Alman Ozan Kemancı Klaus

Alaattin Diker yazdı…

thumbnail_IMG-20190327-WA0009
Kemancı Klaus

Ozanlık kültürel belleğin ifadesidir. Ozan; yaşamını halkla birlikte idame ettirir, türküleriyle (ya da şarkılarıyla) halkın sesi olur. Toplumsal gelişmeler sözüne ve sesine konu olur. Ozanlık geleneğinde hak ve hakikat sevgisi vardır. Ozan, halkın içinden çıkar ve yine halkın sorunlarını dile getirir. Her ülkede ve her devirde ozanın yeri ayrıdır. Ama tüm ozanların buluştuğu yer her zaman halkın gönlüdür…

Dün akşam Köln’de ‘Aşıklar Şöleni’ vardı. Heyder Baba ile ünlenen Aşık Maksut Feryadi  ve arkadaşlarını dinledik. Birkaç gün önce de Alman ozan Kemancı Klaus’u dinlemiştik. Umarız ki Aşık Feryadi’yi hemşerisi Orhan Aras yazar. Ben, Kölnlü hemşerim Kemancı Klaus’u anlatacağım bugün sizlere.

IMG-20190327-WA0002

Read more

Annemarie Schimmel Ve Marburg

Orhan Aras yazdı…

ssssssssssssss
Annemarie Schimmel

İstanbul’da bir kütüphaneye yaptığım ziyarette eski bir dergi buldum. Bu “İstanbul” isimli, kapağı yırtılmış bir  dergiydi. Üzerinde, Ahmet Kabaklı, Tarık Buğra gibi yazar ve şairlerimizin gencecik resimleri vardı. Derginin yayın tarihi 1954 yılıydı.

Dergiyi satın aldım ve bir kahvede oturarak dergiyi karıştırmaya başladım. 18. sayfasında “Marburg’a  Davet” başlıklı bir yazı dikkatimi çekti. O sıralar, Almanya hakkında hemen hemen hiç bilgim yoktu. Dergideki yazı Türkiye’de  bir yazara yazılmış davet mektubuydu. Kime yazılmıştı belli değildi. Yazarının adı Annemarie Schimmel’di ama yazıya “Cemile Kıratlı” imzasını atmıştı.

Okudukça, gözlerimin önünde bir pencere açıldı ve kırk yıl öncenin Marburg‘u ile fakirleri doyuran Azize Elisabeth’in gülleri bir bahçeye dönüştü. Almanya yüzünü ilk kez orada ve o anda  bana göstermiş oldu.

Read more

İspanya Notları

Halil Dalman yazdı…

55470295_10157360677342313_2564971932508225536_n.jpg

Geçen hafta İspanya’ya bir gezi yaptık. 7 günlük bir geziydi bu. Türkiye’ye dönene kadar İspanya‘da geçen her günü, gezdiğimiz yerleri kısa yazı ve fotoğraflarla sosyal medyada paylaştım. Paylaşımlarımı takip edenler arasında “sizinle birlikte İspanya’yı gezmiş kadar olduk, teşekkür ederiz” diyenler oldu. Bu arada Muaz Ergü “Abi bu ziyaretinin yaz, yayınlayalım” dedi. Yıllar önce beş arkadaşla “Bulutların Ötesi” isimli bir şiir kitabı çıkarmıştık. Bazı dergilerde şiirlerim yayınlanmıştı ama hiç bir dergiye yazı göndermemiştim. Arada bir Facebook sayfamda yazarım o kadar. Dedim öyle teferruatlı uzun uzun yazamam, yazsam da millet okumaz böyle uzun yazıları… “Abi biz de kısıtlama yok; uzun, kısa, içinden geldiği gibi yaz da nasıl yazarsan yaz.” dedi.

Read more

İslam Ve Kapitalizm Üzerine Tartışma Notları

Altay Ünaltay’ın 2013 yılında kaleme aldığı yazıyı güncelliğini yitirmemesi nedeniyle dikkatlerinize sunuyoruz. 
kkkll0ll9

 

BBC World yapımı bir program: “Amerika’da İslam”. Program kendi halinde Amerikalı müslümanlardan (ülkemizde de ilgi ile karşılanan) komedi şovu “Allah Made Me Funny” (“Allah Beni Komik Yarattı”) ya dek Amerikalı Müslüman hayatlar ve simaları ekrana getiriyor. Kaliforniyalı genç, yağız ve yakışıklı bir Müslüman son derece kendinden emin konuşuyor: “Amerika’nın hayalleri ile İslam’ın hayalleri arasında bir karşıtlık yoktur. İslam kapitalist bir dindir.”

“Rızkın onda dokuzu ticarettedir” sözünün söylendiği Mekke–Medine İslam toplumunun ilk günlerinden bugüne dek 1400 küsur senelik bir zaman geçti. İslam’ın bu tarihi seyrinin sonunda geldiği noktanın, bugünün çağdaş küreselci kapitalist dünyası ile denk düştüğü, bu postmodern dünyaya, İslam’ın başörtüsü, günde beş vakit namaz ve Ramazan orucu (ki bunları asla küçümsüyor değiliz!) dışında artık teklif edecek bir şeyi kalmadığı sonucuna mı vardık? O halde Avrupa ile işbirliği siyaseti daha da cesaretlendirilmeli ve ona hız mı verilmelidir? Bu durumda İslam, hiç değilse, “diyalog kardeşleri” Yahudilik ve Hıristiyanlıkla birlikte “Postmodern Uygarlık Müzesi’nde” kendi “müstesna pavyonuna” sahip olabilecek midir?

Ya da İslam yaşayacak ve iddia sahibi olacaksa, bizim yeni bir perspektife, kınayıcının kınamasından korkmayan cesur fikirlere mi ihtiyacımız var?

Mekke ve Medine’ye inen ilk Kuran vahyi ekonomik faaliyetin büyük oranda deve kervanlarıyla yapılan ticaretten ibaret olduğu ve servetin böyle elde edildiği tüccar bir topluma inmişti. Vahyin dilinden de bunu anlamak mümkündür: İnsanlar “hayırlı bir ticarete” çağırılır, Allah’a “güzel bir borç vermeleri” istenir, Allah’ın müminlerin “canları ve mallarını Cennet karşılığı satın aldığından” sözedilir. “Müflis” kişinin dünya hayatında çok sevap elde ettikten sonra Mahkeme-i  Kübra’da, üzerine hakkını aldığı diğer kişilere kendi sevap yükünün nasıl parça parça dağıtılarak sonunda elinde hiç bir şey kalmadığı anlatılır. Şüphesiz bunların anlatıldığı bu toplumda “rızkın onda dokuzu ticaretten” idi.

Kur’an’da ifade edilen bu deyimler, o toplumun hayatında baskın yer işgal eden ticaretten, dolayısıyla kendi gündelik hayatlarından alınmış örneklerdi. Bu sayede ilk Müslümanlar ne kastedildiğini derhal anladılar.

Hicretten birkaç on yıl sonra ise tüccar bir şehir toplumu şeklindeki İslam cemaati geniş fetihler sayesinde dev bir tarım imparatorluğuna dönüştü. Devir Hz. Ömer devriydi. İktisat baş döndürücü şekilde biçim değiştirmişti; gelinen bu noktada İslami mesajın ve hukukun bu yeni duruma uyarlanması gerekiyordu. Bu yeni durum, birçok başka cesur değişiklikle başarıldı. En önemli örnek, Hz. Ömer‘in fethedilen arazileri gaziler arasında ganimet olarak bölüştürmeyip kamu malı sayarak bu konudaki ayetin lafzına açıkça aykırı bir karar alması ve bu konuda sahabenin eleştirilerini de cesaretle göğüslemesidir. Çünkü biliyordu ki, asıl kendi yaptığı “mekasid-i şeria”ya uygundu; her ne kadar  “lafzi hükümle” çelişiyor görünse de.

Read more

“Gönül Çalab’ın Tahtı, Çalap Gönüle Baktı!”

Osman Alakel yazdı…
lllllll
“Bir şeyi kaybedip de kaybettiğini aramaya koyulan kimse; kendini, özünü kaybettiğinde onu aramazsa ona şaşarım, hayret ederim.
Davut‘a şöyle vahiy geldi; Ey Davut! Evini temizle ki, Allah oraya nazil olsun. 
Davutta şöyle dedi;
-Rabbim senin azametin ve celaline yaraşan ev hangi evdir? 
Buyurdu: 
-O ev mü’minin kalbidir. 
-Onu nasıl temiz tutayım? Dedi.
Buyurdu:
-Orada bize ait olmayan ne varsa hepsini yak.
Sonra eğer bizi talep eden bir garip görürsen ona orayı göster. Zira bizim Kudüs‘ümüz orasıdır.”
İnsan doğunca; önce annesini, babasını, ailesini görür. Sonra büyür, toplumunu, çevresini, dünyayı görür. Başını gökyüzüne çevirir ve yıldızları görür. Sonra kendine döner. İnsan, kendini bilmeli, kendini bulmalı ve kendi olmalıdır.
“Nâgihân ol şâra vardım; ol şârı yapılır gördüm.
Ben dahi bile yapıldım taş u toprak arasında “ 

Bir şehir nasıl sürekli imar edilip bayındır hâle getiriliyorsa;  İnsanda bir şehir gibi taş, toprak arasında yaratılıp var edilir. Zaman ve mekân aralığında bir varoluş hikayesidir, onun hikayesi. Ondan istenen varoluş sahasında kendini gerçekleştirmesi/kendi var etmesidir.

İz

 Hüzeyme Yeşim Koçak yazdı…

hhhhh

Genişleyip derinleşen, hummalı, sermedi bir lezzet hissetti. Her şey ona atıf, ondan bir izdi.

Aşk hem tüm dengelerini oynatan, hem de yerini kararını bulduran bir kuvvetti ve bu dalgalanmaya, teşevvüşe şiddetle ihtiyaç göstermekteydi.

Ufka doğru yürüyordu. Sonra nedense durdu. Bir an cesaretlendi. Yakına gitse miydi? Bakamadı. Ya O değilse? Vehimse?

Mesafesini bozmayarak yer değiştirdi.  Bu defa profilden seyrediyordu. Her noktasında ayrı bir özen çekicilik. Fakat renkleri ve yüzünü gönlünce seçemiyordu. Çizgiler birbirinin içine, hayır kendi içine işliyordu.

Hayal değildi. Kalabalık içinde dalgalanır gibi görünen vücudu, bir erkeğe göre oldukça zarif hareketleri. Hep bir ateş, kalkışma isteği veren cismi, gözleri…

İçinde fışkırmaya hazır bir od yekûnu. En küçük bir harekette, uyarıcıda, akıl almaz bir çağrışım veya… Uyanıverecek ve sonra çıkacak, yakacak, çarpacak; dönüp dolaşıp, kafayı bulup gene onda toplanacak serseri bir güç…

Bazen başka insanlar devreye giriyordu. Tümünü öfkeli bakışlarıyla bir köşeye atıyor, kalabalıkları yarmak istiyor, sonra çakılıp kalıyordu. Ruhun çılgın akma arzusuyla, ayakların yerde sabitlenişi, atılış ve mıhlanış duygusu hatırı sayılır bir ıstıraba dönüşüyordu.

Bir adım belki. Yok, yapamazdı. Yokluğuna dayanamazdı. Gayrı isimlere tahammül edemezdi.

Vücudu devasa bir hançere gibi, boğuk boğuk bağırıyordu. Ancak kimse işitmiyordu.

Eteğine yapışsa. “Aradığım sensin” dese. Elini öpüp koklasa.  Yakına gelse miydi? Bakamadı. Ya O değilse? Vehimse…

O değildir. Kim bilir kimdir. Gitse, bilirdir. Ama dikilmiştir. Netice.. müşkül iştir. İşkillidir. Sevda zor iştir. Sınanmaya kim gelir? Kesilmiştir. Bitiktir, yitiktir.

Read more

Hikâyesi Olan Güzelleşir

Münevver Saral ‘Dava-Kıran’ ve ‘Örgütlü Ölüler’ romanlarından sonra ilk hikâye kitabını çıkaran Mustafa Everdi ile ‘Kılçıklı Hikâyeler’  üzerine söyleşti. 

‘Kılçıklı Hikâyeler’ hayli ilgi çekici bir ad. Dilinizin kılçıklı olduğunu düşünüyor musunuz gerçekten?

Kılçıklı hikâyeler derken, hayat sürekli kılçıklı zaten. İnsan sürekli kılçık ayıklayıp devam eder yolculuğuna. İnsanlara hiçbir atığı olmayan gıda üretilse yine bir miktar posa meydana gelir. Dilimin kılçıklı olduğunu düşünmüyorum. Hayatın kılçıklı olduğunu söylüyorum. Bu hem olumlu, şenlikli gibi. Hem olumsuz, ağzımızın tadını bozan sorunlar gibi. Ömrümüzün boşa geçtiği gibi. Gereksiz yüklerle yorulduğumuz gibi.

Gereksiz yüklerden yazarak kurtulduğunuzu düşündünüz mü hiç?

Dünya insanın önüne hangi imkânları sererse sersin huzur bulamamış ruhlar var. Onlardan biriyim herhalde. Erkek egemenliği dâhil hiçbir tür egemenlikten payını almayan, çocuksu ve o hep gereğinden fazla ağırbaşlı, arafta ömür süren biri olarak yazıyla uğraşırken dünyayı unuturum belki diye düşündüm. Hayata tahammül etmek mümkün hâle gelir. Sonra insanlara hikâyesi olabilir diye bakınca, birden değer ve önem kazanıyor gözümde. Böylece içimdeki insanları saya saya bitiremiyorum. En düşkün, günahkâr, bayağı olan biri bile gözümde hikâyesi olabilecek güzel insana dönüşüyor birden. Okuyucu da farkına varacak bunun.

Bu yüzden mi ‘Kılçıklı Hikâyeler’in Saffet’ini halden hale düşürüyor ve sonunda yine temize çıkarıyorsunuz?

Evet. Saffet, dibin de dibi varmış dedirten bir durumdaki insanımız. Para yok, iş yok, temizliğe giden karısının eline bakıyor bir yerde. Zorla oruca başlayınca başına gelenlerden sonra kırklanmış gibi arınıyor. Her insanın eşref saati ve belaların akrabaları ile geldiği saatler vardır. Her olumsuzluğu yaşadıktan sonra dönecek bir evi, temizlikte titiz bir karısı ve içecek çorbası varsa mutluluk, şenlikli hayat bu diye düşünüyorum. Hikâye de burada gösteriyor gücünü. Yaşama sevincinin farkına vardırıyor. En kültürsüz sanılan insanın bile hayata bakışında bir felsefesi olduğu dikkatlere sunuluyor.

Read more