Ozan Ârif Ve Azerbaycan

Orhan Aras yazdı…

“Madımak toplayıp yesem o anda
Yola revan olsam aynı zamanda
Bir gece misafir Azerbaycan’da
Kalmadan ölürsem ona yanarım!”

Öğrenciydim. Artvin’den Kars’a, Kars’dan da Erzurum’a sürgün olmuştum. Kavgalar, işkenceler, korkular, kaçışlar ruhumu darmadağın etmişti. Bir akrabanın daveti ile Manisa’nın Turgutlu ilçesine gittim. Orda da rahat edemiyordum. Çünkü Türkiye’nin her yeri gibi Turgutlu da kan ve ateş içindeydi. Orda çabucak kendi düşünceme yakın insanlarla tanıştım. Bunlardan biri de Yahya Azeroğlu’ydu. Azeroğlu, diğer adıyla “Komando Ali” Turgutlu’da yaşıyordu. Nedense daha ilk günden bir birimize ısınmış ve kardeş gibi olmuştuk. Azeroğlu benden yaşça büyüktü ve benim taşkınlığımı, heyecanımı engelliyor ve abi gibi beni koruyordu. Bir kaç gün sonra Ozan Ârif’in Kemalpaşa’ya geleceğini duyduk ve Azeroğlu ile oraya gittik. Kemalpaşa sinema salonu tıklım tıklımdı. Ozan Ârif sahneye çıkınca heyecan doruğa çıktı ve gençler her türküden sonra sloganlarla onu selamladılar. Orda Ozan öyle bir şiir okudu ki o şiir beni alıp bütün Türk dünyasına götürdü.

Devamını oku

Köln Dom’un Anadolu Etkisiyle Yapıldığını Biliyor Musunuz?

Yücel Feyzioğlu yazdı…

Dostlar geldiğinde eğer Köln’deysem onları gezdiririm. Dom’un tarihini öğrenince daha da etkilenirler. Bir arkadaşımın kızı geldi. Her konuya ilgi duyan, yetenekli genç bir kızımız: Bengisu. Gündüzleri müzeleri, galerileri, tarihi mekânları gezdik, gece geç saatlere kadar kızların sorununu konuştuk. Özellikle “inanç uğruna” heder edilen yavrularımızın sorununu. Bu konuda başka bir yazı yazacağım. Şimdi Köln Dom’u anlatmak istiyorum.

İmparator Konstantin, Hıristiyan dünyasında tartışılan farklı görüşleri netleştirmek ve bir orta yol bulmak için M.S. 325 yılında ilk kez İznik’te Birinci Konsil’i topladı. Kilise önderlerinin bir araya geldiği o toplantıda çok uzun tartışmalar yapıldı. Sonunda bazı kararlar alındı ve bir “inanç bildirgesi” yayımlandı. Bugüne kadar o bildirge Hıristiyan dünyasında geçerli sayılan bildirgedir.

Devamını oku

Ev-Bark Sahibi Olmak

Muzaffer İnanç yazdı…aileeeeee

Eski Türklerde aile kurmak, ev-bark sahibi olmak olarak nitelendirilirdi. Zira Orhun Anıtlarında bark kelimesi mabet ve mezarlık anlamlarına gelmekteydi, yani evin kutsal ve bereketli veya kasvetli ve hüzünlü bir yer olduğu, bu kelime ile ifade edilirdi.  Bir başka deyişle ‘‘Ev” ailenin dar ve içsel anlamına, ”Bark” ise sosyal ve dışsal anlamına atıfta bulunmaktadır. ”Ev” ile mezarlık veya mabed olma ikilemindeki ayrışmayı detaylıca inceleyelim:

Hz. Muhammed (sav) ”Evlerinizi kabirlere çevirmeyin!” telkininde bulunmaktadır. Evlerin kabirlere benzemesi derken, içinde Allah (cc) adının anılmaması ve namaz gibi ibadetlerden soyutlanmasını kastetmektedir. Demek ki evlerde esen hava, o evi mezarlığa dönüştürebileceği gibi mabet ve kutsal mekânlara da çevirebilmektedir.

Devamını oku

Portakal Kokulu Kış Akşamları…

Sabriye Cemboluk yazdı…

bozaaaaaa

Ben kızanken kışın hava kararınca sokaktan bozacılar geçerdi. Evler tek, en çok iki katlı olduğu için, kimi camdan kimi kapıdan alırdı bozayı. Pencereler perdeler aralanıp, uzanan başlar bozacı diye seslenirdi. Bozacı kendisine uzatılan kalaylı bakır taslara veya bembeyaz emaye kâselere bozasını doldurur, elindeki litre ile ölçüp, parasını söylerdi. Yarı karanlık sokaklarda hiç bir müşterinin kaç para verdiğini görmez, bereket versin diye, beline bağladığı önlüğün cebine atardı.

Ben çok fena bir boza tiryakisi olmuştum.

Eve alınan kocaman tastaki bozanın dışında, küçük bakır bir tasım vardı. Ona mutlaka ayrıca boza alınırdı ve ben o bozanın içine ekmek kabuklarını doğrar, her nedense öyle yerdim. Bütün aile bana gülerlerdi. Babam ilişmeyin kızanıma der başımı okşardı. Bozaya ekmek doğrayıp yemeyi nereden görmüştüm? Bilmiyorum. Belki de kendim uydurmuştum. Ama hiç unutamadığım kış lezzetlerinin arasında yerini alıyor.

Devamını oku

Ninnilerle Uyanık Kalmak

Amina Siljak Jesenkovic yazdı…

ninnilerrrr

amina
Amina Siljak Jesenkovic

Halk edebiyatımızı, yani Boşnak halk edebiyatını düşünmeye başladım, hatta daldım. Akademisyen kıllığından soyunarak rahatlıkla yazmak hoşuma gidiyor doğrusu. Sıra çocukluğa ve ninnilere geldi. Kulak-ses yeteneksizliği annemden ve rahmetli babamdan miras bana, yani bu konuda Allah vergisi yok bende, genetik olarak, ne çocukluğumda ninnileri dinledim, ne de kendim oğlumu uyutuyordum. Doğrusu, bir teşebbüste bulundum, oğlumun küçüklüğünde bir hoca, annenin sesinin güzel olup olmadığını, kulağı olup olmadığını umursamayarak, gelişimine iyi geldiği için çocuğa, bebeğe ninniler söylemeli diye tavsiyelerde bulundu. Ben de (kendi şartlarıma göre) genç bir anne olarak bunu olduğu gibi kabul ettim, gece yatarken oğluma ninni okuyordum. Fakat oğlum konuşmaya başlayınca, yattığımızda yalvarmaya başlıyordu: “Ne olursun anneciğim sen ninni okuma, babam okusun”. Allah’tan eşim bu konuda benden daha yetenekli, ninnileri bilmiyorsa da oğlumuza ninni niyetine birkaç sevdalinka, birkaç balat okuyordu.

Ninni ve şarkı söyleme kariyerim böyle sona ermişti. Nasıl başladı diye sorarsanız, bunu da anlatayım. Çocukluğumuzda, özellikle kış günlerinde aile ziyaretleri sırasında evlerde oynardık. Bende bir “ineklik” ta o zamanlarda filizlendiği için amcaoğlumla okulculuk oynardık. Yaşım ya beş ya altı. Benden büyük olduğu için kendisi öğretmen, ben öğrenci olurdum. Matematik, ana dil, çevre bilim, hep başarılı olurdum, fakat müzik dersine gelince… Amcaoğlum bana bir halk şarkısını söyletti, ben de var gücümü kullanarak, sesimin ve kulağımın eksikliklerini sesimi yükseltirsem telafi edeceğimi düşünerek, söyledim. Az değil, amcaoğlumun okulunda rezil olmak istemiyordum, daima iyi not ve başarı peşindeydim, bir de müzik dersinden kötü not almam ayıp olur diye düşünerek kendimi tamamıyla şarkıya verdim. O sırada oturma odasından rahmetli amcamın sesi geldi: Emir, bırak, dövme kızcağızı” diye bağırıyordu. Az kalsın aile konseyi beni kurtarmaya gelecekti. Gerçek okula başladığımda, müzik dersinde öğretmen bana bir şey söyletecekse kendimi ağlamaya verirdim, eğitim süreci boyunca teorik sınavlarla notumu kurtarırdım.

Devamını oku

Bohemya Güzeli: Prag

Rüştü Kam yazdı…

prag

Berlin Türk Eğitim Derneği ve Berlin Veliler Topluluğu’nun birlikte düzenledikleri gezilerden beşincisi için  Prag’da idik.

16 Ekim sabahı saat 02’ye beş kala yola koyulduk. Gece olması münasebetiyle gezi ile ilgili bilgilendirmeyi kısa kestik. Sabah namazını kılmak için mola verdiğimizde Prag’a 20 kilometre kalmıştı. Kahvaltıyı otelin restoranında yapabiliriz diye düşündük ama olmadı. Dolayısıyla sabah kahvaltısını tren istasyonunda yapmak zorunda kaldık. Rehberimiz geldiğinde saatin akrebi dokuzu gösterirken yelkovanı da 12.00’nin tam üstündeydi. Hava güzeldi tam bir gezi havası. Rehberimiz Azerbaycanlı bir delikanlı, Ramil Mehmetova.

Dönüşte gezinin değerlendirmesini yapan arkadaşlarımızın anlattıklarından da anladığımıza göre  herkes memnun kalmış Prag gezisinden. Özellikle kadınlar bu geziden oldukça fazla keyif almışlar. Ancak memnun olmadıkları bir husus varmış kadınların, o da kocalarından alış veriş izni alamamış olmalarıymış. Kristal bir avize, tek taş bir yüzük, küpe ve kristal bir su bardağı alamamışlar Prag’dan mesela…Velhasıl kadınlar buruk bir sevinçle dönmüşler Berlin’e.

Devamını oku