Kavram Tashihi II- İslam Devleti/Hilafet

Ahmet Özcan yazdı…

dengeliii

İslam devleti ifadesi, 20. Yüzyılın başlarında ilk olarak Muhammed Abduh’un talebesi Mısırlı âlim Reşid Rıza tarafından kullanılmış, daha sonra Hindistan’dan ayrılışı sürecinde Pakistanlı âlimlerden Mevdudi, 1960’lı yıllarda Mısırlı Seyyid Kutub ve 1970 sonlarında İran’da İmam Humeyni tarafından benzer anlamlarda geliştirilmiştir. Ancak Kur’an’ı Kerim ve sahih sünnet açısından böyle bir kelime ve devlet modeli yoktur.

İslami kaynaklarda bu tabirin yerine, yöneticiliğin ilke ve işlevleri zikredilmiştir. Bunlar da hukuk, adalet, ehliyet, liyakat, istişare gibi fonksiyonel özelliklerdir. Bunun dışında İslam’ın bir devlet modeli önerisi yoktur. İlkeleri korumak kaydıyla, yani hukuk, adalet, ehliyet ve meşveret olduğu sürece her tür devlet modeli İslam açısından meşru kabul edilebilir.

Bir İslam devleti tartışmasında şüphesiz ilk ele alınacak sorun, hilafet meselesidir. Hz. Peygamberin ve ardından gelen ilk dört halifenin devamı anlamında kullanılan ancak Emeviler devrindeki ümeyyeoğulları saltanatını meşrulaştırmak için ihdas edilmiş olan Hilafet modeli, daha sonra Irak merkezli Abbasi, Fatımi merkezli Mısır ve ardından Memlüklerden Osmanlı’ya sirayet eden hükümranlıkların İslami meşruiyetinin adı olmuştur. Ehli Sünnet’in siyasi modeli olarak Hilafet, 1924 yılı itibariyle TBMM’nin şahsına mündemiç olarak addedilip, bir kurum ve model olarak ılga edilmiştir.

Hilafet modeli, Sünni dünyanın islami siyaset doktrini olarak tarım çağlarındaki toparlayıcı ve birleştirici işlevini I. Dünya savaşı sonrası kaybetmiş, zaten saltanatla birlikte yaşadığı için, saltanatın da kaldırılmasıyla birlikte tamamen gereksizleşmiştir. Özü itibariyle, devletin dinle meşrulaştırılmasını sağlayan bu kurumun, bizatihi dinin bir emri veya zorunlu ilkesi olmadığı, tarihi şartların ürünü olarak gelişen bir siyasal formül olduğu söylenebilir. *

Devamını oku

P Yorumu

Alaattin Karaca’nın günlüğünden… P’yi yazdı…

p harfi’yi sabah sabah benim aklıma taktı ya sevgili zeki asistanım –Hem zeki hem uyanık- !.. Taa binlerce kilometre uzaktan. Kalktım, çare yok. Laboratuvara gittim, mikroskobun başına oturdum, P’yi uzun uzun inceledim. Cımbızla bir kenarından tutup yatırdım. En iyisi böyle bakmak! Biraz canını acıttım galiba. Ahhh küçük P tamam özür dilerim. İsteyerek olmadı, affedersin! Şimdi daha iyi, böyle yat lütfen, hareket etme. Solda bir yarım daire. Özel alan. Küçük, çitle çevrilmiş bir toprak parçası. Biraz da gözden ırak. Sonra, yanında sağa doğru uzayan yatay bir çizgi. Düz, sonu yok, monoton, evet düz işte, dümdüz bir yol. Herkese açık. Dediğim gibi sol yan çitle çevrilmiş. Sol yan olması da ilginç. Sol yanla kalp arasında bir ilişki var bence. İmtiyazlı bir alan, herkes giremiyor belli ki. Şimdi iki seçenek var önümüzde, ya herkes gibi o düz, monoton yolda ‘kalabalıklar’a uyup zil, kös ve dümbelek çalarak yola devam edilecek –Mikroskoba bak ya neler gösteriyor!.. Bu da bizim asistan gibi!.. Olsun. Ben asistanımı onun için seviyorum, mikroskobumu da! Gözleri diğer gözlere benzemiyor; dünyanın tozuna bulaşmamış.- ya da P’nin küçük bahçesinde kalınacak!..

Devamını oku

Sen, İnsanın Hangi Türüsün?

Taylan Kara yazdı…

insan-figuru---giysili---olcu--1-25---2--39-li-pk--resim-1156

İnsan dendiğinde anladığımız şey bir insanı ne kadar yansıtır? Bütün insanlar gerçekten de aynı türde midir?

Hangi tür insansın?

Sen insanın hangi türüsün? Mesela beş yaşındaki kız çocuğunu diri diri yakarak öldüren “insan”la(1), 2014 Soma maden kazasında kurtulduğu halde arkadaşlarını kurtarabilmek için tekrar madene dönen ve yaşamını yitiren maden işçisi Tayyip Şenlik‘i (2,3) aynı tür mü kabul etmeliyiz?

On yaşındaki kız çocuklarıyla fuhuş yapmak için Tayland’a giden Avrupalı “insan”la, Filistinli bir ailenin evinin yıkımına engel olmak isterken greyderin altında kalarak yaşamını yitiren Amerikalı Rachel Corrie aynı tür olabilir mi? İkinci dünya savaşında açlık çekerken atların dışkılarındaki arpaları arkadaşlarıyla paylaşan insanla yine aynı cephede o sıralarda o askerlere vermediği tereyağlı ekmeklerle köpeğini besleyen subay nasıl aynı tür olabilir?

Devamını oku

Herkesin Lacan’ı Kendine

Hasan Boynukara yazdı…

lacan

Foucault bana iyi gelmedi. Bulaşmasaydım keşke… Evvela üslubuma kastetti. İnsan böyle seçkin bir düşünürü dalga geçer gibi anlatır mı? Sen hiç mi akademik terbiye görmedin? vs. kaygısıyla biraz ciddi bir yazı yazayım dedim. Hem dostların (Ben sadece onlar için yazıyorum. Bütün okuyucular dostumdur benim. Bülent Arı arkadaşımla ters düştüğümün farkındayım ki kendisi akademik bir esprinin kurbanı olmuştur.) canını sıktım hem de üslubumla arama limon sıktım. Murat Kapkıner dostum haklı olarak “Yeterince ciddi şeyler yazılıyor zaten. Ne gerek vardı şimdi bu çatık kaşlı yazıya?” aynen böyle dedi. Pişmanım…

Akademik yazıların pek okunmadığını kendimden biliyorum. Onca şey yazdık, çizdik. Allah’ın bir kulu çıkıp “Eline sağlık!” demedi. “Buna katılıyorum ama şuna katılmıyorum.” demedi. Demek ki kimse okumadı. Okusaydı eminim bir sürü yalan yanlış şey bulurdu. Tövbeler olsun. Hiçbir tepki gelmedi. Akademik tasallut böyle bir şey galiba. Sizi esir alıyor. Size ait bir diliniz/üslubunuz olmuyor. Binlerce insan makale, kitap vs yazıyor. Hepsinin ortak özelliği akademik olmaları… (Yemin ederim bu yazıda şu söylediklerimin hiçbiri yoktu ama baş köşeye oturdular işte.) Akademik yazılar çoğunlukla: “Şundan da bir alıntı yapayım  makalemdeki referans sayısı artsın.” endişesi ile hazırlanıyor (Aramızda kalsın aynı şeyi ben de yaptım. Yazıyı okuyuncaya kadar canım çıkardı. Aradığım paragrafı hatta bir iki cümleyi bulunca gerisini okumazdım. Hepsini çizip attığım sanılmasın. Haşa! Ama büyük harfle hakikat budur. (Keşke bu yazıların hepsi internette yayınlansa ve kaç kişinin okuduğu saptansa. Baştan sona kadar…) Hak edilmeyen ciddiyet en büyük ciddiyetsizliktir. Ya da tersinden söylersek tam anlamıyla komikliktir. Mesela isminin önünde Prof.Dr.” yazan çok sayıda akademik âdem ve hatun gerçekten öyle olduklarını sanarak “Prof.Dr.” ciddiyetine bürünüyorlar. Al işte ben… Kapıya at nalı gibi ünvan yazınca vatandaş önce ona bakıyor, ünvandan sonra gelen ismin niteliğini sorgulamıyor bile. Ne çokuz, ne kadar çokuz Allah’ım! Bir iki laf daha edeyim de Lacan’a geleyim.

Devamını oku

Bir Göç Hikâyesi…

A. İslamoğulları yazdı…

sürgün.jpg

Onlar, bir imparatorluğun yangın yerine dönmüş yıkıntılarının ardından, bölük pörçük,  kervan kâfile yollara düştüler… Farklı aralıklarla elli yıl sürecek trajik bir göç hikâyesinin meçhûl aktörleri olarak… Henüz öksüz bir hikâye bu, ne romanı yazılmış, ne filmi çekilmiş… Hâfızalara mahkûm edilmiş bir göç, bir sürgün hikâyesi bu… Bu göç, bu göçün, bu sürgünün çocuklarını bekliyor yazılmak için, yeniden yaşanmak ve unutulmamak için…

Arkalarında, binlerce yıldır yaşadıkları toprağın altında bıraktıkları köklerinden gâh koparak gâh koparılarak göç ettiler.. Yanlarına alabilecekleri; hemen üç beş parça eşya hâricinde gidecekleri ülkenin hudut kapısında değiştirmek zorunda kalacakları yalnızca dilleri, isimleri vardı ve o topraklarda, vatanlarında, sarp dağlarında, yemyeşil ovalarında yaşanmış hâtıraları kazınmıştı hâfızalarına. Arkalarında evlerini, bahçelerini, çiçeklerini, üzerlerine nesillerin kokularının ve hâtıralarının sindiği eşyâlarını, kabirlerdeki atalarını, yarım kalmış sevdâlarını, henüz çiçek açmış yiyemedikleri meyvelerini, yıllarca besledikleri kuzularını, kuşlarını bıraktılar, lâkin dillerini ve isimlerini aldılar yanlarına, yola revân oldular dilleri ve isimleriyle ve hâtıralarıyla…

Devamını oku