dostlardan, geçmeyen hastalıkların öğrettiklerinden, hiçbir yara izi gönülde açılan kadar derin olmasa da kalbin kararına duyulan saygıdan, Perseid Göktaşı yağmuru ve onca kayan taşa rağmen birinin bile başımıza düşemediği mutlu sonlu masallardan, ‘’Bahsetme kimselere, yaramızda kalsın. Sığmadık şehirlere, şiirlere taştık…” nameleriyle kulağa hoş gelen şiir gibi şarkı sözlerinden, ve gerçek mısralardan…“Uzun lahzalardan sonra ,penceremin külrengi ağacında yeşerdi bir yaprak” diyen Sohrab Sepehri şiirlerini anlatmak isterdim.

Read more

“Geçer Gider Hacegân ve Ahular ve Zaman”

Sevda Sezer Gülle yazdı…

 Ertesi gün bayramdı ve hayat aynen bir önceki gün gibi devam ediyordu…

J. Saramago olsaydı, bu güne böyle bir cümleyle başlayabilirdi muhtemelen. Okuyanlar bilir kitaplarına distopik cümlelerle girdiğini. Önce son yazılır, sonra da sona götüren süreç. Anlam yoksunu hayatlar yaşarak gözümüzün önünden geçip giden hayatı fark etmeyen biz zaman miyopları içinde ‘’kırmızı ve sıyah rugan ayakkabılı, mendillerin arasına sıkıştırılmış eski bayramlar …’’ diye başlayan cümleler bu zamanın distopya senaryoları oldu neredeyse. Geçmiş, iyisiyle kötüsüyle geride kalırken birçok güzel duyguyu da aldı götürdü. Farkındayız ve Şeriati’nin dediği gibi konforun bataklık haline getirdiği ruhumuzla nefes almayı yaşamak zannederek devam ediyoruz. Kökleri toprağın metrelerce altında olan bir ağacın gökyüzüne değecek gibi duran yemyeşil dalları bizlerden daha mı fazla yiten giden anın farkındadır acaba? Düşünün ki kurumamak için ne çetin şartlara rağmen dimdik ayakta durmak için direniyor.

Read more

Şeffaflık Toplumu

Sevda Sezer Gülle yazdı…

Başkalarının hakkımda bilmedikleriyle geçinirim ben”

Peter Handke

Hoş bir hanım. Kendisine ait olduğu şüpheli bir fotoğraftan sesleniyor halkına:

“Selaaam. Bu gün hiç keyfim yok. Ne yapmak lazım ki?

Like -Kalpli like- Üzgün surat-şaşıran surat… 500 beğeni

Trend bir bey etkileyici olduğundan emin gözleriyle özlü söz ekmeğini yemeye devam ediyor:

“Gel, ne olursan ol gel” (Mevlana)

Kalpli like-Kalpli like 600 beğeni.

Aşinası olduğumuz görüntülerin, yerlisi olmaya isyan ettiğimiz anlarından sadece birkaç örnek. İtirazımız kadar suskunluğumuz ve hatta onaylamamızla destek olduğumuz platformlardan bir şekilde uzak kalamıyoruz. Beğenilmek ve takdir edilmek derin meselemiz! Sevgisizlik ve yalnızlık ise yeni yeni farkına vardığımız…

Hayatların her anının mahremiyete önem verilmeksizin gösterildiği, şov aralıksız devam ederken görünenin makbul, gösterilenin ise en güzel olduğunun sanıldığı haz ve hız dolu zamanlar! Güney Koreli yazar Byung-Chul Han 72 sayfalık hacmi küçük, kapsamı büyük bu kitabında önümüze tepsiyle ikram edilen her şeyi olumlayarak şeffaflaştıran toplumu anlatırken, günümüz toplumunun sosyal medya ağları ve arama motorları sayesinde nasıl bir teşhir toplumuna dönüştüğünden bahsediyor.

Read more

Lavanta Kokulu Köy

Sevde Sezer Gülle yazdı…

Şairin, “Bütün gün mor üstüne çalışmışım. Boğazıma kadar mora gömülmüşüm. (Bedri Rahmi Eyüboğlu) dediği yerdeyim. Mor ve yeşilin birbirine karıştığı, tarlalardan gelen buram buram lavanta kokusuyla önce ruhunuzu, sonra da vücudunuzu huzura erdiren Isparta’nın Kuyucak Köyünde. Lavanta bitkisinin de elbette çok tanrılı dinlerde mitolojiyle özdeşleştiği bir hikâyesi var. Artemis’in doğumundan itibaren O’nun kutsal bitkisi olarak bilinmesi rivayetlerden biri. Tanrıça, başından aşağı sürdüğü lavanta yağıyla misler gibi kokmasıyla bilinirmiş. Hatta Denizli Hierapolis Tiyatrosu’ndaki bir kabartmada yer alan genç kızların ellerinde lavanta çiçekleriyle Artemis’in kutsal doğumunu izlediklerini söyler işin uzmanları. Ayrıca Ortaçağda vebadan korunmak için bina zeminlerinin lavantayla kaplanması ve Meryem Ana’nın da güvelerden korunmak için lavanta kullandığının anlatılması çiçek hakkında günümüze kadar gelen başka tevatürlere örnek olarak hatırlanabilir.

Read more

The Name Of The Rose (Gülün Adı)

Ayşe Karaköse yazdı…

Gülün Adı dizisinin ilk sekiz bölümünü izledim. Birbirine bağlı olduğu için devamını başka zamana bırakmak Keşiş William‘ın bilgeliğinden mahrum kalmak da demekti. Filmdeki adı, Fransiskan Rahibi Baskervillelı William olarak geçiyor. Namı diğer John Turturro.

Konu, Hıristiyan Ortaçağında Kral, Papa, din adamları ve halk arasında dinin nasıl algılandığı ve yorumlandığı üzerinden işleniyor. Ortaçağ’daki Hıristiyan dünyasında dinin, işkence ve zulüm adına nasıl dayanak yapıldığı ve politik bir araca dönüştürüldüğü anlatılıyor.

**

Film Adso’nun ihtiyarlamış sesiyle başlar:

“Günahkar hayatımın son demlerini yaşarken gençliğimde tanıklık etmiş olduğum korkunç ve eşsiz olayları anlatmak isterim.”

Read more