J’accuse: Dreyfus Olayı ve Feminizm

Alaattin Diker pazar sohbetinde Venedik Film Festivali’nin bu yılki galibi “J’Accuse!” filmi üzerinden Dreyfus Olayı ve feminizmi anlattı.

Venedik Film Festivali‘nin bu yılki galibi “J’Accuse!” filmi oldu. Tartışmalı yönetmen Roman Polanski, jüri özel ödülünü aldı. Biz, bu yazıda, yönetmenin ahlaki zaafları üzerinde durmayacağız. Olay zaten yargıya yansımış bulunuyor.

“J’accuse!” filmi Robert Harris‘in “Subay ve Casus” adlı romanından yola çıkarak tarihi Dreyfus Davası‘nı anlatıyor. 1895 yılında Almanya adına casusluk etmekten ömür boyu hapis cezasına çarptırılan Fransız ordusunda görevli bir subayın öyküsü işleniyor. Alfred Dreyfus‘un suçsuz olduğu anlaşılmasına rağmen ilgili bakanlar kararı revize etmek istemiyorlar. Zira bu askeri yargı için utanç verici bir durum olurdu! Üstelik Dreyfus bir yahudi idi…

Read more

Romanda Mekân Unsuru

Mehmet Binboğa yazdı…

Stendhal, Kırmızı ve Siyah’ta, romanı şöyle tanımlar: “Roman denilen şey, uzun bir yol üzerinde dolaştırılan bir aynadır. Bu ayna bize kâh göklerin maviliğini, kâh yolun hendeklerinde biriken çamurları gösterir. Bir de torbasında bu aynayı taşıyan adamı ahlaksızlıkla itham edersiniz! Onun aynası yolun çamurlarını gösteriyor diye aynayı kabahatli buluyorsunuz! Çamurların bulunduğu bu uzun yolu, daha doğrusu, suların birikmesine ve çamur olmasına meydan veren yol müfettişini suçlarsanız daha yerinde olur.”

Bu aynanın işlevselliği başarılı yapıtlar ortaya konulmasıyla doğru orantılıdır elbette, bir yapıtın olmazsa olmaz yapı taşlarından biridir mekân. Çok geniş kapsamlı bir çalışma gerektirecek kadar ufukları sınırsız olan bu konu hakkında biz, daha ziyâde tarihsel bir özetten sonra günümüz metinlerinde mekânın izlerini sürmeyi düşündük. Edebiyatta, dar anlamda da romanda “mekân unsuru” nedir ne değildir, bir bakalım:

Read more

Üç Maymun

Asiye Türkan yazdı…
Siz! Hayat süren leşler! Sizi kim diriltecek?
(N.F.K.)


Duymayanlar! Görmeyenler! Konuşmayanlar! Düşünmeyenler! Geleceği karanlığa gömenler! Bütün dünyayı açık hava tımarhanesine çevirenler! Aklına tapanlar! Şehvetinin kölesi olanlar! Aklını kullanmayıp sorumluluktan kurtulacağını sananlar! Aklını kullananlara  iftira atıp değersizleştirenler! Alışkanlıklarının ve geçmişinin etkisinden kurtulamayanlar!

Sözüm egolarının esiri olup hak hukuk demeden her istediğini yapan, evlerini yangın yerine çevirip evde eşkıya olan, verilen emanetleri hunharca harcayıp kıymetini bilmeyen, eşlerini ve evlatlarını çantada keklik olarak görüp haklarını vermeyen, mallarının tek sahibi olduğunu düşünüp infak etmeyen, hayatının sonlu olduğunu unutup ölmeyecekmiş gibi yaşayanlaradır.

Read more

Yeter

Aysel Özdemir yazdı…

Yeter, yıkık dökük, harabeyi andıran bir evde yaşıyordu. Evin bakımsız bir avlusu vardı. Avlu duvarları yıkılmaya yüz tutmuş, duvar çatlaklarında otlar yeşermeye başlamıştı. Bahçede, yaşlı bir dut ağacı, üzüm asması ve asmanın dibinde kendi ektiği çok hoş kokulu güller vardı. Sabahın köründe işe giden işçiler güllerin yanından geçerken kokusunu derin derin ciğerlerine çeker, arkalarında bir dua bırakarak öyle geçip giderlerdi. Fakat Yeter için çoktan hazan gelmişti. Çok sevdiği asması kurumaya yüz tutmuş, güller açmaz olmuştu. Ağaçların yaprakları dökülmüştü. Mevsim sanki ölümü çağırıyordu.

Soğuk kış günlerinin güneşli bir günüydü. Aile meclisi Yeter için tekrar toplanmıştı. Aile meclisi derken kayın baba, kaynana, görümceler ve mecburen bulunması gereken diğer gelinler…

Read more

Öylesine

Mustafa Küçükhüseyinoğlu yazdı…

Özlediğim bayramlarım olmadı hiç, geriye dönüp baktığım, iç çektiğim anılarım da… Hiçbir zaman derin derin uzaklara bakıp, buralara ait değilmişim gibi, çok uzaklardan, uzak memleketlerden buralara sürülmüşüm, burala atılmışım, terk edilmişim gibi hissetmedim. Burukluk, gurbet, yalnızlık ve hasret yaşamadım hiç; teknik olarak bana yabancı bir yerde büyümüş, hayatımın tümünü ait olmadığım, ki neden bilmiyorum fakat öyle diyorlar, bir yerde, en azından şimdiye kadar olan kısmını, tüketmiş, ki bundan sonra ne olur bilinmez, ki ne bilinebilir ki zaten, olmama rağmen.

Read more

Halkalar

Cemil Kanca yazdı…

Ağustos kuşluklarından birinde Atatürk Parkındayım. Parklar batı uygarlığının kentlere armağanı. Betonarme mimarisinin dar mekânlara tutsak ettiği insanın arada bir çıkıp soluk alması için düşünülmüş olmalı. Öyle de olsa, dört duvar arasında bunalan insanın doğayla buluşmasını sağladığı için vazgeçilemez bir gereksinimden doğduğu kesin. Her mevsim yeşil kalabilen ağaçların, süs bitkilerinin ve suyun ortaklaşa oluşturduğu bir uygarlığın içinde bulursunuz kendinizi parklarda. Bir bakıma kendinizle buluşma ortamıdır. Parkların en ünlüsü Hyde Park’tır. Botanik bahçesi gibi düzenlenmiş olmasının ötesinde; insanların düşüncelerini yüksek sesle ifade edebileceği ‘Halk Kürsüsü’ ile de park anlayışına yeni bir boyut getirmiştir. Bizim parklarımızın daha çok içine doğru düşünme ve kendi kendine olma noktasında bulunduğunu bilmeyenimiz yoktur.

Read more

Ceylan’ın Kerbela’sı

Süheyla Karaca Hanönü yazdı…

“Fırat’ın Gözyaşları” o günden bu yana hiç dinmedi.

Kanlı akan Fırat’ın buharı gökyüzüne binlerce ah taşıdı.

Yağmurların rahmete bağlı kalışıyla, toprağın insana bağlı kalışı arasında içten içe yürüyen derin anlamlar vardı.

Ehl-i Beyt’in kanı rahmet olup yağdı Kerbela sahrasına.

Rüzgârın kahırlı esişini o güne bağlı zanneder önden giden atalarımız. Bir kum fırtınası anlatır mazlumların hikâyesini. Bizler de öyle kabullenmişiz bunu. Onlardan devraldığımız bu emanetle bir toprağa, bir çöle bir yağmura bir Güneş’e bir de Hüseyin’e bakarız. Bakışımız Zeynep olur, Fatıma olur, Ali olur, Hasan olur, Ehl-i Beyt olur.

Böyle bir karmaşayı yaşarken mazlum bakışlarda, bir fırtına sonrası çıkagelir baş haberci.

Read more