Yerel Gazeteler Neden AVM’lerde Satılmaz

M. Ali Abakay yazdı…

yerelllll.jpg

Yerel basını kendince takip etmeye çalışır, her şehrin gazetesini daha çok www.bik.org.tr sitesinden okumaya gayret ederim. Şehir araştırmalarını yaparken birçok ilde yayınlanan gazeteleri temin etmemiz, Basın İlan Kurumu’nun Yerel Gazeteler Sayfası sebebiyledir.

Yerel Gazetelerin Önemi

Yerel basının güçlü hale getirilmesi, daima söz konusu edilir. Hakikatte yerel gazete, çıktığı şehrin sesidir, dilidir, kulağıdır. Yerel gazete, şehrin dışa açılan penceresidir. Yerel gazete, şehrin ihmal edilen, çözüm bekleyen meselelerine bir cerrah gibi neşter  vurur, aslında. 

Yerel Gazetelerin Fiyatı

Yerel gazete, şehirle sınırlı olduğu için, çalışanı az olduğu için, dar bir çevreye seslenir, ya da bizce böyledir. Her gazetenin okunabilirliği, sabah dağıtımdan akşama kadar olan süredir ki bu on saatle sınırlıdır. On saat içinde okunurluğu söz konusu olan bir gazetenin, o şehirde okuyucusu yerel olduğu zaman, ulusal gazeteler karşısında çok satılması mümkün değildir. Yerel gazetenin çok sayfalı olmayışı, çoğunlukla siyah-beyaz çıkması, okurun azlığı fiyatının ulusal gazeteden aşağı olmayışına zemin hazırlar.

Yerel Gazete ve Manşet Konusu

Yerel gazetenin okunur şekli daha çok gazetelerin manşete taşıdığı haberlere dayanır. Önemli haberler, manşete taşındığı zaman gazetenin o günlük satışı fazla olur. Lakin manşete taşınan haberin oluşumu, seslendiği kitlenin isteği biçimde olmalıdır. Manşet haberin seslendiği kitlenin memnuniyet duyması esastır.

Read more

‘Susarak Kalmayı’ Seçmek Zorunda Bırakılan Tüm kadınlar Adına; Bugün Ne Pişirsem?

Suna Kızılırmak yazdı…

kakakakaattttttttttttttttttttt‘Kadın olmak’ üzerinde uzun uzun yazı yazabileceğim, en acıyan, en kanayan, en verimli yanım ama sonra bir şey olmuyor hiçbir şey değişmiyor kimse de değiştiremiyor. Diyeceksiniz ki; Hani siz kadınlar erkeklerden güçlüydünüz ee niye bir şey olması için başkasından yardım bekliyorsunuz? -ki öyleyiz grip olsanız devriliyorsunuz bir doğum yapsanız da bilseniz- 

Güçlüyüz ama şöyle; Kalkıp ev süpürüp, pırasa doğrayıp, fasulye kırıp ya da karnabahar ayıklayıp ocağa koyuyorsun, evi temizleyip, çocuklarla yoruluyorsun misafirler ağırlayıp yüzünde tebessümle servis yapıyorsun; kimselere az evvel mutfakta yediğin küfrü ya da dün gece sana kalkan eli belli etmeme konusunda güçlüyüz. Biraz da içinde göz boyayıcı madde -her ne ise o- bulunduran bir güç bu. Sonra gece herkes uyuyunca sessizce hayal kurup, düğüm yutup, kahredip bazen de bir iki damla gözyaşı akıtıyorsun hepsi bu oluyor yaşamak saydığının! 

Koyvermediğimiz için güçlüyüz! Salıvermediğimiz için güçlüyüz! 

Eve gelenler senin içine, kırık kalbine sıcacık tebessümüyle, samimiyetiyle, ruhuyla dokunmaya değil de dibinin, köşenin temizliğine, yemeklerinin çeşitliliğine ve lezzetine geldiği için, buna zorunlu olmaya mecbur bırakıldığımız için güçlü olmayı öğrendik! 

Nazımızı çeken olmayınca bencillik de edemeyince güçlü oluverdik işte biz. 

Bir tokatla bayılan kadınlar varmış bayılmalılar da ve bir daha o kocalarının yanında ayılmamalılar hatta lâkin mümkün olamıyor çoğu kez.. 

Read more

‘Su Teorisi’ Üzerinden 2019 Yerel Seçimlerinin Sonuçlarına İlişkin Mülahazalar

Erdal Çakır yazdı…

suuuuuu.jpg

Sosyolojik Mülahaza

Suyun akışı devam etmektedir. Ancak sudaki sertlik oranı artışının, suyu meydana getiren temel elementlerin atom sayılarında bir değişme veya farklılaşma olabileceği ihtimaline bağlanıp bağlanamayacağı konusunda yapılan spekülasyonların, bir algıya mı dayandığı yoksa gerçeği mi ifade ettiği henüz bir netlik kazanmış değildir. Ayrıca suyun renginde ve tadında hasıl olan değişikliğin, faktöryel nedenlerle (toprak kayması, yağışlar, çevre şartları, kimyasal atıklar vs.) ilgi derecesinin saptanmasının, suyun niteliği üzerinde daha tanımlanabilir daha efektif sonuçlara ulaşılmasına yardımcı olacağı âşikardır. Bütün bunlara ilaveten suyun debisinin, mevsimlere göre farklılık arz etmesinin, suyun niteliğinde meydana gelen değişiklikle nasıl ve ne kadar ilişkilendirilmesi gerektiği de göz ardı edilmemelidir.

Psikolojik Mülahaza

Suyun renginde ve tadında meydana gelen değişikliğin, faktöryel nedenlerle ilgisi elbette araştırmaya değer bir konudur. Fakat burada zaman faktörünün de söz konusu değişiklikle ilgisi tespit edilmelidir. Örneğin su yatağının değiştirilmesine dair görüşlerin hatta uygulamaların da değerlendirme kapsamına alınarak bütün bu parametrelerin, suyun nefsinde oluşan değişime bir sapma olarak mı yansıdığı yoksa doğal bir sonuç olarak mı karşılanması gerektiğine ilişkin konulacak ‘tanı’ya ihtiyaç vardır: Bu suyun bozulmasının alameti midir veya akış süreçlerinin tabii bir neticesi midir? Bir diğer önemli husus da gerek görülmesi halinde su temel elementlerinin yani oksijen ve hidrojenin, terapiye birlikte mi, ayrı ayrı mı alınmaları noktasında verilecek kararın hayati önem taşıdığıdır.

Read more

Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği

Alaattin Diker yazdı…

Mila, fakülte önündeki merdivenlerde yanıbaşıma oturunca önce bir anlam veremedim. ''Walesa tutuklandı'' dedi. Yalnızca haberlerde duyduğum bir isimdi. Bir sendika hareketinin lideriydi. Yüzüne baktım. Gözleri kırmızıydı. ''Askerler yönetime el koydu'' dedi sessizce. Omuzuma başını koydu, ağlamaya başladı. Türkiye'de de askeri rejim olduğunu bildiği için kendisini en iyi benim anlayacağımı düşünmüştü sanırım. Birkaç teselli edici laf söyledim arkadaşlık hatırına. Onunla dayanışma içinde olmamı gerektirecek bir durum da yoktu; sevgilim de değildi. Olsaydı bile fark etmezdi benim için. Din ve siyaset ile ilgim olmadığı günlerdi çünkü. Ama güzel günlerdi. Ancak beş duyu ile yaşanılacak kadınların aklımızı aldığı... Şairin tıpkı Yaşamak'ta anlattığı gibi...

”Herşey bir gün, daha önce yaşandığı gibi, tekrar edecek ve bu, sonsuz kez tekrarlanacaktır!” Çek yazar Milan Kundera‘nın Paris‘de sürgünde iken yazdığı roman böyle başlıyordu. Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği daha ilk cümleden Nietzsche üzerine bir tartışma açıyor  ve Hayat çok hafif. Bir taslak gibi asla içini dolduramıyoruz cümlesi ile varoluşsal bir tavrı sahipleniyordu. Romanı okurken ilk hatırladığım kişi Mila oldu tabii ki. Aradım ama başka bir şehre taşınmıştı. Kitap 1984 yılında Almanya’da 1 milyon sattı. Bu aşırı ilgi her insanda merak uyandırır ister istemez. Sonraki yıllarda aynı isimle sinemaya aktarıldı. Ayrıca “hafiflik” ve “varlık” gibi terimler içeren manidar başlık çoğumuzu cezbediyordu. Yedi bölümden oluşan bir roman Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği. Birinci ve beşinci bölüm başlıkları aynı: Hafif  ve Ağır. Gerek siyasi arka planı gerekse felsefi içeriği nedeniyle okuyucuyu belki yoruyor ama akıcı dil kendini okutuyor.

1968 Prag Baharı‘nın kanlı şekilde bastırılmasının hemen ardından, Kundera ülkede istenmeyen kişi ilan edilir, hatta Çek vatandaşlığından atılır. Yazarlık hayatı asıl o sürgünde başlar. O asla yüzeysel bir yazar olmadı, bireysel özgürlüğün, bireyin kendini gerçekleştirmesinin insanın en kutsal mülkiyeti olduğunu kabul eden felsefi bir temele dayandırdı eserlerini: Kendimi tanımlamak zorunda kalsaydım, politik bir tuzağın içinde olduğumu söylerdim ya da zevkçi bir dünyanın esiri.” Kendini hep böyle tanımladı. Hikâyelerinde bu nedenle Ernest Hemingway‘de gördüğümüz acıklı, kaygılı ve sancılı dünyevi varlığı yansıtır.

Read more

Sözcükler

Cemil Kanca yazdı…

tttttt

Tam içimin sesini duyduğum anda bir perde düşüyor aniden. Demirden, iri, hantal… Toz bulutu: Göz gözü görmüyor, ses kesiliyor. Bir kuyu: Eski yanmış tuğlalardan. Eski ustaların özensiz ördüğü duvarlarında bir yansıma. Ortasına kimin attığı bilinmeyen koca bir kayanın çıkardığı uğultu. Vakit ne zamandır? Akşamın alaca karanlığı mı? Ağaran günün şafak sancısı mı? Bulunduğum yer neresi? Beynimin orta yeri uyuşuk. Yerimi saptayamıyorum. Dikitler ve sarkıtlar beliriyor. Buğulu cam renginde. Yerin üstünde olmadığım kesin. Bu sızan ışık da nereden geliyor? İnce bir huzme. Üşüyorum. Kör olası demir kapı! Arkasında ne var? Neden birdenbire önüme dikildi? Yol bilmez aceminin şaşkınlığındayım. Bir çıkış yolu olmalı.

Pusatlanmalıyım tüm gücümü. Kollarım: Yirmili yıllarımın kuvvetinde.

Asılıyorum: İnilti. Kısık ve boğuk. Kaybolmuş ruhların ülkesi önündeyim. Eski eşyalar. Çocukluğumun giysileri. Tahta çantam. Üzerine yazdığım adım bile silinmemiş. Okul defterim: Kapağında şişman Nasrettin Hoca resmi. O görünüşene kadar gülmüştüm.

Bir konak; iki katlı, cumbalı pencereleri. Pervazları türbe yeşili. Katrina Ana otururdu burada. Tek başına. Bembeyazdı saçları. Ruslar Harşit’e indiğinde çocukmuş. Terk etmiş gitmiş onu hekim babası. Elma şekeri, un helvası: Onun elinden yediğimiz doyumsuz tatlılardı. Katrina Ana halk hekimi. On parmağında on hüner. Herkes severdi bu adı. Güzelliği insanlığındaymış derdi annem. Kimse çözememişti bu yaşlı kadının sırrını.

Zirzilik: Uçmak hevesim kursağımda kalmıştı ilk bindiğimde. Ortası delik, yontulmuş bir gürgen kalası. Yere sıkıca çakılı bir diğeri. İkisi birleştirilince döngü başlıyor. Kim vardı zirziliğin öbür ucunda? Bayılmıştım fırlatıldığımda. Burada şimdi. Terkedilmiş, öyle duruyor. Çürümüş, çamura batan yanları. Biraz ötede su havuzu: Kurt tutmuş duvarları. Gün doğusunda yükselen meşeler. Kuzeyi ve nemi seven kestane ağaçları: Hiç mi geçmedim gölgelerinizden? Nasıl bu kadar yabancı durabilirsiniz?    

Uykum suya düştü. Unuttum aklımda tuttuğum sayıyı. Her insanın bir yıldızı varmış. Göçerlerden bir yaşlı kadın söyledi. Her insan yıldızının parlayacağı anı beklermiş. Ne yazık ki çok azı fark edermiş o anı. Benim yıldızım bulutlar ardında mıydı? Eleğimsağmaların belirdiği bahar sabahlarından birinde mi parlayacaktı? Umudum goncasına gömülü. Çekirdeğin özüdür yüreğim. Hiç umutsuzluğa düşmedim. Ben onardım kırılan yanlarımı. Kendi yükünü taşıyan kağnıydım. Şansıma dağ yolları düştü. Yürüdüm inadına yıldızımın.

Read more

George Sarton’un Leonardo da Vinci’si

Kartal Yolcu yazdı…

da-vinci-todo-list-1024x683.jpg

Leonardo da Vinci‘yi bilirsiniz. Onun adını duyduğunuzda hemen belleğinizde Mona Lisa ve Son Akşam Yemeği yapıtları canlanmıştır. Ama o sadece bir kaç tablonun yaratıcısı değildir.

Rönesans döneminin filozofu, astronomu, mimarı, mühendisi, mucidi, matematikçisi, anatomisti, müzisyeni, heykeltraşı, botanisti, jeoloğu, kartografı, yazarıdır. Bilim tarihinde de yeri büyüktür. 

sssssss
Son Akşam Yemeği Tablosu

Read more

HılFu’l-Fudul’u Nasıl Anlamalı?

M. Kürşad Atalar yazdı…
klşklşklşkş.jpg

Bilindiği gibi, Hılfu’l-Fudûl, ‘erdemliler ittifakı’ anlamına geliyor. Miladi 590’lı yıllarda Mekkeliler’in haksızlığa karşı birleştikleri ve henüz gençlik çağında bulunan Hz. Peygamber’in de katıldığı bir yardımlaşma örgütünün adı olarak biliniyor. Bugün ‘insan hakları’ bağlamında faaliyet gösteren bazı dernek ve vakıfların, yapmış oldukları faaliyetin meşrulaştırıcı gerekçelerini izah ederken sıklıkla atıfta bulundukları bu yapıyı nasıl anlamak gerekir? Acaba ‘erdemliler ittifakı’ndan genel ya da ‘evrensel’ bir takım ilkelere ulaşmak mümkün müdür, yoksa bu örgütlenmeyi ‘tarihsel’ ve ‘geçici’ bir uygulama olarak mı görmek gerekir? Başka bir ifadeyle, acaba ‘evrensel’ bir adalet kuralı var mıdır, yoksa adalet dediğimiz kavram ‘göreceli’ midir?

Bu soruya cevap vermek için, tabiatıyla, Hılfu’l-Fudul’un ne olduğunu bilmemiz gerekiyor. Malum olduğu üzere, ‘erdemliler ittifakı’nın doğuşuna sebep olan hadise, borçlunun borcunu ödemek istememesi ile ilgilidir. Yemenli bir tüccar Mekke’ye ticaret yapmak üzere gelmiş, mallarını Mekke’nin önde gelen liderlerinden birine satmış, fakat alıcı malın bedelini ödemek istememiş ve satıcı da hakkını aramak üzere Mekke’nin önde gelen kabilelerine müracaat ederek yardım talep etmiştir. Bunun üzerine, o dönemin ‘erdemlileri’ Mekke’nin en zengin ve önde gelen kabile liderlerinden birinin evinde toplanarak, “haklının hakkını haksızdan alacaklarına” dair birbirlerine söz vermişler ve varmış oldukları antlaşma gereğince, tüccarın malının bedelini alıcıdan, tabiri caizse, ‘zorla’ almışlardır. Bu toplantıya Hz. Peygamber de katılmıştır ve hatta peygamberlikten sonra bile, bu toplantıya katılmaktan duyduğunu memnuniyeti ifade etmiştir. Olayın özeti budur.

Bugün bazı dernek ve vakıflar, bu olaydan ve özellikle de Hz. Peygamber’in sözlerinden mülhem olarak bir hükme varıyorlar ve “farklı dünya görüşlerine sahip olan insanların, temel ahlakî ilkelerde anlaşarak haksızlığa karşı ortak mücadele verebileceklerini” iddia ediyorlar. Acaba bu ne kadar doğru ve ne kadar uygulanabilir bir şeydir? Bu soru üzerinde ciddiyetle durmamız gerekiyor.

Read more