Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Azınlık ve Yabancı Okulları

Zeki Önsöz yazdı…

harput amerikan koleji
Harput Amerikan Koleji

Türk eğitim tarihinin en büyük sorunlarından biri olan, azınlık ve yabancı okullarını inceleyeceğimiz bu yazıda tarihsel süreç içerisinde bu kurumların toplumumuza etkilerini ve günümüze kadar süren olumsuz katkılarını ele alacağız.

Bilindiği üzere eğitim, ferdi ve dolayısıyla toplumu şekillendirme için bir sistem içinde yapılan çalışmaların bütünüdür. Bu tarife uygun bir eğitim,  ne yazık ki Osmanlı’da yenileşme hareketlerine kadar yoktur. Osmanlı’da toplumun tamamını okutmak, okuryazar yapmak gibi bir hedef olmadığı gibi, devlet yatırımı ile 19.yüzyıla kadar Enderun dışında okul açmak geleneği de bulunmamaktadır. Bu dönemde okullar, vakıflar tarafından kurulur ve onlar tarafından finanse edilirdi. Kızların eğitimi konusunda herhangi bir gayretin olduğu da söylenemez.(1)

Devamını oku

Mitlere Karşı Bir Sırp Yazar; Vidosav Stevanoviç

Peren Birsaygılı Mut yazdı…

ste.jpg

Kim bilir şimdiye kadar kaç kez söyledik ve duyduk hayatın bitmeyen bir imtihandan ibaret olduğunu. Ansızın karşımıza çıkan yol ayrımları, keskin dönemeçler, sesimizi yükseltmemiz gereken tüm o zamanlar… Hepsi birer imtihan ve bu durumlar karşısında aldığımız tavır ile inşa ediyoruz kimliğimizi. Yalnız kalacağımızı, anlaşılamayacağımızı bile bile peşinden gitmek inancımızın. Hatta ihanetle suçlanmayı göze almak. Bir sürü ihtimal yani, ödetilmek istenen bir sürü bedel.  İnsanın kendisiyle olan bu serüvenine dair ne çok şey yazıldı şimdiye kadar. Dinimizin, kitabımızın, aklımızın ve vicdanımızın en kadim meselesi.

Bundan yaklaşık 5 sene önce, ilk kez Bosna’ya gittiğimizde, kimisi henüz beşikteyken katledilen binlerce Boşnak’tan geride kalanların izini sürmüştük. Merhum Aliya İzzetbegoviç’in kabri başında bir süre sessizce oturmuş, ardından o büyük katliamın gerçekleştiği Markale pazarına gitmiştik. Hayat devam ediyordu elbette ancak eskisi gibi değildi hiçbir şey, olmayacaktı da. 68 kişinin havan topu saldırısı sonucu hayatını kaybettiği bir yerde, güle oynaya gezecek hali yoktu kimsenin. Biz de gezemedik, birbirimize kurabileceğimiz cümleler de tükenmişti o an. Az ötede ara sokaklardan birinde de “Srebrenitsa’yı Unutma” yazılmıştı duvara yağlı boyayla. Bir çok daha yerde daha vardı bir tokat gibi ansızın yüzünüze çarpan bu yazı.

Devamını oku

Bugün Bile Saygı Gören Ekber Şah  Doğu Aydınlanmasını Nasıl Başlattı?

Yücel Feyzioğlu yazdı…

49085548_2405455802801180_2792193475041296384_o

Rehberimiz surların dibinden akan büyük nehir Jamuna’yı işaret ederek: Bir kış günü Ekber Şah: Kim sabaha kadar Jamuna’nın içinde beklerse benden bin altın alacak,” diye şaka yapar,” diye anlatmaya başladı. Haber alev dalgaları gibi yayılır. Bir yığın insan sarayın önünde toplanır. Herkes altınları almak istemektedir. Soğuktan korunmak için bedenlerini yağlamış, suya girmek için sıraya dizilmişlerdir. Şaka ciddiye alınmıştır. Ama beklenmedik bir biçimde o gün hava daha da soğumuş. Suya giren insanlar çok geçmeden geri kıyıya kaçarlar. Sonunda Dhobi adında cılız, kara kuru bir Hindu şafak atıncaya kadar ırmakta beklemeyi başarır. Ekber Şah Dhobi’yi divana davet eder. Yahu bu soğuk suda beklemeyi nasıl becerdin, diye sorar. Dhobi, suda beklerken sarayınızda yanan lambanın ışığına bakarak onun yaydığı ısıyı düşündüm hükümdarım, o beni ayakta tuttu, der. Divanda dinleyenler inanmazlar, Ekber Şah da bu gerekçeyi zayıf bulur ve altın vermeden Dhobi’yi evine gönderir. Vezirlerden Birbal bu durumdan çok rahatsız olur ve tek kelime bile söylemeden kalkıp evinin yolunu tutar. Ertesi gün de divana gelmez. Şah adam gönderir, pilav pişirdiğini söyleyip yine gelmez, üçüncü gün de işinin bitmediğini ileri sürerek gelmeyince Ekber Şah bizzat kalkıp Birbal’ın evine gider. Birbal’ın çatıda olduğunu söylerler, çatıya çıkar. Birbal bir tavaya pirinç ve mercimek koymuş yanmayan ocağın üstünde çevirip durmaktadır. Yahu Raya Birbal opium mu çektin, ne yapıyorsun diye sorar. O gözlerini tavadan kaldırmadan pilav pişiriyorum, der. Ateş yok ki, nasıl pişecek? Senin sarayındaki ışık yardım ederse pişecek, diye cevap verir. Ekber Şah hatasını anlayıp saraya döner, Dhobi’yi çağırtıp bin altını verir, bir de hürmet ederek evine gönderir.”

49140148_2405455502801210_682271373334151168_o

Ekber Şah’ın babası Hümayun Şah rasathane kurmuştu. Yıldızlar ve uzay ilgisini çok çekiyordu. Bizzat uzay araştırmaları yapıyordu. Dünyanın yuvarlak olduğunu ve güneş etrafında döndüğünü izliyor ve biliyordu. Hindistan’da Rönesansın (aydınlanmanın) ayak sesleriydi bu. Fakat Hümayun Şah, 24 Ocak 1556 günü rasathanenin gözlem kulesinden inerken ayağı kaftanın eteğine dolanarak dengesini kaybetti ve aşağı düştü, iki gün sonra da vefat etti… Bu olaydan 85 yıl sonra 1641 yılında engizisyon mahkemesi “dünya yuvarlaktır” dediği için Galile’ye ömürboyu hapis cezası verecek ve bütün mallarına el koyacaktı.

49300536_2410898545590239_2388748148748058624_o
Hümayün Şah’ın düştüğü rasathane

Ekber Şah

Babası öldüğünde Ekber Şah daha 14 yaşındaydı. Bereket versin yanında çok zeki bir anne ve çok deneyimli bir devlet adamı olan Bayram Han vardı. Dedesi gibi çok cesur, zaptedilemeyen, disipline girmeyen, ele avuca sığmayan cevval bir adamdı Ekber Şah. 14 yaşına kadar kendisine köklü bir eğitim verilemedi. Ancak daha şah olur olmaz bilgisiz devlet yönetilemeyeceğini hemen fark etti. Bilime, bilgiye, bilge kişilere büyük bir önem vererek onları dinledi. Kitaplığında 40 bin kitap birikecek, iş dışında bütün zamanını okumaya ve öğrenmeye verecekti. Hindistan’daki inanç ve din gruplarının kutsal kitaplarını, felsefi görüşlerini, kuram ve ibadet ile ilgili ne varsa hepsini Sanskritçe’ye çevirtecek ve okuyacaktı. Bütün din ve inançlara saygı gösterecek, hepsine eşit yakınlıkta duracak, dört büyük dinden dört hanımla evlenecekti.

48971502_2405455156134578_3881969704742420480_n

Rehberimiz: “Dünyada en büyük üç imparatordan biri odur,” diyor. “Birinci imparator, M.Ö. yaşamış Kuzey Hindistan İmparatoru Aşoka Adiraja, ikincisi Büyük İskender (M.Ö.), üçüncüsü de Ekber Şah’dır (M.S. 1542-1605). Ekber Şah dönemi Hindistan’da kuruculuk ve atılım dönemidir. O her din ve inanç grubundan danışman, din adamı aldı saraya. Hepsinden vezirler atadı. Yeni kurduğu başkent Fatehpur Sikri’de divanı buluşma mekanı yaptı. Hindu, Müslüman, Hristiyan, Yahudi, Jain, Budist, Zerdüşt ve Sabilere kadar bütün inanç ve dinlerden filozofları divanda tartışmaya çağırdı, hepsine eşit davrandı. Bütün inanç grupları Ekber Şah’a sarılarak ülkenin kalkınması için seferber oldu. Başlangıçta avcılığı seviyordu. Ancak bu toplantılar sonucunda avlanmayı yasak etti, kendisi de et yemeyerek vejeteryan oldu. İslam olmayanlardan alınan cizye vergisini kaldırdı.Hindistan’ın kral ve beyliklerine saygı gösterdi, onların daha iyi yönetmeleri için kolaylıklar sağladı. Kimisini de vezir olarak atadı.” 

Fatih Şehri: Fatehpur Sikri 

49319474_2405459242800836_6804592484635639808_o

Fatehpur Sikri (Fatih Şehri)ne giriyoruz. Bu şehri 15 yılda Yeni Başkent olarak kurmuş Ekber Şah. Sarayları, gülistan bahçeleri, su kanallarıyla büyülüyor bizi. 1571 yılında buraya taşınmış ama 14 yıl oturabilmişler. Son 6 yılda yağmur yağmamış, su kıtlığı çekilince kenti terk etmişler. “Hayaletler kenti” olarak anılıyor şimdi. Daha sonra Jamuna ırmağı kıyısında Agra’da kale ve saraylar yaptıracak, Lahor’u başkent seçecektir, ama yönetim ve konut sarayları Fatehpur’da korunabilmiş. Şimdi UNESCO dünya kültür mirası. Kentin 23 km.lik surları var. Büyük bir kale kapısı çok büyük bir avluya açılıyor. Solda kabul sarayına geliyoruz. Halk burada kabul ediliyor, bayramlar burada kutlanıyor, dilekçeler burada alınıyormuş. Yerleşkenin en büyük mekanı Divanhane. Geniş toplantılar, felsefi ve dini tartışmalar burada özgürce yapılıyormuş. Divan gelişmiş bir üniversite görevini görmüş. Batıda yüz yıl savaşları yeni bitmiş otuz yıl savaşları başlamak üzereyken o burada herkesi birleştirmiş. İnanılmaz bir aydınlanma çağı başlatmış. Ne yazık ki Türk dünyası bu gelişmeyi izleyememiş. Sanki o günleri yaşıyoruz. Herşey o kadar yeni, tertemiz, pırıl pırıl… Bu kentin mimarlarına planı Ekber Şah’ın kendisi önermiş, çizdirmiş, denetlemiş, beğenmediklerini sildirmiş.

48958837_2405459466134147_801176516426727424_o

Sağ yanda tahtın olduğu imparatorluk sarayı var. Büyük bir koridordan geçilip üç odalı hazine dairesine bağlanıyor. Duvarları deniz canlılarının resimleriyle süslü… Kırmızı kumtaşından yapılmış bütün surlar ve saraylar. Çok dayanıklı bir taştır bu. Kışın soğuğu, yazın sıcağı içeri geçirmeyen özelliği var. Avlunun kuzeyindeki kocaman bir kapıdan ikinci büyük avluya geçiliyor. Burası Ekber Şah’ın oturduğu saraydır. Birinci eşi Amber bölgesi Hindu Kralının kızı Jodha Bai Hanım için yaptırılmıştır.

48982067_2405456602801100_8929798480868671488_n

Jodha Bai Sultan evlenmeden önce üç şart ileri sürmüş,” diyor rehberimiz. “1. Ben Hindu dininden dönmem, 2. Sarayda bir Hindu tapınağı isterim, 3. Başka kadınların olursa, ben sıraya koydum demeyeceksin. Ben istediğim zaman yanımda olacaksın…” Ekber Şah koca bir imparatorluk yönetiyor. Bu gibi önerilere karşı bir takıntısı olur mu? Üçünü de kabul etmiş. Kendisinden sonra gelecek olan Cihangir Şah bu hanımından dünyaya gelmiş.

49348919_2405456299467797_8283328550459670528_o

Sarayın her köşesinde bir anı, bir hikaye anlatıyor sevgili Rajdeep (Recep) Singh. Not almaya yetişemiyorum. İkinci eşi Rügaya Begüm Sultan için yerleşkenin güneybatı kanadında “Türk Sultanı Sarayı” adıyla Türk ve Fars stilinde saray yaptırmış, pencereleri cumbaları oymalı. Yanında cami var. Karşı tarafta “Miriam Sarayı” var. “Hristiyan Sultanın Sarayı” olarak da adlandırılıyor. Dördüncü eşi de Cayn (Jain) dinine mensuptur. Onların isteklerini de kabul etmiş, kendisinin hiç bir zorlaması olmamış. Gülistan Bahçelerinin gerisinde ise “Rüyalar Sarayı” var. Yalnız kalmak istediğinde bu saraya çekilirmiş. Sarayın yanındaki kitaplıkta 40 bini Ekber Şah’tan kalma ve toplam 55 bin kitap var. Rehberimiz: “Ekber Şah yalnız okuma değil, aynı zamanda müzik tutkusu olan bir imparatordu. Efsanevi Hindu şarkıcısı Tansen saray sanatçısıydı. Ekber Şah bu sanatçısının sesine vurgundu,” diye açıklıyor.

49381618_2405456419467785_3329515277002997760_n

Ekber Şah’ın yaptırdığı başka kaleleri, surları, sarayları da gezdirip gösteriyor. Hepsine yetişmemiz mümkün değil. “Bir daha gelirsem sadece bana rehberlik yapar mısın?” diye soruyorum. Rehberimiz “tabii!” diyor. O kadar çok araştırılacak yazılacak şey var ki… Neden zaman bu kadar dar, yıllar neden hızla akıp geçiyor diye insan hayıflanıyor.

“Bütün Irmaklar Okyanusa Akar”

“Bu sözler Ekber Şah’a aittir: Bütün ırmaklar okyanusa akar. Irmak ve çayları birer inanç ve din olarak yorumlar, hepsinin okyanusta birleştiğini söylerdi. Ve bütün inançları birleştiren bir din kurdu “Din-i İlahi”. Ne yazık ki tam yayılma eğilimine girdiği bir sırada Ekber Şah öldü. O temel üstünde o inanç yazık ki yavaş yayıldı,” diyor.

Türkler bu dine sahip çıkamadılar. Yine bir Arap olan Hz. Bahaullah 19.yüzyılda o dinin kuralları üzerinde Bahayi dinini yaymaya başladı. Bugün Hindistan’da 5 milyon taraftarı var. Ve dünyadaki en büyük mabedi de Yeni Delhi’de, 26 dönümlük bir bahçenin içindedir. Bizi o mabede de götürdü rehber. Bu mabet nilüfer (lotus) çiçeğinden esinlenerek tasarlanmış. Saflığın temizlik ve inceliğin simgesi olan bu çiçek Hindistan’daki ibadet ve din kavramının ayrılmaz bir parçası. Mabedi çevreleyen dokuz büyük havuz, dua salonunun, kitaplık ve büroların, konferans salonunun serinletilmesi için doğal klima işlevi görüyor.

49348415_2405461819467245_7244485358669266944_n
Bahai İbadethanesi

Ekber Şah’ın torunu Cihan Şah’ın oğlu “Bütün Irmaklar Okyanusa Akar” başlığı ile bir kitap yazıyor. Radikal olan küçük kardeşi onu ve diğer kardeşlerini öldürüyor, babasını hapsedip iktidarı nasıl zapt ediyor ve Babur İmparatorluğu’nun sonunu nasıl hazırlıyor? O da çok meraklı bir konu. Cihan Şah ile Mümtaz Mahal’in unutulmaz aşkını yazarken anlatacağım. Bilmem okumaya sabrınız olacak mı?

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yücel FEYZİOĞLU

 

Aliya Ne Okudu Hapiste?!

Muaz Ergü yazdı…

ai

Aliya İzzetbegoviç

Biz O’nu her ne kadar doksanlı yıllarda, Boşnaklarla Sırplar arasındaki savaşta tanımış olsak da o, hayatının her döneminde hem düşünsel hem de siyasi bütün gelişmelerin içinde yer aldı. Bir anda ortaya çıkmış biri değil. Lise yıllarında, on beş yaşlarında Mladi Müslümani “Müslüman Gençler Örgütü”ne katılıyor. Bu örgütün II. Dünya Savaşı’nda Nazi Hançer Örgütünü desteklediği iddiaları söz konusu. Yalnız Aliya‘nın yaşı dolayısıyla bu örgütün o dönemlerdeki Nazi yanlısı faaliyetlerine iştirak ettiği mümkün görülmemektedir.

https://fenahuyluspazo.blogspot.com/2017/04/aliya-izzetbegovic-nazi-degildir.html?fbclid=IwAR3yE913jB-5qrKz_AbmjrJI9mwA1FOp0z8O9lwYfvo6PnbBsvsPk_Q6B4

Yukarıdaki linkte konu ile ilgili şu açıklamalar var: “İzzetbegovic, 1925 doğumludur. 1939’da patlak veren II. Dünya Savaşı sırasında, Almanlar ve İtalyanlardan müteşekkil Mihver Kuvvetleri Balkanları işgal edip, şekil vererek, yani geride işbirlikçi hükûmetler ve ordular bırakarak geri çekildiler. Yugoslavya Krallığı’nı parçaladılar ve o bölgede yeni bir Sırbistan Devleti ile Ante Pavelic yönetiminde bir Faşist Hırvat Devleti kurdular. Pavelic ve Ustasenamıyla bilinen silahlı milisleri; Nasyonal Sosyalist ideolojinin sacayakları doğrultusunda, bölgedeki Yahudileri, Komünist Partizanları ve tarihî düşmanları olan Slav kardeşleri Sırpları katletmeye başladılar. Aynı zamanda Müslümanlardan müteşekkil bir 13. SS Handscar (Hançer) Tümeni kuruldu ve Izzetbegovic’in de katıldığı Mladi Müslümani (Genç Müslümanlar) hareketinden kimileri, bu tümene alınarak silah altına alındı. Bu fikri veren, çok karanlık bir geçmişi olan, fakat bazılarınca ”mutedil bir Müslüman” olarak lanse edilen Kudüs müftüsü, Emin el Hüseynî idi. Izzetbegovic ise Pavelic tarafından Partizanlara karşı savaşmak üzere oluşturulan Hırvat Ordusuna askere çağrıldı. Fakat fikren benimsemediği bir ideolojinin temsil edildiği bu orduya katılmamak için Saraybosna’dan kaçtı. Uzun süreden beri Ustasa kamplarında da ideolojik olarak Hırvat propagandası yapılıyordu, Izzetbegovic de buna gençliğinde bir dönem maruz kalmıştı. 1944’te bu sefer Sırp Faşistlere, yani Çetniklere yakalandı. Çetnikler, o dönemde Hırvatlara direniyordu. Dolayısıyla Boşnaklar onlar için Hırvat işbirlikçisiydi. Fakat Izzetbegovic’in muharip olmadığını anlayınca ve dedesinin bir dönem bir grup Sırbı öldürülmekten kurtardığına dair bir anısını dinleyince, onu serbest bıraktılar. Savaşın sonlarına doğru, Partizanlar duruma hâkim olunca Saraybosna’ya geri döndü, bu sefer Tito’nun Partizanları tarafından askere çağrıldı. Fakat Mladi Müslümani geçmişi olduğu için, Tito ve komünizm karşıtı fikirleri müdafaa etmekten yargılandı ve hüküm giydi. 1941-1945 arasındaki dönemde çok sayıda Sırp katledildi. Bunları yapan Pavelic’in milisleri ve askerleri arasında, şüphesiz ki bu işi zorla veya kasıtlı, isteyerek yapan binlerce Müslüman Boşnak da vardı. Fakat Izzetbegovic, ne mezkûr SS Tümeni’nde, ne de Pavelic’in milisleri safında veya ordusunda savaşmamıştır. Zaten 1941’de 16, savaşın bitimi olan 1945’te 21 yaşında olan bir kişinin, rütbeli bir Nazi subayı olduğuna aklen ve mantıken de imkân yoktur; askerden kaçan birisini kimse rütbeli bir subay yapmaz.”

İzzetbegoviç‘in Yugoslavya yönetimiyle arası hoş olmaz. Hem örgüt faaliyetleri hem de düşünceleri dolayısıyla sistemle çatışma içindedir. 1949 yılında “İslamcılık” suçu dolayısıyla beş yıl hapisle cezalandırıldı. Yugoslavya yönetimi açısından “İslamcı” mücadele masum bir hareket olarak görülmedi. Aslında o dönem Yugoslavya karşıtı hareketlerin çoğunun Naziler tarafından desteklenmesi söz konusuydu. Burada işin görünen boyutundan daha çok perde arkasındaki olanların açığa çıkması önemli. Hamasi değerlendirmeler olayı anlamayı zorlaştıracaktır. Yugoslavya’nın komunist olması öbür tarafta da muhaliflerin İslamcı olması kesinlikle birisi doğrudur, haklıdır öteki haksızdır anlayışına yol açmamalı.

Devamını oku

Aliya İzzetbegoviç ve Saraybosna

Muammer Elveren’in Bosna Hersek’te kurşunlar altında Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç’le yaptığı mülakat…

aliya

Bosna-Hersek’te 1 Mart 1992 den 14 Aralık 1995 tarihine kadar süren iç savaşta İzzetbegoviç, ülkesinin bağımsızlığa kavuşmasına önderlik ederken Saraybosna‘da süren şiddetli çatışmalar sırasında beni Saraybosna’daki Devlet Başkanlığı binasında kabul ederek röportaj vermişti. 1990’lı yıllara girildiğinde ‘Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti’ içinde başlayan bağımsızlık hareketleriyle Özerk Cumhuriyetler birbiri ardına bağımsızlıklarını ilan etmeye başladı. Bosna-Hersek‘te bu cumhuriyetlerden biriydi ve 1 Mart 1992’de yapılan referandumla bağımsızlığını ilan etti.

Devlet Olarak Tanınmayı Bekliyoruz

Referandumda halkın % 62,8’i bağımsızlık yönünde oy verdi. Ancak Sırplar Bosna-Hersek yönetiminde söz sahibi olan Müslümanlara karşı savaş açarak katliam hareketi başlattı. Bağımsızlık ilanından tam bir ay sonra Saraybosna‘da çatışmaların yoğun olduğu bir dönemde Devlet Başkanı İzzetbegoviç‘le yaptığım görüşmeyi de içeren ve Hürriyet’te 3 gün tam sayfa yayınlanan ‘Irklar Mozaiği Bosna Hersek dosyası’ Röportajında İzzetbegoviç hala barış ümidini koruyor ve şöyle diyordu. “Referandum Bosna-Hersek’in durumunu tamamen değiştirmiştir. Tüm halkların katılımıyla gerçekleşen referandumda yüzde 64’te yakın evet oyu çıktı bu da hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak bir rakamdır. Analiz ve sonuçlar gösteriyor ki Sırp liderlerin boykot çağrılarına rağmen Referandumda Bosnalı Sırpların büyük çoğunluğu Bağımsızlık için “Evet” demiştir. Bu neticelere ve genel görüşe göre referandum amacına ulaşmış bu da Bosna-Hersek’in uluslararası alanda devletolarak tanınmasının yolunu açmıştır. Şimdi artık Devlet olarak tanınmayı bekliyoruz.”

Devamını oku

Kavram Tashihi -1: İslam Düşüncesi

Ahmet Özcan yazdı…

camiii.jpg

Bugün ortalama Müslüman zihnin düşünsel altyapısını oluşturan kavramların tekrar gözden geçirilmesi gerekmektedir. Aksi halde Müslüman dünya bir yüzyılı daha kaybetme tehlikesi ile karşı karşıyadır.

Bahsi geçen kavramsal altyapının 21. Yüzyılı da gözeten bir perspektifle tashihi gerekmektedir. Bu çerçevede yürütülecek bir tartışma süreci için ana hatlarıyla bir “tashih denemesi” yapabiliriz.

1-İslam Düşüncesi:

Bu tabir 20. Yüzyıla aittir. Geçmişte kelam, felsefe ve tasavvuf ekolleri, bugün İslam düşüncesi olarak kastedilen fonksiyonu görmekteydi. Ancak modernleşme dönemi ile birlikte insan aklının yaratıcı kullanımının önem kazanması nedeniyle, düşünce/fikir/ideoloji kelimeleri daha çok kullanılır oldu. İslam düşüncesi olarak nitelenen fikirler ise, esasen batılı düşünürlerin fikirlerinin İslamileştirmesinden ibaretti. Müslüman düşünürlerin tarih, toplum, siyaset, ekonomi ve dünya tahlilleri; Locke, Hobbes, Montesquieu, Hume, Rousseau, Keynes, Hegel, Kant, Marks, Popper, Kuhn, Bergson, Heidegger, Feyerabend gibi birçok batılı düşünürün fikirlerinin “İslami terimlerle” tekrar edilmesinden ibarettir.

Devamını oku

Değerlerle Pratiğin Derin Uçurumu; Senin Haticetü’l Kübran Kim? -I-

 

Gürgün Karaman yazdı…

otor

İslamcı, Muhafazakâr, Mukaddesatçı çevrenin inandığı değerler ile yaşadığı pratik arasında meydana gelen yarılma, çatlak, uyumsuzluk erkek egemenli/ataerkil Müslüman bakış ile kadın imgesi arasındaki ilişkiyi anlamakta bir hayli travmatik ve dramatik, bir o kadar da derinlikten yoksunluğun göstergesi olması bakımından analiz edilmeyi hak etmektedir. Sema Maraşlı gerçekten çok cesur şeyler mi dile getirmektedir? Yeni şeyler mi söylemektedir? Yoksa ataerkil olanın kendi cesaretini aktardığı bir imge midir? Burada Sema Hanım üzerinden erkek egemenli/ataerkil dini ve hayatı okuyuş ve pratize ediş bakımından Müslüman aklın, duyuşun, düşünüşün arka planında yer alan gerilemeyi, acziyeti, bastırılmış olanı ve en önemlisi bilişsel kapitalizme olan entegrasyonunun bastırılmış halinin bilinçaltındaki titreşimlerini ele almaya gayret edeceğiz. Sema Hanım’ın dile getirdiği “erken evlenenlere özgürlük, dinen reşit olmuş kişiler evlenebilir, cinsiyet eşitliği projesi fıtrata aykırıdır”  vb. daha birçok söyleminin neye tekabül ettiğinin “kadın ve erkek” arasındaki fıtri kopuşunu hem yazar açısından hem de okuyucu ve yukarıdaki ifade edilen İslamcı muhafazakâr duruşun kodları arasındaki gerilimi anlama açısından bize birçok ipucu verecektir. Öncelikler bu düşünsel olanın “köken-kopuşla” ne anlama geldiğini tespit etmek gerekir.

Her şeyden önce vakıada meydana gelen bu tartışmaların ekonomi-politik durumdan azade olmayıp birçok etkeninin devrede olduğunu belirterek sadece bazı açılardan durumu analiz edeceğiz. Öncelikle ilmi olanın politik ve popüler alana tahvilinin hakikatin ve kamusal maslahatın doğruluk zemini olamayacağını belirtelim. Burada temel mesele, inanılan sabiteler ile yaşanılan pratiğin uyumsuzluğunun yarattığı bir tür kaçış, bastırma ve kendi olamama ümitsizliğidir ve bu boşluğun bir kadın yazar imgesi ile doldurulması, çatlağın tamir edilmesi, yarığın yamalanması meselesidir. Diğer bir mesele ise sabitelerin ne olduğu meselesi olup bu ayrı bir tartışma konusudur.

Devamını oku

Feminizm Neo-Liberal Küreselleşmeyi Meşrulaştırıyor

Lütfi Bergen yazdı…

endüstri

Batı’da endüstri devrimi öncesinde kadınlar erkeklerle (kocaları, babaları ve kardeşleriyle) aynı işlikte çalışmaktaydı. Kadın emeği bu dönemde bahçe-bostan işleri, dokuma, haneye ait mandıranın işletilmesi, hayvanların bakımı, sağılması, çocukların gözetimi gibi faaliyetlerde görülmekteydi. Erkek emeği ise kuyu ve su kanalı açmayı, odun tedarik etmeyi, tarla sürmeyi/biçmeyi, harman kaldırmayı, evin tamirat işlerini, üretim sahasının çitlemesini içeren bir dizi iştigalde belirmekteydi. Kadın ve erkeğin (bunlar toprak sahibinin kiracısıydı) emekleri aynı hanenin kazancını tedarik eden birbiriyle uyumlu ve fıtrata uygun bir iş bölümüne uğramıştı. Toprak kiracısının feodal bey karşısındaki durumu “romantik bir bağlılık” arz ediyordu. Kiracılar “bey” karşısında “uyruk” konumunda bulunur; toprak “meta”laşmaya uğramazdı.

Sanayi devrimi ve toprak mülkiyetinin kapitalistlerin eline geçmesi bu yapıyı bozdu. Böylece kapitalist ile toprak sahibi arasındaki ayrım kalktı (Marks, 2015: 132). Ekonomi politik bu süreçte ne sermayesi ne de toprağı kalmayan ve sadece emekle yaşayan kişileri tıpkı beygir gibi ancak çalışabilecek kadar kazanmasını sağlayabilen “iş hayvanı”na indirgeyerek emeklerini ücretlendirdi (Marks, 2015: 96, 98).

Devamını oku

%d blogcu bunu beğendi: