Limon Ağacı

Mehmet Özdemir yazdı…

2009’da vizyona giren film, İsrail, Fransa, Almanya ortak yapımı bir dramdır. Senaryosunu Suha Arraf ile yazan Eran Riklis, filmin yönetmenliğini de üstlenmiştir. Filmin oyuncuları: Hiam Abbass, Ali Suliman, Doron Tavory, Makram Khoury, Amos Lavi…

Film, Berlin Film Festivalinde ödül almış. Filmin başrol oyuncusu Hiam Abbass, İsrail Film Akademisi tarafından ‘en iyi kadın oyuncu’ ödülüne layık görülmüştür.

Üç semavi dinin kutsal saydığı Kudüs’ün de içinde yer aldığı, savaşa doymayan bu coğrafyada yaşamak bir hayli zordur.

Read more

The Name Of The Rose (Gülün Adı)

Ayşe Karaköse yazdı…

Gülün Adı dizisinin ilk sekiz bölümünü izledim. Birbirine bağlı olduğu için devamını başka zamana bırakmak Keşiş William‘ın bilgeliğinden mahrum kalmak da demekti. Filmdeki adı, Fransiskan Rahibi Baskervillelı William olarak geçiyor. Namı diğer John Turturro.

Konu, Hıristiyan Ortaçağında Kral, Papa, din adamları ve halk arasında dinin nasıl algılandığı ve yorumlandığı üzerinden işleniyor. Ortaçağ’daki Hıristiyan dünyasında dinin, işkence ve zulüm adına nasıl dayanak yapıldığı ve politik bir araca dönüştürüldüğü anlatılıyor.

**

Film Adso’nun ihtiyarlamış sesiyle başlar:

“Günahkar hayatımın son demlerini yaşarken gençliğimde tanıklık etmiş olduğum korkunç ve eşsiz olayları anlatmak isterim.”

Read more

Yola, Yolculuğa Devam Ağzımda Kiraz Tadıyla…

Suna Kızılırmak yazdı…

“İnsan iyi bir filmi daha önce izlemiş olmasına rağmen tekrardan niye izlemek ister?” diye sordu. Bu kez nereden vurulacağımı görmek için dedim. Ve açtım ikinci kez; Kirazın Tadı/Bir Abbas Kiaröstami filmini. Abbas Kiaröstami‘nin kendisini, filmlerini hayran hayran bakarak, özlemle izleyenlerden onu çok sevenlerdenim ben de. Bir çok filmini izledim ve benim en sevdiğim bu galiba sonraki de Füruğ şiirinden esinlenilen ve filmde de şiirden bir kısım okunan ‘Rüzgar Bizi Götürecek (Sürükleyecek)’ filmidir.

Read more

Mülteci Çocukların Istırabı: Kefernahum…

Ayşe Karaköse yazdı…

Kefarnahum filmini duyduğumda araştırmış ama izlemeye yetişememiştim. O sıra gösterimden kalkmıştı.

Notlarımda olmasına rağmen de, geçen hafta izleyebildim. Konunun işlendiği yer bir Ortadoğu ülkesi. Mülteci ailelerin en fazla da çocukları üzerinden yaşadıkları dram anlatılıyor.

Özellikle bir çocuğun gözlerindeki boşluğu ve hayatın saçma olduğuna dair anlamsızlığa denk düşen kederli bakışından, gülmeyen yüzünden, sefalet ve onun kadar da toplumda yok sayılmanın bıraktığı duygulara tanık olunuyor.

Günü geçirebilmek için biraz daha sorgulanmamak üzerine alışkanlıklara kendini kaptıran ailelerin, alışamayan çocukların(ın) üzerinden gelişiyor senaryo.

Read more

Amadeus (1984)

Ayşe Karaköse yazdı…

ammmedeus.jpg

İzlediğim en güzel ve anlamların gör beni dediği filmlerdendi: Guguk Kuşu.

Şu anda yazmama sebep olan diğer filmi ise Amadeus filmi. Yönetmeni geçen sene vefat eden Milos Forman.

Şu konuşmalarla başlar:

– “Beni yalnız bırakın peder.

-Acı çeken bir ruhu yalnız bırakamam.

-Kim olduğumu biliyor musunuz?

-Bu bir şey değiştirmez ki! Tanrı’nın gözünde bütün insanlar eşittir.

-Öyle mi???

-Bana günah çıkartın. Tanrı’dan bağışlanmanızı isteyebilirim.”

Bütün insanlar eşittir derken ve bağışlanma için araya girmek istemesinin tezadını görmüş olabilir miydi Peder!

Yaşamının yücelikten bekleyişinin verilmeyeceğini kabullenen saray baş bestecisi Salieri‘nin pederle ömrünün son demlerindeki konuşmasıydı, yukarıdaki girizgah.

Salieri, filmin baş rolünde. Lütfunu bekleyip de, kendince göremeyen bir insanın Tanrı’sına olan sitem, kırgınlık ve umutsuzluğunu anlatıyor.

Bitmez tükenmez derecede Tanrı’nın sesini muhteşem bir beste yaparak duyuracağını beklerken, budalalığı ve şamataya düşkün olan Mozart‘ın yamacında bittiğini gören Salieri, sonunda pes ediyor.

“Neden o? Neden ben değil?” fırtınasına teslim olan naif bir ruhu canlandırıyor Salieri.

Read more

Uçurtma Avcısı

Ayşe Karaköse yazdı…

uuu

Çocukluk neredeyse tüm yapılamazların ve yapabilirliklerin, nefret, sevgi, merhamet, hüzün ve sevinçlere dair ne yaşanıyorsa, bütün bunların oluşumunun ilk başlangıç toprağı. Bu yüzden hayata nasıl başlandığına kadar gitmeyi önemser. anlamaya kıymet verir (kimi) uzmanlar.

Amir ve Hasan iki iyi arkadaştır. İyi olana dair ne varsa sınanarak insanı aşamadan geçirdiği ya da yolda bıraktığı gibi, iki dostun bu samimiyetleri de sınanır. Çocuktur, bu kadar erken sınama olmasa diye geçirtse de tam da bu sahnelerde “Tanrı’nın bu konuda hiç bir kuluna ayrıcalık vermediği” ilkesini hatırlarız.

İyi arkadaşlardan biri sınavdan geçemez, takılır kalır. Amir‘in yaşamına tanıklık ettiğimiz kadarıyla, itiraf edilemeyen o suçluluk hissinin ve kendine duyulan öfkenin çelmesinden kurtulamaz. Buna rağmen hayat, insana yaptığı hatalarından dolayı bir “hiçsin!” demez de başka türlü olabilirliğin fırsatlarını görme imkânı tanır.

Görebilmek başkadır! Karar vermek başka! Uygun olanı yapabilmekse daha başka! En yakın arkadaşına yapılan işkenceyi görüp de ses çıkarmamasıyla sarsılırız.

-“ey çocuk! ne hissetmiş olabilirsin ki orada ses çıkarmadan kaçıp gittin!”

Oysa hayatın da yalnız bırakılmaması, destek olunması gereken nice sahneleri vardır, susup kalınan, seyredilen yahut kaçılan… “Bunu (uçurtmaları toplayıp getirmeyi) senin için binlerce kez getirebilirim” diyen, ruhunda baskın çıkacak yaralanmalara ve kendini değil o uçurtmayı korumaya çalışmasını Amir‘in görmesine rağmendir, asıl hayretimiz.

-Onurunun yerle bir oluşunu gördüğün için “utandırmayım” diye miydi?

-Ellerinden kurtarmaya gücün yetmeyeceğini bildiğin için mi? Halbuki orada olduğunu belli etmen yeterdi, henüz gücü kudreti yerinde olan bir babanın oğluydun üstelik!

Read more

Biraz Sinema/Türk İşi Dondurma

Nilgün Çelebi yazdı…

Türk İşi Dondurma. Notu:7.

Yönetmen Can Ulkay ne filmi çekmek istemiş? Bilemedim.

Çanakkale Savaşı sırasında iki Türk’ün Avustralya‘da filmdeki gibi/kadar olmasa da heyecana gelip kendilerini savaşın bir tarafı/aktörü olarak gördüklerini ve kendilerince bir mücadele verdiklerini bir yerlerden duymuştum. Film bu hikâyeyi ele almış. Ama nedense film duygusal komediden adım adım ağır bir drama ilerlemek yerine, ki ‘işte yaptığı da bu’ diyenler çıkacaktır, iki şaşkolozun elbette bilinçli değil ama içgüdüsel olarak da değil bir garip kararla savaşa taraf olma maceralarını anlatıyor. Elbette Ali ve Mehmet‘in gerçek hayatta neden oraya gittiklerini bilmiyoruzdur.

Read more