Prospektüsü Okunmamış Kavramlar

Hasan Boynukara yazdı…

kavrammm.JPG

Ülkemizde zaman zaman bazı kavramların yoğun bir biçimde gündemimizi işgal ettiğine tanık oluruz. Bunlar genellikle bir gerginliğin, çatışmanın, bir üstünlük/iktidar mücadelesinin yaşandığı dönemlerde ortaya çıkar. Çok fazla geriye gitmeye gerek yok; yetmişli yıllarda sağ sol çatışmasının yaşandığı dönemleri hatırlayalım. Nasıl bir şey idiyse bütün ülke ya sağcı, ya da solcuydu. Kendini bu sınıflandırmanın dışında tutmaya çalışanlar (İslamcılar gibi) oldu ama aynı kategori içinde yazılıp çizilmekten kurtulamadı. Sonuçta onlar da sağcıydı. Yer yer sağda ve solda, kendi aralarında ölümlerle sonuçlanan çatışmalar yaşandı. Okumuşu yazmışı, siyasetçisi, ekonomisti, âlimi cahili herkes bir sağ sol tarifi yapmaya koyuldu. Gece sabahlara kadar devam eden tartışma programları yapıldı. Bir türlü bir uzlaşmaya varılamadı. Ya da varıldı da biz anlamadık. Ama anlaşıldı ki bir tek sol ya da bir tek sağ yoktu. Her ikisinin de bir sürü fraksiyonu vardı. Doğal olarak onlarca sağ, onlarca sol tanımı yapıldı. Günlük hayatta ise en güzel tarifi kurşunlar yaptı ve üzerinde anlaşmaya varılan tek tanım galiba buydu. Binlerce genç, daha tanımını bile yapamadıkları bir dava uğruna şehit oldular (her iki taraf da kayıpları için şehit dediler). Sokaklar çıkılamaz hale gelip, ölümler kitleselleşince ordu da tanım yapmaya karar verdi. “Bizim çocuklar” olarak bilinen aktörler 12 Eylül’de, tarafların kanlı kavgasıyla birlikte sağcılık solculuk kavramları da tartışma konusu olmaktan çıkardı. Sonra meğerle başlayan cümleler kuruldu; meğer yokmuş birbirinden farkları, olup bitenler birer tezgâh, birer oyundan ibaretmiş. İzleyen dönem bir tövbe ve arınma, pişmanlıklar ve kucaklaşmalar dönemi oldu. İsimler de değişti; İslamcılık yerini muhafazakârlığa (önüne bir de demokrat kelimesi eklendi),  solculuk, komünistlik, marksçılık sosyal demokratlığa evrildi. Koca bir on yıl, korku, panik, ölüm, maddi kayıplarla geçti.

Read more

Nedir Bu Tarihselcilik?

Aliye Çınar Köysüren yazdı…

xsaxasacac

Müslüman aydınlar ve özellikle modernistler, sekülerizmin yükselişi ve modernitenin galibiyeti karşısında özellikle İslam dinin hüküm ayetlerini yorumlama konusunda, çözüm arayışına girmişlerdir. Onlara göre tarihsellik; olaylar ve hükümlerin her zaman tarihsel seyri içerisinde görülüp, evrensel bir seviyede değerlendirilmemesidir. Tarihselliğin başka bir tanımı da şöyledir: Hukûkî bir hükmün belirli bir tarihî, coğrafî ve sosyal ortamda var olması, onun varlık ve devamının bu şartların varlık ve devamına bağlı olmasıdır. Kısacası tarihselcilik, ilkeleri kültürün belirlediğini savunur. Yani, tarihin bir diliminde meydana gelen bir olay o zaman dilimindeki sosyal, siyasal, ekonomik, coğrafî vb. şartlar tarafından oluşturulduğundan, söz konusu olayı anlayabilmek için adı geçen şartları özümsemek şarttır. O dönemi, kendi yaşadığımız ortamda hâkim ve geçerli olan kıstaslarla kıyaslayamayız, her dönem kendi toplumsal ve kültürel dinamikleri içerisinde doğrudur.

Öncelikle belirtmemiz gerekir ki, tarihsellik, tarihselcilik gibi kavramlar özellikle Alman idealizminin pozitivizme bir direncinden çıkmıştır. Bizde ise tarihselcilik, vahyin nazil olduğu dönemi evrenselleştirmeye bir direnç olarak görülmektedir. Bu kavram ilk defa 1649 yılında Henry More tarafından; daha sonra da E. Bayer ve Hegel tarafından kullanılmıştır. “Geçmişte olup biten her şeyin geçmişte kalmasına rağmen etkisini sürdürmesi hâlini ifade için kullanılır.” Bu damardan daha sonra, anlamacı ve rölativist akımlar doğmuştur.

Read more

Direnişin İnsan Kalma Dili: Vittorio Arrigoni

Muaz Ergü yazdı…

vvvvv

Vittorio Arrigoni, İtalyan bir aktivist, barış gönüllüsü. İslam dünyasındaki, Ortadoğu’daki işgalleri, yıkımları, derin trajedileri rahat koltuklarına gömülüp kahvelerini yudumlarken izleyen çağdaşlarının ve soydaşlarının aksine acının, gözyaşının, yıkımın içinde olmayı seçti. Filistin’deydi…

Filistin’e üzülür gibi yapan, beş yıldızlı konferans salonlarında Filistin’i konuşan bizler gibi yapmayıp Filistinli bir direnişçi oldu. Orada olduğu sürece İsrail’in vahşetini, katliamlarını yazılarıyla, fotoğraflarıyla bütün dünyanın yüzüne çarpıyordu. Zulmün ve direnişin ve ölümün kalbindeydi. Kanın, barutun, bombanın… İsrail’in cehenneme çevirdiği Gazze’de mazlumlara, gariplere, ezilmişlere kalkan olmuştu. İnsanlık onurunu yok eden aşağılık müdahalelere karşı canlı bir kalkan. Hem canlı kalkandı hem de Gazze’den yazdığı ateşli yazılarla ve yürekten yorumlarla İsrail’in dünyadaki imajını alt üst eden yüce bir cesaretti. Demokrasi kılıklı vandalizmi, din perdeli maddeperestliği, acımasızlığı, vicdansızlığı sonuna kadar deşifre ediyordu. Yazılarını “insan kalın” diye bitirerek herkesi uyarıyordu. İnsan kalmanın ne denli önemli olduğunu her dem hatırlatıyordu. İnsanlıktan çıkanların hadsiz zulümlerini, sınırsız vahşiliklerini bizatihi görüyordu çünkü.

Read more

Kutsal’a Karşı Aşk

Altay Ünaltay yazdı…
sssssssssss
     Terminolojiye dair bir not: Burada “Kutsal” Türkçedeki “Kut” ya da onun bir türevi anlamında kullanılmamış; Batı dillerindeki “Sanctus” (“sancire” ya da “sanctio”dan türetme: “buyruk”, “kanun”, “buyurma”) ya da “Sacrament” (“sacrare”den türetme: ayırmak, mahkum etmek, ya da kutsallaştırmak) karşılığı alınmıştır.
    Kutsaldan bahsetmek nedense bende hep bir mayın tarlasına girmiş olmanın ürpertisini uyandırmıştır. İnsanın uzak durması gereken bir alan belki; ama ne yazık ki müspet duygulardan çok (sevgi, saygı gibi) menfi duygular (başına dert almak) nedeniyle… Bir de Aşk var tabii ki. Sonuç itibariyle Kutsal’dan daha az tehlikeli sayılmaz. Ama neden Kutsal’la arasında gerilim olan insan Aşk’a teslim olmak için içinde tuhaf bir istek hisseder? 19.-20. yüzyıllar (sonuçları ne kadar tartışılırsa tartışılsın) aklın ve müspet bilimin insana, topluma ve dünyaya egemen oluşu ile damgalanmıştır. Bu bağlamda dünyada birçok şey geriye dönüşsüz olarak değişmiş olup, inanç ve kanaatlerimiz de bundan etkilendi.
    Geleneksel-modern öncesi toplumlarda bir şeyin kabul edilmiş otorite tarafından      “haram” (tabu) ya da “kutsal” ilan edilmesi ona dokunmamak ve saygı göstermek için yeterli bir nedendi belki. Otoritenin de bizzat “kutsal” olmasını ya da en azından resmi otoritenin ahali nezdinde bir derece güvenirliği olduğunu ve henüz bunun aşınmadığını düşünebiliriz. Bunlar tüm zamanların belki en kaotik ve değişimci yüzyılları olan 19. ve 20.yüzyıllar tarafından aşındırıldı ve bir kenara atıldı. Kutsal bu süreçte ağır yaralar aldı ve hala kendine gelemedi; Aşk ise yaralanmak ve berelenmekle birlikte bu altüst oluştan daha çabuk yakasını sıyırdı gibi görünüyor.
      Geçmişte dahi Kutsal kendini korumak için tek başına ahali nezdinde uyandırılmış o ürpertici saygıya güvenememiş; kendini kurumlar, askeri ve fiziki güç yoluyla daha çok güvenceye almaya çalışmıştır. Modern çağlardan önceki 5000 küsur yıllık insanlık tarihi boyunca Kutsal her ülkede siyasi iktidarla kopmaz bağlar kurmaya çalışmış; kiliseler, tapınaklar, din kurumları şeklinde örgütlenmiş, toplumda hatırı sayılır yüksek mevkiler ve maddi kaynaklarla kendini donatarak varlığını güvenceye almış, bunun yetmediği yerlerde engizisyonlar, iman mahkemeleri kurarak fiziki şiddet uygulamış; insanlar ya kutsala hakaretten diri diri yakılmış ya da İmam Ebu Hanifeler, Ahmed bin Hanbel’ler, Şeyh Bedrettinler, Nesimiler, Hallac Mansurlar, Sühreverdiler gibi işkencelere uğramış, idam edilmişlerdir.

Read more

Nuri PAKDİL: Efsaneden Pop İkona

Mustafa Everdi yazdı…

Anadolu’dan üniversiteye gelen her öğrencinin Ankara’da uğrakları vardı(r). Kitabevleri, dergi merkezleri bunların başında gelir. Yazılarını okuduğu üstadları dünya gözü ile görmenin arayışından kaçınamaz hiçbir talip.

Bizleri taşrada, köyümüzde, kasabımızda, şehrimizde, kalemin cömert memesinden emziren insanları tanımayı ertelemek ne mümkün! Öyle ya, sonuçta bilinmez perdelerin gerisinde yazan görünmez ruhlar değildi onlar? Seçtiğimiz yolun sağlaması olacaktı tanışmak, belki bize de bulaşacaktı yazabilmek yeteneği.

İslamcılar için Mavera Dergisinin Selanik Caddesindeki küçük bürosu uğrak yerlerinden biriydi. Fatih Yurdakul’un Fatih Kitabevi, Saatçi Musa’nın yeri. Bütün bu uğraklar arasında dolaşırken bir isim fısıldanırdı sürekli. Sırça kuledeki inzivası, DPT’nin ulaşılmaz burçlarının görünmez bir odasında saklanan efsane: Nuri Pakdil.

wwwww1960 darbesinden sonra sosyalistlerin SSCB gibi Türkiye’yi merkezî bir kalkınma ile “kurtaracağı” bir iç kale idi DPT. Devlet Yokuşu’nda nasıl kurulduğunu, hangi kadrolarla yola çıkıldığını anlatır Ali Nejat Ölçen. 5 yıllık kalkınma planları yapan, Anadolu’da bir köye içme suyu gelecekse bile hangi ölçülerle yapıldığı bilinmeyen bir onay alınmak zorunda kalınan merkezi planlama.

DPT’de bürokrasinin, topluma ters düşen sosyalist bir körlükle yapılandığını biliyoruz. İç ilişkileri, iç denge ve dengesizlikleri ile başlı başına bir sorun kaynağı. Sonra bu sorunları devlet bürokrasisini kaynayan kazana çevirme küstahlığı, iktidarlara direnmeyi seçerek verimli ve sağlıklı bir yönetimi güçlüklerle bunaltan yapılanma. Entrikacı bir yapının, iktidar olsanız bile muktedir olmanızı engelleyen solun kalesi DPT.

Read more

Post Rönesans-Tordemir Yazıları

Sadık Yemni yazdı…

Distopik Cazibe

Elli-Altmış yıl önce yazılan distopik romanlar ve bunlardan sinemaya uyarlanmış filmler yorumlanırken sıkça teknoloji korkusu etiketiyle yaftalanıyordu. Harry Harrison’un Make Room! Make Room!–Yer Açın! Yer Açın! romanı 1973’te Soylent Green-Açlık başlığıyla filme çekildi. Yıl 2022’ydi dünya üzerinde büyük bir kıtlık yaşanıyordu ve insanlara belli etmeden ölenlerin etinden yapılmış krakerler yediriliyordu. O sıralarda bugünkü teknoloji öngörülemediğinden 2022’de geçen bir filmde akıllı telefon ve internet olmaması şimdilerde çok yadırganıyor. 1979 yapımı konusu 2122’de geçen Alien–Yaratık filmindeki amber renkli küçük ekranlar ve ilkel bilgisayarların olduğu gibi. O film ve sonrasında çekilen beş diğer ardılı uzaydan gelecek olan kötülük temasını işleyen filmlerin en ünlülerinden  olup çıkacaktı. En yeni zamanda yapılan yapay zekâ konulu filmler de bu listeye eklenebilir. Bu defa da teknolojinin yaratacağı yapay zekânın defterimizi dürmesi konusu işleniyor ve bu korku da epey alıcı buluyor. İster teknoloji korkusu, ister uzaydan gelecek kötülük konularını işlesin insanlar felaket temalı konuları, distopik ortamları seviyor ve bu tür roman ve filmlere çok rağbet ediyor.

Geçmişin Anısı ve Gelecekten Eko

“Âd kavmi ise yeryüzünde haksız olarak büyüklük taslamış, ‘Bizden daha güçlü kim var?’ demişlerdi. Onlar, kendilerini yaratan Allah’ın onlardan daha güçlü olduğunu görmediler mi? Onlar bizim ayetlerimizi inkâr ediyorlardı.” Fussilet Süresi 41/15.

Kur’an bize Nuh, Ad ve Semud kavimlerinin yaptıkları zulüm ve hatalar nedeniyle helak edildiğini bildirir. Arkeolojik bulgular bu tür yıkılmış yerle bir olmuş medeniyetlerin varlığını kanıtlamıştır.

Genetiğimizde geçmişteki yıkımı görmüş ve bundan kurtulabilmiş atalarımızın bellek kayıtları var. Yakın geleceğin ekosu da bizi sürekli olarak uyarıyor. Düş filmi şeklinde rüyalarımızda beliriyor, öykülere, filmlere ilham oluyor. Bir kedi yavrusunun daha önce hiç görmediği eşek arısını içgüdüyle tanıması gibi gelecekteki müstakbel helak oluşların varlığını da sezebiliyoruz.

Read more

Fotoğraf Okumaları/Foto Terapi

Sacit Türker yazdı…

12

Bazı fotoğraflar şiir gibi, roman gibi okunur. Böylesi anlamlı olanlarının bir karesinden pek çok film senaryosu yazılabilir. Gerçek olan şu ki, fotoğraf veya sanatkârane oluşturulmuş fotoğrafik kurgu/kompozisyon hayatı farklı yön ve perspektifden algılayan dikkatli bir gözün tarihe sunduğu kıymetli bir miras gibidir.

“…Gün sona ermektedir. İlk geçide vardığında dostlardan ayrılık vakti de gelmiştir artık. Sonra karanlıkta zorlu bir yürüyüşle ikinci geçide varırsın. Işığını, azık ve yol planını yanında getirmişsen daha kolay aşarsın bu yolu. Ve önünde kocaman bir kapı açılır; çok farklı bir dünya seni bekliyordur işte. Gözlerin kamaşır; hayretle bakarsın. Yeni dostların eşliğinde son menzile doğru yürütülürsün…”

hayatttt

Read more