Anadolu’nun Mahzun ve Şerefli Sesi: Mahzuni Şerif

Muaz Ergü yazdı…

mahzuni.jpg

“Bunca pervâne misali Şem’e yandın Mahzunî
Hangi Pir’e ikrar verdin, kime kandın Mahzunî?
Sen ki bir Evlâd-ı Zeynel Ağuçan’dın Mahzunî
Amma bî-nesilsin şimdi cahil cühelâ için…”

“Önce söz vardı” diye başlar kelâm-ı kadimler. Söz vardı… Olduran, onduran, yakıp kavuran, yangına su olan, güldüren, ağlatan… Gönle dokunan, gönlü darma dağın eden, dağılmış bütün parçaları toplayan, yalımıyla eriten, şifasıyla yürek sızısını sağaltan, varlık yaralarına merhem diye sürülen…

Varlığın dolaysız, bağlantısız, arasız, aracısız dile geldiği, dile getirildiği söz. Modern zamanlardaki gibi varlığa yabancılaşmamış, mekanik süreçlere hapsedilmemiş, kirlenmemiş, kirletilmemiş… Teknolojik bir metaya dönüştürülmemiş…

Söz vardı Anadolu’nun uçsuz bucaksız coğrafyalarında. Varlığın acıda ve sevinçte, hüzünde ve tebessümde meskûn olduğu, hakikatin söyleştiği, hakikatin söylendiği… İnsanlığa dair bütün hallerin (aşkın, sevdanın, bulmanın, yitirmenin, ayrılmanın, kavuşmanın, gurbetin, sılanın, yokluğun, yoksulluğun, yaşamın, ölümün, yitip gitmenin, vuslatın) söylendiği duru sözler. Dupduru göğün altında, mahşeri bir yürekten çıkan… Âşıkların dilinden uçsuz bucaksız yüreğe dökülen…  

Devamını oku

Mekânı Özgürleştirmeden Asla

Aliye Çınar Köysüren yazdı…kapılar

Mekânlar bizim varoluş durumumuzu en iyi ifade eden somut tezahürlerdir.

Bir toplumun kültürel belleğini en kestirmeden okuyabileceğimiz yerler, mekânlar ve oralardaki inşaalardır. Bunun için değişimi görmek istiyorsak, ilkin mekânlarda farklılık yaratmalıyız. Uzmanı hemen bilir… Bu bir Selçuklu mimarisidir veya bu tipik Osmanlı Külliyesi’dir, der. Zira mekân tezahürleri, zihniyetin dışa vurumudur. O kadar ki modern zamanları anlamak için uzun yollar yürümeye, çok düşünmeye gerek yoktur. Örneğin kreşler modernitenin bir mekân tezahürüdür. Oradan kadını, çocuğu, çalışma şartlarını, aileyi, oyuncak ve zekâ durumunu, renkler ve tek tipçilik hallerimizi hemencecik okuyabiliriz.

Yine toplumsal yapımızda `kapalı kapı arkası` veya `ihbar` önemli bir negatif sistem ise, mekânları özgürleştirerek rehabilitasyon başlatabiliriz mesela. Örneğin okul veya kamusal binaların çoğunda duvar yerine camın tercih edilmesi, `kapalı kapı metaforunu esnetmeye başlamanın ilk adımıdır.` Yine bizde engelliler ve çocuklar için alternatif yol, rampa, tuvalet vs. ihmal edilir. Sonra da pozitif ayrımcılık gibi suni bir kavram dolaşıma dâhil edilir. Engel ve engeller sıra dışı bir durum ise, önce bunun düşünülmesi gerekir. Bu mekânsal engelleri tasarlayamadığımız için, zihinsel engelleri de büyütmeye devam ediyoruz. Belki de mekân bize hükmetmeye başlıyor farkında olunmasa da…

Devamını oku

Hasan Kayıhan

Orhan Aras yazdı…

orhn1
Orhan Aras-Hasan Kayıhan

Onun ismini ilk kez “Türk Edebiyatı” dergisinde görmüştüm. Derginin tarihini de yazının başlığını da hatırlamıyorum. Ama yazının konusu hâlâ aklımdadır. Divan edebiyatında bir gazelin gülle ilgili bir beyti için iki sayfalık bir yazıydı. Yazı o kadar sürükleyici bir dille yazılmıştı ki yazıyı sonuna kadar okumadan bırakmak mümkün olmuyordu. Yazıyı okuyup bitirdikten sonra divan edebiyatında sevgiliyi anlatan bir sürü atıf, sembol ve benzetme hakkında bilgi sahibi olmuştum. O günden sonra onun adını nerede gördüysem hemen yazısını bulup merakla okuyordum. Türkçesi güçlü, akıcı ve sertti. Her cümlesi sırtına yüklenmiş anlamlarıyla bir çağlayana dönüyordu. Belli ki birikimli ve öfkeli bir yazardı.

Çok geçmeden bu “öfkeli” yazarla yolumuz, ikimizin de ölümüne vurgun olduğu ülkemizde değil de gurbet elde kesişti. Almanya’ya yeni gelmiştim. Yere düşen bir sonbahar yaprağı gibi oradan oraya sürükleniyordum. Yaş on sekizdi ve sabırsız ruhum beni asla rahat bırakmıyordu. Okumak mı, yazmak mı, yoksa çalışmak mı konusunda kararsızdım. Etrafımdaki insanlar “Bir işe gir, para kazan,” diye nasihat üzerine nasihat veriyorlardı. Ama o nasihatleri dinlemedim. Bir tesadüf sonucu tanıştığım bir Alman Türkologun teşvikiyle Bochum Üniversitesi’nin dil okuluna yazıldım. Sonradan dost olduğumuz Alman Türkolog, benim bir kaç hikâyemi Almancaya çevirip yayınlayınca cahil cesaretim tavan yaptı. Artık kendimi büyük olmasa da büyüğe yakın bir yazar olarak görüyordum. Sağa sola yazılar gönderiyor, yazılar yayınlanmayınca da öfkeleniyordum.

Devamını oku

Çevreyi ve Doğayı Kimler Bozuyor?

Güngör Gökdağ yazdı…
çevre.jpg
Çevreyi oluşturan ögelerin dış etmenler nedeni ile niteliğinin değişmesi, çevre sorunlarının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu sorunlar da birden bire ortaya çıkmamış, zaman içinde birikerek varlığını duyurmuştur. Sürekli kâr olgusuna dayanan kapitalist kalkınma modeli ve bu sistemle rekabet eden reel sosyalist deneyimin kalkınma paradigmaları birbirinden farklı bir dizi çevresel sorun meydana getirmiştir.

 

Doğanın zarar görmesi ve var olan ekolojik dengenin bozulması kesinlikle insan faaliyetleri sebebiyledir. Zaten ekolojik sorunların temelinde de doğa merkezli değil, insan merkezli modern düşünce sisteminin yer alması yatar. Doğanın tahrip edilmesini önlemek için mevcut üretim-tüketim ilişkilerinin tamamen değişmesi gerektiği ve insanların düşünce ve yaşayışlarında köklü ve derin değişiklikler olmadığı sürece çevre sorunlarının önüne geçilemeyeceği bilinmelidir.

Devamını oku

Minimal Öyküler

Remzi Karabulut yazdı…

min.jpg

I.

En güzel yıllarımı
Başkalarına hayranlık duyarak geçirdim.
Hayran kalacağım insanlar tükenince
Mutlu yıllarım başladı.
Şimdi çiçek ekiyorum ve
Köşe yazılarını okuyorum, dedi Hikmet Bey.
Hikmet Bey dediğim kişi,
Kırk yedi yaşında ve hâlâ bekâr.

II.

Yıllardır aynı balkondan
Çok şey atıyordu da
Hiç düşünmemişti
Günün birinde
Kendini de atacağını.

III.

Adam, oturmak için koltuktaki
Bir demet kırmızı gülü kaldırdığında,
Kadın dönüp baktı.
Ağlıyordu.
Kör müsün, dedi,
Orası dolu.

remzikkk3333

Remzi KARABULUT

Biraz Sinema: Temizlikçi

Nilgün Çelebi yazdı…

temizlikci-1557493870

Temizlikçi. Notu 7. (Orijinal adı: The Cleaning Lady).

Tiksinç bir korku filmi. Atilla Dorsay üstadımız “bir gün kült film olur” yazmıştı. Gitmesek olmaz dedim. Filmin bir ana örgüsü var. Onun çevresinde gelişen halka olaylar da. Ama senaryoyu yazanlar o plot’u korku ve tiksinçlik filmi olarak anlatalım demişler. Biterim böyle matematik filmlere. Her şey yerli yerindedir. (Matematikçilerin el yazıları da çok güzeldir, dikkatinizi çekti mi? Diyorum ya sanat bu dünyayı kurtaracak olan yani representasyon).

Şimdi konu şöyle: 45 yaşındaki güzellik uzmanı, bakımlı, fit, pilatese giden, vicdanlı, insan sevgisi olan Alice işyeri gibi de kullandığı evinin temizliği için yüzü yanık, çelimsiz bir kızı temizlikçi olarak tutar. Alice evli bir erkeğe sırılsıklam aşıktır; ama bu aşkı yüzünden derin vicdan azabı çekmektedir, o kadar ki adamdan kopmak için terapi grubuna bile yazılır. Adam malum, sürekli karısıyla aralarında hiç bir yakınlık kalmadığını söyleyen ama boşanma tazminatı olarak mal varlığının yarısının elden çıkmasını da gözü yemediği için bir türlü boşan(a)mayan biridir. Alice‘i bu açmazdan kurtarmaya karar veren Temizlikçi kanlı mı kanlı bir plan hazırlar.

Devamını oku

Pisoomacıynan Hedik Yesinler Boön De

Arif Bilgin yazdı…

‒ Ana gı, ne yiicik gı? Acıktım tama!..

Akşama doğru sokaktan/oyundan gelen çocuğun serzenişine gezmeden geç gelen anne, için için suçluluk duygusuyla ve en çok da çocuklarını aç bırakmış olmanın acısıyla burkulan yüreğini alıp aşganaya girer. Bir yandan ne ‘bişireceani’ düşünmekte; diğer yandan da eve böyle geç geldiği için kendi kendine sokranmaktadır:

‒ Ne vardı ölüde de bu gadar oturacak! Başıız sağolsun de, üç gulhü bir elham oku gel. Ocaa geçesice… Hep Emiş’in çanesi geç goydu beni… Kele, ölüde de mi gonuşulur beeyle? Şinci herif gelirse ne deeycim ben?

Birden aklına herifinin sevdiği Pisoomacı gelir. Çocukların da yok demeyeceğini emindir, neye yok diyorlar ki zaten. Kısa zamanda hazırlayacağını bildiği için keyfi yerine gelir. İşe koyulurken çocuklarına seslenir:

‒ Icık daha durun, babaazın gelmesine az galdı, barabar yirik.

Devamını oku

İstanbul’da Bahar

Gülsüm Çıngı yazdı…

w

Üsküdar sahilden başla… Ilık bir Nisan esintisi… Hafif bir deniz kokusu…

Kuzguncuk’a doğru yavaş yavaş adımla… Mor salkımlar ve erguvanlar karşılasın seni. O samimi evlerin, sıcacık balkonların arasından geçerken sevimli kedi ve köpeklere selam ver. Yaklaşık bir asırdır komşu olan ninelerin kapı ağızlarından seslenmelerini duy. Kendi evlerine girer gibi birbirlerinin evine girişlerini izle. Boşalan tabaklarını yerini dolduracak en uygun şeyi bulup, bu bitmeyecek ikram trafiğine nasıl kattıklarını seyret. Rengârenk nakışlı ahşap evlerin, çiçeklerin ve incir ağaçlarının arasından, sanki hiç bitmeyecek bir bahara adımla…

Cennetten ödünç gibi; pencerelerde bakışan saksılara dokun.

Devamını oku

%d blogcu bunu beğendi: