Şampiyon Bold Pilot…

Nilgün Çelebi yazdı…

şmpiyon

Şampiyon. Notu: 7.

Yönetmende sorun var. Misal: Begüm ve Halis ilk karşılaştıklarında ve ondan sonraki ilk günlerde Begüm Halis‘e fazla davetkâr bakıyor. Normalde bir at çiftliği sahibi babanın, kanser tedavisi görmüş kızı Sivas‘ın bir köyünden yeni gelen bir joker adayına ilk bakışta öyle manalı bakmaz. O kızın sınıfı öyle bakmasına izin vermez, delikanlı ne kadar yakışıklı olsa da. Ki hayatta Halis hiçbir zaman o kadar yakışıklı değilmiş. Halis‘in kıza ilgisi daha olması gerektiği gibi işlenmişti. Aynı özen neden Begüm’de gösterilmemiş? Begüm‘ü oynayan kızımız Farah Abdullah‘ın duru, saydam güzelliğini biraz işveyle renklendirmek iyi bir yönetmenin yapacağı akıl kârı iş midir? Ayrıca, kızın hem annesinin hem de iki kız kardeşinin daha olduğunu ikinci yarıdan sonra üst üste verilen iki aile yemeğindeki masa çevresinde oturanlardan anlıyoruz. Başlarda sadece ikizi gördük. Anne sanki hiç yok gibiydi. Zaten varlığını gördüğümüz anda da tek bir repliği vardı, o da çok gereksiz, sıradan bir cümle idi. Filmin en başında kızın anne ve ikizi dışındaki kardeşi de uygun bir planda toplu olarak gösterilebilirdi.

Devamını oku

500. yılında Reformasyon Hareketi ve Luther

Alaattin Diker yazdı…

martin l

2017 yılında Almanya’da Reformasyon’un 500. yılı kutlandı. Bu kutlamalarda özellikle bir isim öne çıkıyor: Martin Luther.

İlkin merhum Nurettin Topçu’nun Yarınki Türkiye kitabında Protestanlık mezhebinin kurucusu Luther’i dolaylı övmesi, sonra Alman yazar Gerhard Konzelmann’ın Kanuni’nin  “Biraderim” şeklinde onu andığını ileri sürmesi dikkatimi çekmişti. ‘İslamofobi’nin hızla yayıldığı bir dünyada Luther’i anlatmak ya da anlamak elzem oldu sanırım.

Anlatılana bakılırsa, Martin Luther’i şöyle tanırız: Katolik Kilisesi’ne karşı başkaldıran, “İşte buradayım. Başka bir şey yapamıyorum. Tanrı yardımcım olsun. Amin.” diye bir ilke edinmiş bir kahraman! Luther’in 500 yıl önce Wittemberg Kilisesi’nin kapısına meşhur 95 maddelik bir bildirge astığı da söylenir. Ancak her iki söylem de Bismark’tan sonra Alman ulus devletinin doğuşuyla birlikte uydurulmuş birer efsanedir. Reformasyon tarihi bir ‘gerçek’ olmaktan çok, – Rönasans’a benzer şekilde – sonradan uydurulmuş bir ‘mit’dir. Fransız tarihçilerin ısrarla vurguladıkları gibi Luther, yerel ve Almanya ile sınırlı bir ‘vaka’ idi ve Avrupa tarihi açısından köklü bir reform hareketinden bahsedilemez. (Heinz Schilling, Martin Luther: Rebell in einer Zeit des Umbruchs, 2014, s. 619)

Devamını oku

Mısır’dan Manzaralar -II-

Mahmut Haldun Sönmezer yazdı…

thumbnail_bİr papİrÜs maĞazasi - kahİre(4)

Papirüs ve Parşömen

Bazı mal ya da objeler, bir ülke veya coğrafya ile adeta bütünleşmiştir. Onlardan bahsedildiğinde aklınıza hemen o ülke gelir. İşte papirüs de aynen öyle bir meta. Zikredildiğinde akıllara Mısır geliyor.

Papirüs, bataklık ve dere kenarlarında yetişen bir bitkinin adı. Bu bitkinin özünden üretilen bir yazı kâğıdına da isim olmuş aynı zamanda. İngilizcede kâğıt anlamına gelen “paper” ve argomuzda para yerine geçen “papel” kelimelerinin orijinininde de bu kelime olduğu düşünülüyor.

Eski Mısırlıların ürettiği ve oradan bütün dünyaya yayılan bu kâğıt cinsi, yerini M.S. III. yüzyılda Bergamalılar tarafından üretilen parşömene bırakıncaya kadar uzun asırlar boyu Akdeniz havzasındaki milletler tarafından kullanılmış.

Papirüsün üretim ve ticâreti Mısır’da bir sektör halinde. Başkentin cadde ve sokaklarında yürürken adım başı bu işin ticâretini yapan firmaların önünden geçiyorsunuz. İkâmet ettiğimiz otelin altında bile papirüs ticâreti yapan en az birkaç dükkân vardı. Tabii biz de hediyelik eşyâ olarak papirüs almayı ihmâl etmedik.

kahi.jpg

Kahire’de papirüs üzerine kurulmuş oldukça canlı bir sektörel ağ var. Papirüs ticâretinin Mısır turizmine katkısı büyük. Doğum yerim ve memleketim olan Bergama’da ise papirüse alternatif olarak üretilip onun yerini alan parşömenin üretimi, asırlar boyunca unutulmuş ne yazık ki… Hemşehrilerim, parşömenin Bergamalılar tarafından bulunduğunu bile târih kitaplarından öğrenmişler. Uzun asırlar boyunca onun üretimine dönük bir gayret sergilemek de kimsenin aklına gelmemiş. Sadece adı bilinmiş ve kendisini de yakın zamana kadar gören olmamış. Ta ki 2006 yılında Macit Gönlügür isimli bir müteşebbis bu işe niyet edene kadar. Bugün Bergama’nın tek parşömen üreticisi durumunda kendisi. Kahire’de turizmin mütemmim cüzü hâline gelen papirüs üretimine karşılık Bergama’da parşömen, sadece tek bir müteşebbisin ferdî gayretiyle yaşatılmaya çalışılıyor. Târih ancak geçmişin mîrâsına sahip çıkılarak ihyâ edilebilir. Bizlerse millet olarak henüz bundan çok uzaktık ne yazık ki…

Devamını oku

“Sen Benim Hapishanemi Dersliğe Çevirdin”

Peren Birsaygılı Mut yazdı…

fetva tukan gençlik abisiyle

Belki hatırlayanlar vardır. 2003 senesinde, yani İkinci İntifada’nın tüm hızıyla devam ettiği esnada, Kudüs yakınlarındaki Nablus şehrinden kötü bir haber geldi. Filistin’in ilk kadın direniş şairi, meşhur İsrailli General Moşe Dayan’ın şiirleri için “mısraları on suikastten daha yıkıcı” benzetmesi yaptığı Fatva Tukan, doğup büyüdüğü şehirde 86 yaşında hayata gözlerini yummuştu. O hasta yatağındayken kapısının önünden İsrail tankları geçerdi.  Çoğu kez yatağından kalkar ve tüm itirazlara rağmen sokağa çıkardı artık iyice yaşlanan gövdesini dimdik ayakta tutmaya çalışarak. Öyle büyük bir saygı ve sevgi vardı ki, o daha uzaktan görünür görünmez, dükkanları önünde oturan esnaf ayağa fırlar, halini hatırını sormak için sıraya girerdi adeta.

O vakitler, Nablus şehrinde büyük bir mülteci kampı vardı. Ve Fatva Tukan bir akşam yine hasta yatağından çıkarak, kimseye haber vermeden kampı ziyaret etmeye gitmişti.  Elektrik olmadığı için karanlıkta oturan insanları ve küçük bir battaniyenin altına beş altısı birden girmiş çocukları görmek, derin bir üzüntü yaratmıştı onda. Bu ziyaretten kısa süre sonra son şiirini kaleme aldı ve şöyle seslendi Allah’a; “Allahım, uzun bir yolculuk oldu benimkisiYolumu kısalt ve yolculuğuma son ver artık”

Devamını oku

Ulus Üzerine

Veysel Karataş yazdı…

şamam
Suriye Selahaddin’i Eyyubi Türbesi

 

(Şarkın en sevgili Sultanı Selahaddin‘i…)

Çoğunluğu akademisyen ve öğretmenlerden oluşan bir grup, iç savaş öncesi bir Suriye gezisi yaparlar. Emevi Camii‘ni gezdikten sonra bazıları Selahaddin’in de kabrini ziyaret etmek ve bir fatiha okumak isterler. Geziye katılanlardan biri anlatıyor:

“Bir arkadaşımız gelmek istemediğini söyledi ancak grup dağılmasın diye ısrar ettik. Fakat o da gelmemekte ısrar etti. Nedenini sorduğumuzda beklemediğimiz bir cevapla karşılaştık. Bu arkadaş, “Selahaddin’e çok kızgın olduğunu, ona hakkını helal etmeyeceğini” söyledi.

Bu hikayeyi dinlerken doğrusu ben de bu şahsın Selahattin’le nasıl bir hak-hukuk davasına sahip olduğunu, merak etmeye başladım.

Bu zat ısrarlar neticesinde gruba uymayı kabul eder ancak bir şartı vardır. Onlara eşlik etse bile mezarında Fatiha okumayacaktır… Selahaddin‘e fatiha okumak istememesinin sebebi özetle şuymuş: Selahaddin elinde tarihi bir fırsat varken, bütün gücünü ve enerjisini Tarihte bir Kürt devleti kurmak yerine Kudüs‘ü kurtarmaya harcamış. İşte bu affedilemeyecek bir hataymış…

Devamını oku