Ve Nietzsche Ağladı!

Alaattin Diker yazdı…

viy (3)

Ey sevgili şehir!

Yeryüzünün en yaşanabilir şehri ilan edilirsen eğer, o karar beni şaşırtmaz asla. Güzel ve eski, cömertçe dekore edilmiş binalar, rüya gibi meydanlar ve nostaljik kahvelerinle senin kısmen büyüleyici ve biraz da düşmanca tavrın her ziyaretimde kanıma dokunur. Bu yaklaşımını doğana bağlar, sürekli bağışlarım seni…

Bestekar Gustav Mahler, “Dünya batacak olursa, kesin Viyana‘ya yerleşeceğim, çünkü burası her şeyin elli yıl sonra gerçekleştiği yer” dermiş. Viyana sokaklarını ilk defa keşfettiğimde, zamanın daha yavaş aktığını, gölgelerin daha uzun seyrettiğini düşünmüşümdür. Avusturya‘ya yerleşmiş Türkler bile Almanyalı Türklerin 50 yıl gerisinden koşuyorlardı! Başka hiçbir yerde görmediğim yapılar, çarşılar, sokaklar ve kahvelerin ile geç tanıştığım için üzgünüm. Ama her yeni gelişme hiç yaşamamış olmaktan iyidir! Geç ama hoş oldu, diyerek kendimi avutabilirim çünkü.

Devamını oku

Hikmet Kıvılcımlı-Türkler ve Tevhid

Lütfi Bergen yazdı…

hikmet

Hikmet Kıvılcımlı, Neşrî’nin anlatımına dayanarak “Bir de bakıyoruz, anasından doğar doğmaz Müslüman olan harika bir çocuk dünyaya geliyor” (Kıvılcımlı, 1994: 23) diyerek onun Oğuz Destanı‘nda da ifade edilen “üç günlük bebek iken annesini tevhide çağıran” misyonuna işaret eder.

Bir başka yerde yine Neşrî’ye atıfta bulunarak Oğuz, İbrahim zamanında idi; O’na iman getirmişti” (Kıvılcımlı, 1994: 24) ifadesini de nakleder.

Böylece Oğuz, bir yerde Hz. İsa‘nın beşikte tevhidi beyan etmesiyle benzeştirilir, başka yerde de hanif olan Hz. İbrahim‘in tebliğiyle İslâm’ı kabul ettiği ifade edilir.

Ancak Kıvılcımlı‘nın “Oğuz Kağan” hakkındaki görüşü Oğuz‘un bir şahsiyet olmadığı, bir örgütlenme biçimi adlandırması olduğu yönündedir.

Neşrî‘nin Türk tarihini Nuh oğlu Yafes ile başlattığını, fakat başka bir yerde Bulcas ile başlatıp, o ölünce yerine Zib Bakuy‘ın geçtiğine işaret eder. Zib Bakuy‘un da 4 oğlu vardır: Kara Han, Or Han, Güz Han, Gür Han (Kıvılcımlı, 1994: 23).

Devamını oku

Adana’da Bir Vaha…

Muaz Ergü yazdı…

adananana.jpg

Modern zamanlarda hayat hızla akan bir ırmağa benziyor. Çok hızlı… Yaşam alanımıza giren her şey bu hızlı ritme göre dizayn ediliyor. Yaşadığımız mekânlar, sohbetimiz, yalnızlığımız, yememiz, içmemiz, dinlenmemiz… Hızlı hareket etmezsek sanki kaybolacakmışız gibi. Bu hızın içinde birçok ayrıntıyı göremiyoruz. Her gün yanı başından geçip gittiğimiz onca güzelliğin, değerin farkında bile değiliz. Makine gibi, programlandığımız ne varsa onu görebiliyoruz. Bize öğretilen ve gösterilen neyse onu…  Hızla geçiyor her şey gözümüzün önünden ve biz hızla geçiyoruz her bir şeyin yanından.

Yaşadığımız şehirlerde hayatın hengâmesinden bizi birazcık da olsa çıkaracak, tabiri caizse ruhumuza nefes aldıracak mekânların varlığından neredeyse habersiziz. Varsa yoksa işyerleri, alışveriş merkezleri, eğlence mekânları… İnsanı mekanik bir varlık alanına hapseden, bir vitrin nesnesine dönüştüren modern mekânlar. İnsanları gürültünün patırtının içinde kaybeden yerler. İnsanı kendi olmaktan, düşünmekten alıkoyan…

Devamını oku

Ben ve İsmet

Veysel Karataş yazdı…

ismetSene 2000 mi, 2001 mi? o tarihler işte! İsmet Özel yolunu kaybetmiş. “Önüne çıkan yolların hepsi gidilecek yol gibi duruyordu” Kafası çok karışıktı. Ne yapacağını bilmiyordu. Yardım teklif ettim. Kabul etti. “Beni izle” dedim. Böylece onu doğru yola, esenliğe kavuşturdum. Bana teşekkür etti. “Sen olmasan biz doğru yolu biraz zor bulurduk” dedi. (yanında iki kişi daha vardı. Oğlu ve dergi editörü)

O tarihlerde İsmet Özel Gerçek Hayat Dergisi‘nde yazıyordu. Türk, Müslüman, her Müslüman Türktür, her Türk Müslüman değildir. O halde Sokrates de ölümlüdür. tezlerini daha yeni yeni dillendirdiği dönemler.

“ben o yaşta koltuğumda kitaplar 
işaret parmağımda zincir, cebimde sedef çakı 
cebimde kırlangıçlar çılgınlık sayfaları 
kafamda yasak düşünceler, Gide mesela.” 

ve İsmet diyor başka da bir şey demiyordum. Erbain‘i ezbere okuyordum.

Devamını oku

Orta Asya’nın Merkezinde…

“Masalcı Dede” Yücel Feyzioğlu’nun Hindistan gezi notları… Hindistan’ın hem acıtan hem hayran bırakan dünyasını yazdı Feyzioğlu.

mandava
Mandawa İpekyolu üzerinde bir kervansaraylar kenti. Bir zamanlar Hindistan‘ın zenginleri burada oturuyordu. Şimdi harabe. Sadece yoksullara mekan olmuş.

Yeni Delhi‘den yola çıkıyoruz, Mandawa’yı göreceğiz. Yeni Delhi’yi daha sonra döndüğümüzde anlatacağım. Şehirde ve yollarda öyle yoksulluk var ki, kavraması güç. İnsanlar bir deri bir kemik. Utanıyorum. Bunlardan masal ve efsane derlemek bana pek romantik görünüyor. Onların yoksulluğu karşısında biz bey saraylarında ağırlanıyoruz. İnsanların yüzüne bakamıyorum. Yolda durduğumuz an çocuklar kadınlar çevremizi sarıp avuç açıyorlar. Rehberimiz Rajdeep Singh: “Sakın vermeyin,” diyor, “eğer birine para verirseniz ötekiler üstünüze hücum edecek.” Halkın yüzde 69’u günde ortalama iki dolardan az kazanıyor. Bunların yarısı ise sadece günde 1,25 dolar. Dünyanın en yoksul ülkesi. Bu yoksulluğun en şiddetlisini ise kadınlarla çocuklar yaşıyor. Sayıları 800 milyon. Rehberimiz Rajdeep Singh hikaye ederek bilgi veriyor: “Yılda 15-16 milyon çocuk doğuyor. Okul çağında 480 milyon çocuk var. 14 yaşına kadar okul zorunlu ama, bunların sadece 120 milyonu okullara gidebiliyor. Hem de rüşvet verebilenlerin çocukları. Gerisi okulsuz. Yılda okul çağı gelen 15 milyona okul hazırlamak, öğretmen yetiştirmek bu şartlarda mümkün değil.” Kızların yüzde 45’i çocuk yaşta evlendiriliyor. Gerek Hindularda gerek Müslümanlarda kadının bir değeri yok. En büyük inanç grubu bunlar. Herkes iki üç kadınla evlenmek istiyor, ama karısı hamile iken ultraşal yaptırıp kızları aldırıyorlar. Kadınların sayısı yüzde iki daha az. Ultraşal yaptırmak yasak edilmiş. “Ama kim dinler,” diyor rehberimiz.

images

Devamını oku

Divitçioğlu, Küçükömer, Kemal Tahir Ya Da Ezber Bozmanın Bedeli

Alaattin Diker yazdı…

 

Tartışma Marx‘ın Batı’da çıkan ilk ekonomik kriz(1857) sırasında tuttuğu notların – ki ‘Kapital’(1868) için ilk taslak sayılır – 1960lı yıllarda Fransa‘da yeniden yayınlanmasıyla başladı. ”Grundrisse” önce 1941 yılında Moskova‘da yayınlanmış, hatta başlık uydurulmuştu. Benzer bir kaderi ‘Alman İdeolojisi’ Stalin‘in ilk iktidar yıllarında yaşamış ve Komünist Partisi bu sayede muhaliflerden temizlenmişti! Fransa‘da doktorasını yapmış iktisat bilimci Sencer Divitçioğlu; Grundrisse‘den esinlenerek 1967 yılında “Asya Üretim Tarzı ve Osmanlı Toplumu” adlı çalışmasını yayınladı, ancak beklenmedik şekilde sosyalist çevreler tarafından dışlandı..

“Asya Üretim Tarzı” kavramı ilk kez Marx‘ın yaşarken yayımlamadığı – ve iç monolog olarak nitelenen – Grundrisse‘de geçer. Karl Marx bununla Asya’ya özgü bir durgunluk ve verimsizlikten söz ediyor. Aslında Kemalist tarihçiler de bunu anlatıyor; sosyalist tarihçiler ile ortak bir önyargıyı paylaşıyorlardı. Niçin “Aydınlanma” dışında ve geri kaldığımız bu söylemle genç nesillere açıklanıyordu.

sender
Sencer Divitçioğlu

Bu bakış açısını ilk eleştiren Sencer Divitçioğlu oldu. Ona göre; Osmanlı tarihi Avrupa-merkezci bir ‘feodalite’ ile açıklanamazdı. Bu ülkenin kendine özgü bir geçmişi vardı. Bu çizgiyi “Düzenin Yabancılaşması”(1969) ile İdris Küçükömer sürdürdü. Ama bu yeni üslup onların Marksizm‘den uzaklaştıkları anlamına gelmiyordu. Olaylara yine marksist gözlükle bakıyorlardı. Kemal Tahir bu tartışmalardan yeryüzündeki ilk ‘sosyalist’ devletin Osmanlı olduğu sonucunu çıkardı! Nitekim 1967 yılında yayınladığı Yorgun Savaşçı ve Devlet Ana adlı romanlarında bu konuyu işlemiştir. Yorgun Savaşçı‘da ‘Gavur Doktor’un ağzından Osmanlının nasıl feodal olamayacağını; Devlet Ana’da ise Osmanlı Devleti’nin neden “kerim” olduğunu anlatmıştır. Öyle ki roman kahramanlarının psikolojileri atlanmış, insani yanları unutulmuştur. Sayfalar Türk toplumunun tarihselliği üzerine açıklamalar ile doludur. Çünkü ona göre somut gerçekliğin tarihselliğinin saptanması son derece önemlidir; bu da ancak çok yönlü ‘bilimsel okuma’ ile gerçekleştirilebilir. Onun ‘bilimsel okuma’ dediği şey ‘tarihi materyalizm’den başka birşey değildir.

Devamını oku

Asık Suratlı Dünyada Manevi Rehberlik

Aliye Çınar Köysüren yazdı…

lider.jpg

‘Manevi rehberlik’ son zamanların en moda kavramlarından… Neredeyse hayatın her alanında dolaşıma dâhil oldu. Kuşkusuz hiçbir şeyin tesadüf olamayacağı gibi, bu durum da rastlantı değildi. Bir filozofun dediği gibi (Heidegger), içinden geçiyor olduğumuz zamanları ancak bir Tanrı kurtarabilir… Ancak Tanrıdan uzanan bir el çıkarabilir insanlığı zamanın kör kuyularından. Tam da burada durmamız gerekmektedir, çünkü Tanrı kurtarabilir demek, işin çığırından çıktığını göstermektedir. Dolayısıyla kendi içinde pek çok kırılmayı imar edememiş din görevlilerini is başına çağırmak değildir manevi destek. İbadeti bürokratik bir ödeve indirgeyen görevlilerin içinden çıkabileceği bir durum değil manevi destek.

Çünkü mana dinden daha kuşatıcı bir alandır. Klasik metinler, klasik müzik, halılar, kilimler, mezar taşları, yeme içme adetlerimiz, şarkılarımız, türkülerimiz, musikimiz, kısacası folklorumuz ve geleneklerimiz de mana tarihimizin geniş alanında yer alır. Belki de buradan bakarsak manevi destek, köksüzlüğümüzün bir savrulma olduğunu kabul edip, köklere geri gitme arayışının adıdır. Ya da geldiğimiz dünyaya özlemin adı… Öteleri özlemenin…

Devamını oku

Okyanustan Haber Var: Allah Kimseyi Vatansız Bırakmasın!

Sabriye Cemboluk yazdı…

bodrum

Bodrum‘un Gümüşlük Koyunda güneş batmış, eylül ayının getirdiği serinlikle birlikte, deniz de hareketlenmişti. Dalgalar kıyıya daha hırçın çarpıyor, ayışıgı olmayan gecede denizi daha karanlık ve ürkütücü yapıyordu. Birden, hayalet gibi ışıkları sönük tur teknesi gibi bir tekne gözüme çarptı. Otelin iskelesine doğru geliyordu. Yanıma bir arkadaşımı alıp, iskeleye indim. Hayalet tekne çoktan iskeleye yanaşmış, kaptanı bağlamaya çalışıyordu. Ahşap teknedeki iki genç çocuk bizi görünce bir açıklama yapmak zorunda kaldılar.

– Hayırdır arkadaşlar, burası otelin özel iskelesi, buraya bağlayamazsınız.

– Abi kusura bakma, çıpayı kırdım, açığa demirleyemedim. Birkaç saat buraya bağlayayım. Söz sabah olmadan gideceğim.

– Dikkatli olun.

– Tamam abi sorun yok.

Devamını oku

%d blogcu bunu beğendi: