Foucault Foucault Dedikleri

Hasan Boynukara yazdı…

fofofof

Giriş Niyetine

Edebiyat, eleştiri ve felsefe vs. kuramlarının hemen tamamı yabancı kaynaklı olduğu için, doğal olarak bu alanlarda yapılan çalışmaların çok büyük bir bölümü de çevirilerden ibarettir (Benim yazdıklarım tamamen özgündür diyenler, bu cümleyi yok sayabilirler). Türkçe yazılmış kaynaklar, yazanların bu kuramlara ilişkin bazı itirazları ya da yorumlarını içermekten öteye geçmemektedir. Onlarca örnek bulabiliriz. Diskur Analizi ifadesini Türkçeye Söylem Çözümlemesi olarak çevirerek, Foucault konusunda yeni bir şey söylemiş olmayız. Zinhar bu faaliyeti kötülediğimiz anlamı çıkarılmamalıdır. Burada sorun kuramlar konusunda yapılan çalışmaların Türkçeye aktarılmasında yaşanmamaktadır. Bazen, özgün metinden okumak (dil bilenler için) daha kolaydır. Konuya tam anlamıyla vakıf olamamanın getirdiği sıkıntı, özgün metnin zorluğuyla buluşunca karşımıza, aşılması gereken engebeli bir yola dönüşmektedir. Hele de kavramların bizde bir karşılığı yoksa, -ki sıklıkla karşılaşıyoruz-, sıkıntı daha da büyümektedir. Derrida, Foucault, Saussure, Delueze, Baudrillard gibi son zamanların popüler isimlerinin çalışmaları çevrilmekte, ancak görebildiğim kadarıyla okuyucu metinleri anlamakta sorunlar yaşamaktadır. Örneğin simulakr gibi bir kavramı Türkçeye aktarmak pek kolay görünmemektedir. Ya da Freud’un id,ego,super ego kavramlarına Türkçeye cuk diye oturan karşılıklar bulmakta zorlanıyoruz.  Sanırım bir hataya ya da tuzağa daha düşmekteyiz. Bu felsefeci/düşünür/eleştirmenleri her şeyiyle bize ait kılma çabası. Oysa bizi pek de ilgilendirmeyen önemli ölçüde ayrıntılar da söz konusudur. Kaldı ki yine bunların, bir dönem hararetle savundukları görüşleri bugün artık ciddiye dahi alınmamaktadır. Hatta Lacan’da olduğu gibi, kendileri bile bazı görüşlerini savunmaktan vazgeçmişlerdir. Bu kısa yazıda bütün bir Foucault’yu anlatma iddiası anlamsız olur. Bizim en çok kullandığımız ve birçoğumuzun aşina olduğu iki temel savı var Foucault’nun; Diskur Analizi,  Dil ve İktidar ilişkisi. Bu vesileyle (en azından bir kısmımızın) gözünü korkutan bu adamın hiç de yabancımız olmadığını ortaya koymak keyifli olacaktır.

Devamını oku

1993 Yılıydı, Ankara Soğuktu Ve Ben Çok Üşüyordum

Güven Akıncı yazdı…

en uzun yıl

2018 çok zor bir yıldı evet ama “en kötü yılımız mı ?” emin değilim. Çünkü ben 1993 yılını da yaşadım Türkiye/Ankara‘da.

24 Haziran’da yapılan seçimle “başkanlık” sistemine geçip, ülke yönetiminde yeni bir yolu da tercih etmiş oluyorduk. Seçimin ardından, “cumhurbaşkanlığı hükümet modeli”nin ilk kabinesinin açıklanması Temmuz ayı sonunu bulmuştu.

Kabinenin açıklanmasının hemen ardından, Ağustos sıcağının bezginliğiyle uğraşırken, kimilerine göre “beklenen” kimilerine göre  ise “dış güçlerin operasyonu” olan derin bir ekonomik krize girdik. Dolar saatler içinde 7 tl yi buldu. Reel sektörden inşaat sektörüne, küçük esnaftan çiftçiye, sabit ücretliden turizmciye ülkenin iktisadi aktörleri büyük panik yaşadık.

2018 Ağustos’unda acı bir şekilde yüzleştiğimiz büyük kriz binlerce firmanın iflası, konkardato talebi ve kapanmasıyla devam etti yılsonuna kadar. Uzmanlar 2019 için de olumlu konuşmuyorlar.

Hep birlikte 2018’i ekonomik kayıpla kapatıyoruz. Ayrımsız hepimiz fakirleştik ülkecek. Holding sahibi bir dostum “yüzde 70 küçüldüm” diyordu geçen görüştüğümde. Küçük esnaf öyle, inşaatçı öyle… fakir ise daha fakir oldu.

Milyonlarca üniversite mezunu gencimiz iş bulamadığı gibi, yüz binlerce insanımız da işini kaybettiler.

Devamını oku

Çarpıcı Bir Hikâye: Babur Şah’ın Hikâyesi

Yücel Feyzioğlu yazdı…

Babür-İmparatoru-Ve-Ordusu.jpgŞimdi size öyle bir hikaye anlatacağım ki şaşırıp kalacaksınız. Kaynak: Rehberim Rajdeep Singh ve Tarun Chopra’nın birçok dile çevrilmiş: “Die heiligen Kühe und andere indische Geschichte” adlı kitabı.

Babür Şah’ın “Sende Kalsın” Dediği Elmas 400 Yıl Sonra İngiltere Kraliçesinin Tacında Nasıl Yer Aldı?

48416285_2391298734216887_7578857199842099200_n

Babür Şah’ın Kabil’den gelip Yeni Delhi’de imparator olduğu, ölünce nâşının aynı güzergâhtan geri döndüyü yoldayız. Himalaya Dağlarına yaslanmış bu verimli topraklardan geçiyoruz. Sayısız kasaba ve köy, sayısız çocuk, sayısız kadın… Arabalardan iniyoruz. “İşte çadırını burada kurmuştu Babür Şah. Babası öldüğünde 12 yaşındaydı. Andican’da tahta yeni çıkmıştı. Hanedan içinde entrika çevrildi. Amcası üstüne yürüyerek onu tahttan indirmek istedi. Şans eseri bu saldırıdan kurtuldu Babür Şah. Fergana’yı çok seviyordu. Semerkant ve Buharayı çok seviyordu ve bu şehirleri daha sonra kendi sınırları içine kattı. Bu kez kuzeni onu tuzağa düşürüp tahttan indirdi. Babür Şah taraftarlarıyla 1504 yılında Kabil’e kaçarak canını zor kurtardı. Başkent olarak Kabil’i seçti, serin havası ve bal gibi kavunuyla bu kenti de sevdi. Burada âşık oldu, burada sevdi ve Mahım Begüm ile evlendi. Artık 21 yılı burada geçecekti. İlk oğlu Hümayun 1506 yılında burada dünyaya geldi. Hindistan’dan Kervanlarla gelen mücevher ve baharat, ipek ile fildişi eşyalar büyük dedesi Timurlenk gibi Babür Şah’ın da ilgisini çok çekiyor, iştahını kabartıyordu. Timurlenk defalarca sefer düzenlemiş, umduğunu bulamamıştı. Babür Şah 12 bin kişilik küçük bir ordu ile 100 bin ordu ve 1000 fil ile bütün Hindistan’ı koruyan Afgan Padişahı İbrahim Lodi’ye karşı ne yapabilirdi ki?.. Hindistan’a o da seferler düzenledi. Bazı kentlerde üstünlükler elde etti, ama onun amacı çok daha büyüktü.

Devamını oku

Yeniden İhya İçin Yeniden İman

Ahmet Özcan yazdı…

mahallele

Bundan yüz yıl önce, yani on dokuzuncu asırda İstanbul, Selanik, Kahire, Bağdat ya da Kazan’da yaşayan bir Müslüman, inançlarıyla yaşadığı hayat arasında nispeten uyumlu ve dengeli bir zihniyete sahipti.

‘Elektriğin’, ‘otomobilin’, ‘modern’ devletin, ‘kamusal alan’ın, ‘demokrasi’ ve ‘insan hakları’nın olmadığı bir dünyada, yani modernlik öncesi tarım toplumu döneminde insanların sorunları da, hayat ve olaylara ilişkin bakış açıları da bugünkünden farklıydı.

Tanzimat dönemi ile başlayan batılılaşma çabaları, başta ordu olmak üzere devlet düzeyinde etkili oluyor ve yönetici sınıfları dönüştürüyordu. Ancak toplum bazında binlerce yıllık geleneklerin belirlediği yaşam tarzı devam ediyordu. Bu basit ve sade hayatta ortaya çıkan sorunlar ise toplumun geleneksel mekanizmalarıyla çözülebiliyordu.

Bugün, özellikle teknolojik ve ekonomik gelişmelerin etkisiyle toplumların binlerce yıllık dokusu değişti. İnsanların hayata dair bilgileri, bakış açıları ve sorunları hem değişti hem de çoğaldı. Bu maddi gelişme ve farklılaşmayla orantılı bir zihniyet dönüşümü ise yaşanmadı. Müslüman toplumlar, yüzyıl öncesine kadar sahip oldukları bütün birikimin çapı ile bugünü anlamaya, izah etmeye ve dönüştürmeye çalışmak gibi zor bir uğraş içine girdiler.

Devamını oku

Balkanlar Gezi Notları -I-

Zeki Önsöz yazdı…

makedon

Makedonya

Üsküp

İstanbul Sabiha Gökçen Havaalanı’ndan kalkan uçakla, 1 saat 10 dakika süren yolculuktan sonra, bir Türk şirketinin yapıp işlettiği Üsküp “Alexander The Great Airport” yani “Büyük İskender Havaalanı’na” indik. Bu andan itibaren kendimizi Anadolu’da bir şehirde zannettik. Ancak şehir merkezine gelince buraya hâkim Türk havasının küçük meydana ve Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’ne uymayan, genellikle Türk ve Müslümanlardan olmayan, tarihte Türklere karşı başarı kazanan veya Hıristiyan din adamlarına ait bir sürü devasa boyutlarda heykelle değiştirilmeye çalışıldığını gördük. Şehrin yanı başındaki dağa da her taraftan görünen dünyanın en büyük haçı dikilmişti. Âdeta şehirde yaşayan Türk ve Müslümanlara bu toprakların Makedon-Hristiyanlara ait olduğu kabul ettirilmek isteniyordu. Yeni bağımsızlığına kavuşan Makedonya fakir bir ülke olmasına rağmen, bu heykeller için İtalyan sanatçılara milyonlar ödenmiş; AB bu işler için yardım fonlarını devreye sokmuş.

fatih.jpg

Üsküp’ün Türk şehri havası bu uyumsuz heykellere rağmen, çarşı, minareler, câmiler, hanlar, hamamlar, türbeler ile hâlâ yaşıyor. Tav, Beko, Vestel, Halkbank gibi günümüz Türk firma isimleri ve Türk dizi afişleri de bu manzarayı tamamlıyor. Vardar nehrinin ikiye böldüğü şehri Fatih Sultan Mehmet döneminde yapılan köprü birleştiriyor. 6 asırdır ayakta olan 14 gözlü köprüde durup, uzun uzun şehre, nehre baktım. Karşı tarafa yapılan yeni parlamento binası ve önündeki köprü de şehrin genel siluetine uymuyordu.

Devamını oku

Modernleşen Türk Kadını ve Sol Siyaset

Mahmut Haldun Sönmezer yazdı…

türk kadın

Cumhûriyyet modernleşmesinin öncü unsuru olmasa da öne çıkan unsuru kadındır. Zîrâ kadın cumhûriyyetle beraber toplumsal hayâtın aktif bir öznesi hâline dönüşmüştür. Osmanlı’nın son döneminde kadının çalışma ve sosyal hayâtta görülmeye başlaması, cumhûriyyet idâresiyle birlikte yerini yoğunluklu bir kadın istihdâmına bırakmış ve kadın ilerleyen zaman içinde hızlı bir sıçrama yapmıştır. Süreç içerisinde kadının toplumsal hayattaki yeri, modernleşme açısından olumlu bir seyir takîb ederek ciddî bir gelişme göstermiştir.

Gelişmeler hep modernleşmenin lehine olmuş, modernlik gelenek karşısında dâimâ yeni mevziler kazanmış, toplumsal hayât ve kadın erkek ilişkileri açısından eskiden geçerli olan tabu ve kısıtlamalar aşılarak kadının özgürlük alanı sürekli genişlemiş, buna paralel olarak mahremiyyet alanı ise gittikçe daralmıştır. Bilhâssa muhafazakâr Türk kadını bu süreçten fazlasıyla etkilenmiştir. Sol siyâset ise bu gerçeği nedense bir türlü görememiştir. Hattâ bu zihniyet “Türkiye İran olur mu?” endişesini dile getirerek; “Tehlikenin farkında mısınız?” türünden temelsiz ve gülünç sloganlar üretmiştir. Bugüne kadar sosyolojiye, sağa nispetle daha fazla vurgu yaptığı düşünülen sol fikriyyât, bu konudaki gelişmeleri sosyolojik değil de ideolojik gözlükle okumayı tercîh etmiştir. Bu da tabîatiyle meseleye yanlış teşhîs koyulması neticesini doğurmuştur.

Devamını oku

Hz. Osman’ı Farklı Okumak

Muaz Ergü yazdı…

 

İnsanlar genel olarak kafa konforlarının bozulmasını istemezler. Aynı zamanda ezberlerinin bozulmasını da…  Kafa konforunu bozacak, doğru bildikleri yanlışları düzeltecek bilgilerden, kitaplardan, sohbetlerden mümkün olduğunca uzak dururlar. Ezber bozacak her şeyden de… Gerçeklerden ziyade efsaneler, abartılar daha çok ilgi çeker. Tarihin üzerini yoğun bir sis perdesiyle örtmek ve buradan gizemli anlatılar devşirmek, hakikati aramak yerine bu gizemlerin peşine düşmek her zaman insanın daha çok hoşuna gider. Tarihte ya dokunulmaz, günahsız kahramanlar vardır ya da her türlü pisliğe boğazına kadar batmış düşmanlar… İşte bu nedenler dolayısıyla tarihten yeterince ders alınmaz ve vakıalar sürekli tekerrür eder durur.

Mehmet Azimli ‘Dört Halifeyi Farklı Okumak’ üst başlığı altında Peygamberimizin vefatından sonraki dört halife dönemini ele alıyor. Azimli’nin kitapları genel olarak kafa konforumuzu, ezberlerimizi bozacak cinsten. Geleneksel tortularla üzeri örtülmüş gerçeklerin peşinde… Dört Halife Dönemi serisinin III. kitabı III. Halife Hz. Osman’ı ve dönemini anlatıyor. Yazar bu serinin en zor yazılan kitabının Hz. Osman’ı anlatan kitap olduğunu belirtiyor. Evet, gerçekten zor bir dönem. Bu zor dönemi tahlil etmek, anlamlandırmak daha da zor. İslam dünyasındaki ideolojik ayrışmalara, siyasi taraftarlıklara zemin teşkil eden vakıalar bu dönemde su yüzüne çıkıyor. İnsanların içinde birikmiş olan öfke patlaması bu döneme denk geliyor. Bir yanda Müslümanların maddi alanda güçlendikleri, zenginleştikleri gerçeği varken diğer yanda ana ilkelerden, peygamberin örnekliğinden uzaklaşıldığı, dünyevileşmenin arttığı, statükocu bir yapının oluşmaya başladığı görülür. Bu dönemdeki tartışmaların uzantısı olarak birçok siyasi/ideolojik grup ortaya çıkıyor. İnançtan daha ziyade siyaset insanların hayatını yönlendirir hale geliyor. Siyasi, ekonomik her türlü plan piyasaya sürülüyor. Bu dönemdeki tartışmaların uzantısı olarak ortaya çıkan Şii ve Sunni literatür kendi düşünce dünyalarına göre bir Hz. Osman imgesi oluşturuyorlar ve bunu gerçek kabul ediyorlar. Şiiler Hz. Osman dönemine ve bu dönemin uzantısı Emevilere karşı çok olumsuz bir bakışa sahipler. Bütün vakıalar fanatik bir zihinle Hz. Osman ve Emeviler aleyhine değerlendiriyor. Gayet olumsuz bir algı söz konusu. Olumsuz algıya abartılı yorumlar da eşlik ediyor. Hz. Osman ve dönemini ayaklar altına alıp çiğneyen Şii anlayışın karşısında yer alan Sunni anlayış canla, başla Hz. Osman’ı savunma derdinde. Sahabeyi eleştirme ve o dönemlerin tenkit edilmesi neredeyse dinden çıkmakla eş değer tutuluyor. Mehmet Azimli Sunni dünyanın sahabeyi kollama amacıyla İbn Sebe adında bir şahıs üreterek bütün dümenleri bu şahsın çevirdiği görüşünü ortaya attığını, Hz. Peygamber’in dilinden rivayetler uydurulduğunu belirtiyor. Yani sanal bir kişilik günah keçisi olarak tedavüle sürülüyor ve böylelikle gerçek sorumluluk sahipleri kurtarılmış oluyor.

Devamını oku

İdeolojilerin Esir Aldığı İslam

Gürgün Karaman yazdı…

eşari

Hz. Peygamberin vefatıyla ortaya çıkan boşluk, daha naaşı yerdeyken Beni Sakife’de iktidar tartışmaları başlamış ve bu durum Sıffın, Cemel ve Nehrevan savaşlarında zirveye ulaşmıştı. Kadim, Abbasoğlulları ile Ümeyyeoğulları arasındaki çekişme İslam’ın bazen çok keskin, bazen de yavaş yavaş ikincil olarak ideolojik siyasallaşmasına sebep olmuştur. Dört Halife dönemindeki çalkantılar, sonraki dönemlerin çatışmacı zeminini hazırlamıştır. Dört Halife’den –Hz. Ebubekir hariç- üçü de şehit edilmiştir. Hz. Ali ile beraber bu ideolojileştirme süreci daha da derinlere kök salmaya başlamıştır. Hz. Ali’nin şehit edilmesi ve Kerbela Faciası ile birlikte politik olan, İslam’ı artık esir almış ve geriye ideolojik saltanatçılığın tahkimi için herhangi bir direniş mekanizması kalmamıştır.

kerebe

Devamını oku

%d blogcu bunu beğendi: