Tanpınar’da Şehir-Mimari-Peyzaj

Lütfi Bergen yazdı…

Tanpınar, “Beş Şehir” kitabında “Cedlerimiz inşa etmiyorlar, ibadet ediyorlardı. Maddeye geçmesini ısrarla istedikleri bir ruh ve imanları vardı. Taş, ellerinde canlanıyor, bir ruh parçası kesiliyordu” diyordu.

Tanpınar‘a göre İstanbul, büyük mimarî eserlerinin olduğu kadar sürpriz peyzajların şehridir. Hatta, ‘İç İstanbul’u onlarda aramalıdır.

Bunlar şehrin mahremiyetinde âdeta eriyip ona karışmış hissi veren küçük camiler, medreseler, hiç beklemediğiniz bir yerde mermer bir çeşme aynası veya kapı çerçevesi, iyi yontulmuş taştan beyaz bir duvar, iki servi, bir akasya veya asma, küçük ve üslûpsuz bir türbe yahut küçük bir bahçe sanacağınız bir mezarlıktır.

Onlar zaman içinde damla damla teşekkül etmiştir. Hepsinde ağaç, su, taş insanla geniş ilhamlı ruh gibi konuşur. Bizim asıl peyzajlarımız bu köşelerdir.

İstanbul halkı onları yaşarken yapmıştır.

Kâinata ruhlarındaki birlik çerçevesinden bakan insanların eseridir. Şüphesiz bunlarda da asıl söz gene mimarlığındır. Fakat bu mimarlık, Bayezid, Süleymaniye, Ayasofya, Sultan Ahmed, gibi etrafındaki her şeye kendi nizamını kabul ettiren bir saltanat değildir.

Read more

Ula Dam Dururken Çatı mı Yapılar La?

Arif Bilgin yazdı…

thumbnail_3-Damlar çatısızdı.jpg

Çocukluk ve ilk gençlik yıllarımda yaşadığım yer gibi Anadolu’nun hemen her yerindeki sayısız köy ve kasabalarında evlerin tamamına yakınının çatısız olmasına, hiç anlam veremezdim. Daha çok köy ve kasabalarda evlerin birbiri ile bitişik veya aralarına dar sokaklar bırakarak ayrılmış olmasına da… Birer duvarı ile bitişik yapılmış evlerden birinin damına çıkan aynı anda sekiz, on hatta yirmi evin damına çıkmış olurdu.

Hadi fakirler bir yana zenginler neden çatı yaptırmazlardı? Gelenekse bunu önlemek bu kadar mı zordu veya ne zararı vardı?

Neden her yıl, kar yağınca damlarını küremekten, damın akmaması için sonbaharda özel toprak ve tuzla destekleyiploğlayarak” sertleştirmekten, vaktinde iyi loğlanmamış damların karda yağmurda odalara akmasından kurtulmak istemezlerdi? Ayrıca damın yağmur ve kar suyunun akışından dolayı aşınacağından oluklara yakın kısımlarını ve süvüklerin her yıl bakımdan geçirilmekten zevk almıyorlardı herhalde!

Toprak damlı evlerde oturan babalar ve daha sonra aile kuracak, ev yaptıracak olan oğullar, askerlik, tahsil, ticaret ve hastalık gibi sebeplerle çevredeki illere, büyük şehirlere gidip gelirken çatılı evleri gördükleri halde çatının evi ne kadar koruduğunu, ev sahibini nice zahmetlerden kurtardığını anladıkları halde neden etkilenip kendileri de yaptırmazlardı?

Read more

Hüzünlü Bir Aşk Hikâyesi

Sabriye Cemboluk yazdı…

xzxzxzxz.jpg

Ben gene biraz eskiye dönüp, anneannemin ve ondan daha büyük hanımların sohbetlerinde anlattıkları, efsane gibi bir aşk hikâyesini sizinle paylaşmak istiyorum.

Rumeli, Trakya ve Balkan halkları çalıp söylemeyi de, oynamayı da çok severler. İşte bu bölgelerden birinde çok güzel keman çalıp, şarkı söyleyen aslan gibi bir delikanlı varmış. Gün gelmiş, düğünlerin en güzel oynayan kızına âşık olmuş. Aileler uygun görmemişler bu evliliği.

Ama onlar kaçmış, nikahlarını kıydırıp birbirlerinin helâli olmuslar. Evlenmek çok güzel de geçinmek zor. Delikanlının elinde kemanından, kızın elinde müziğin ahengi ile kıvrılan muhteşem vücudundan başka bir şey yokmus. Geçinmek için; erkek çalmaya, kadın düğünlerde, eğlencelerde oynamaya başlamış.

Güzelliğinin ve oyununun namı dilden dile dolaşır olmuş. Artık devrin zengin çapkınları, haber üstüne haber gönderip, kadını elde etmek için, uğruna servetler dökmeye razı oluyorlarmış. Ama kadın oyununu oynar ve hiç kimsenin yüzüne bakmadan, kocasının yanında evine dönermiş.

 

Zaman harp zamanı, askerler patır patır kırılırken, yeni bir seferberlik çıkmış. Daha önce askerliğini yapmış olan kemancı tekrar askere çağrılmış. Askerlik bir şey değil de bu yanındaki dünya güzeli karısını kimlere emanet edip bırakacak? Kadını almış bir düşünce, peşinde onca zampara varken; kendini, namusunu nasıl koruyacak? İkisi de korkularını bilir ama birbirlerine açık edemezlermiş. Kadın kocasının asker yolluklarını, iki kat temiz çamaşırını, çoraplarını hazır edip bohçalamış.

Read more

Sokrates’in Son Öğrencisi

Ergür Altan yazdı…

Ben Ali, Çoban Ali. Ağrı`nın köyünde, dağlara karşı Sokrates`in Savunması`nı okuyorum ve bazı geceler, rüyamda, Sokrates`i yalınayakla, yoksul halkın arasına karışarak, onlara “biz kimiz?” diye sorup, erdemi ve bilgeliği anlatmasına tanık oluyorum. Uyandığımda, benden büyük altı kardeşime ve anneme babama diyorum ki, “biz hayatımızı niye sorgulamıyoruz…”

Ben Ali, Çoban Ali. Altını çizerek okurum bütün kitapları ve altını çizdiğim her cümle, inanıyorum ki benim kendi düşüncemdir dillendiremediğim; Tolstoy`un, Steinbeck`in ve Mehmed Uzun`un ruhuma usulca söylediği…

Kurtlar ulurken gece yarıları dağ başlarında, el fenerimle kayboluyorum solgun, yitik, kederli hikâyelerin içinde. Beni en çok mutlu eden, güneşin doğuşunu, bitirdiğim bir kitabı koklayarak karşılamak. İki üç günde bir uğruyorum eve; o da banyo yapabilmek, bir parça dinlenebilmek ve bir İran filmi seyredebilmek için. Bir filmi birçok kez seyrettiğim oluyor aynı huzurla ve bir kitabı birçok kez okuduğum oluyor aynı tutkuyla. İran filmlerinde gördüm Cennetin Rengi`ni, İran filmlerinde kucakladım Cennetin Çocukları`nı, İran filmlerinde inandım başka bir dünyanın mümkün olabileceğine ve kitaplarda.

Read more

Yeni Zelanda’da Okunan Hutbe Gönüllere Dokundu

Rüştü Kam yazdı…

İiiiii

Yeni Zelanda’nın Christchurch kentinde 50 kişinin şehid olduğu saldırının ardından kılınan Cuma namazında okunan hutbede, şehid olanların bir kayıp değil kazanım; tüm insanlık için de bir uyanış olduğu mesajı verildi.

Yeni Zelanda’nın Christchurch kentinde geçen hafta Cuma günü 50 kişinin şehid olduğu cami katliamının ardından terörün hedefi olan El Nur ve Linwood camileri cuma namazıyla birlikte ibadete yeniden açıldı.

Terör saldırısının ardından Christchurch‘deki Hagley Park’ta Cuma namazı kılındı ve hutbe irad edildi.

Park’ta düzenlenen anma törenine katılan Yeni Zelanda Başbakanı Jacinda Ardern başörtüsü taktı. Ardern‘ın çağrısı üzerine Yeni Zelandalı kadınlar da törene başörtü takarak geldi.

Kılınan Cuma namazı öncesinde irad edilen hutbede, birlik ve beraberlik mesajları verildi, şehid olanların bir kayıp değil kazanım ve tüm insanlık için bir uyanış olduğu vurgulandı.

Read more

Erzurum Radyosu

Mehdi Genceli yazdı…srtyujkıjuhygtfrdeswaqSınırlar sadece ülkeleri değil, insanları da ayırır. Yüreğinin tam ortasından hem de… 

* * *
1930’ların iptidası…

Mimarî tasarımını Slav oğlu Rus’un yaptığı Sovyet adlı devlet-i nev-civan, yeni bir nizam kurma telâşında… Batı’ya, namı diğer vahşi kapitalizme alternatif olacak bu nizam. Daha âdil, daha usturuplu, daha insancıl olacak… Liyakat esas alınacak bu yeni düzende, önemli görevlere komünizme iman getirenler atanacak yani. Dikkat edile! Artık iyelik eki kullanılmayacak, sahiplik belirtilmeyecek! “Benim” yok, mülkiyet iptal, sermaye toptan yasak. Tanrı mı? O hiç olmadı zaten. Hemen afyonu piyasadan çekiyor, patronu da buz çölü Sibirya’ya sürüyoruz. Haydi, yoldaşlar, değiştirin amentünüzü! Şimden gerü hepiniz devletin kulusunuz!

Rus hiçbir zaman Batı’yı kabullenmedi zaten, düşman belledi kendine. Rakibini kaba kuvvetle yendi her defasında, kuzey pençesi atıp dize getirdi ama ince işlere gelince afalladı, ulaşamadı onun muasır seviyesine. Bu yüzden içinde bir ukde kaldı hep. Nasırlaşmış bir yara, kronik bir illet… Dostoyevski bundan dolayı aforoz etti Turgenyev’i. Slav ruhuna yabancısın, Batı hayranı bir mankurtsun, dedi, dışladı. Zahirdeki ihtişamına, azametine rağmen derununda keder var Slav ruhunun, hüzün var. İşte Rus’un bütün derdi tasası, hiçbir zaman sevemediği, içten içe kıskanıp düşman gördüğü Batı’dan farklı bir çizgi tutturmak. Sovyet de, sosyalizm de bunun bariz bir tezahürü.

Düşmansız nizam olur mu hiç! Bu yeni nizamın dışarıda olduğu gibi içeride de düşmanları az değil tabii. Kimler yok ki… Emperyalizme kuyruksallayanlar, Burjuva elbisesini soyunmayanlar, tarihin çöplüğünde eşinenler, fizikötesinden medet umanlar, “kızılları” sevmeyenler, komünizme buğzedenler… Kalplerine girin, tespit edin, bulun onları. Acımayın, sürün Sibirya’ya, ayılara yedirin… Bu kutsal yola taş koyan, bedelini başıyla öder. Tek yol, komünizm! Huzur sosyalizmde! Mutlak hakikat, diyalektik materyalizmdir!

Read more

Biraz Tiyatro/Don Kişot’um Ben

Nilgün Çelebi yazdı…

Don Kişot’um Ben. Notu:9.

27 Mart Dünya Tiyatrolar gününde tiyatroya gidilmez de nereye gidilir? Baba Sahne adında bir tiyatro grubu oynuyor. Ben içlerinden bir tek Ozan Güven adını bilirdim. Meğer diğerleri de iyi oyuncu olarak tanınırlarmış. Ki bu zaten hemen belli oluyor. Kalite bir ekip. Amma içlerinde bir Günay Karacaoğlu var ki, zirvede. Mükemmel bir oyuncu. Sanço Panza‘yi oynuyor. Don Kişot malum Ozan Güven. Ozan Güven biraz şımarık. Popularitesinin farkında tabii.

Konu malum, kafayı üşüten orta karar bir soylunun uzaklara gitme hevesi. Ne var ki, ailesi yanına konağın beslemesini de katıyor üşütük oğullarına yollarda sahip çıksın, göz kulak olsun diye. Besleme bizim Sanco Panza; ama şöyle bir durum var: Sanco Panza aslında bir kız. Sonra gelsin yol boyu maceralar. Sonlarda anlıyoruz ki bizim Don Kişot deliliği kamuflaj yapmış. “Zalimlerin yönettiği bir dünyada deliliği seçtim. Delilik insanı zalimden duyulan korkunun esaretinden kurtarıyor diyor.

Eh bel kemiği bu söz olan bir oyun metni bir de Emrah Eren gibi bir yönetmenin elinde başarılı olmasın mı? Olur tabii, bir de o uzun romanı oyun haline getiren bir şahıs var: Bulgakov. Ona ve çevirmen Irmak Bahçeci’ye de bravo. Diğer oyuncular da gayet iyiydiler. Işık, danslar, şarkılar, giysiler, dekor hepsi ortalama üstündeydi. Bir ara sahneye bakıp diyorsunuz ki “işte tiyatro bu, daha ne yapsınlar?” Neden 10 değil de 9? Ses hacmi biraz fazlaydı, ses çok yüksek olunca kelimeleri seçmek için büyük çaba harcamak zorunda kalıyorsunuz. Hele en arka sırada iseniz.

Nilgün ÇELEBİ