Evrensellik Ve Yerellik Kıskacında İslam

Gürgün Karaman yazdı…

105952

 “Ey İbrahim’in halifesi! Âlemi yeniden kurmak için ayağa kalk!”

M. İkbal

Derrida, kapitalist ve emperyalist bir dünya karşısında hayıflanmamız gereken şeyin İbrahim’i bir politikliğin olmayışı olduğunu söyler. Sadece bu değil, aynı zamanda “Muhammedi” evrensel bir çağrının olmadığından da hayıflanmamız gerekir. Çünkü İbrahim’in politik ve entelektüel duruşu ile Muhammed’in (as) de kendisini “Ben atam İbrahim’in yolunu takip ediyorum” söylemi aynı uğrakta kesişir: İnsanı ve onun bireyselliğini/halife oluşunu elinden alan tüm baskıcı yapılar karşısında, onu evrensel ve küresel bir halife-insan yapmaktır.

Bugün için İslam’ın söylemi, küresel bir dünyada evrensel midir, değil midir? Bu soru aslında Müslüman muhayyile için kriz bir sorudur. İslam modern ulus devletlerin, küresel bir dünyada hala grup psikolojiyle hareket eden cemaat ve tarikatların ideolojik üretim kaynağı olmaya devam edecek mi, etmeyecek mi?

İslam’ın nihai hedefi evrensel bir barış yurdu kurmaktır. Özsel ve nesnel olarak İslam’ın asli kaynağı olan Kur’an ve Hz. Muhammed (as), bize İslam’ın çağrısının ve ütopyasının evrensel ve küresel olduğunu vazeder. Kur’an, zıtlıkları kendisinde cem eden ve aynı zamanda bu zıtlıkları çakıştırarak anlamın sürekliliğini sağlayan bir kitaptır. Kur’an’daki zıtlıkları aşmanın, anlamı yakalamanın yegâne yolu, ondaki zıtlıkları çakıştırmaktır. Bundan dolayı Kur’an vahyi, hiçbir şekilde kendisinin sınırlandırılmasına, ondan ideoloji devşirilmesine müsaade etmez. Ondan tarih boyunca devşirilen ideolojiler gelinen noktada parazit olarak tezahür etmektedir. Bu nedenle, bugün için Kur’an’ın evrensel ve küresel söylemi kapalı bir yapı arz eden bir konuma düşmüştür.

“Allah barış yurduna çağırıyor (vallahu yed’u ila dari’s Selam) ve dilediğini doğru yola iletiyor. ” (Yunus 25) Bu ayetin sadece biçimsel yapısına bakıldığında bile ayet, bağrında birçok hakikati barındırır. “Allah barış yurduna çağırıyor.” İfadesi cennete bir çağrı mıdır? Yoksa bu dünyadaki evrensel ve küresel bir çağrı mıdır? Kur’an’ın gönderiliş amacı, insanları bu dünyadan soyutlayarak onları cennete taşımak mıdır? Cennet, bu anlamda hiç gelmeyecek, ancak ölümle kendisini gerçekleştirecek ve peşinde koştuğumuz bir ütopya mıdır? Eğer Kur’an’ın salt vaadi buysa, Allah tüm peygamberlerin bu dünyadaki mücadelelerini bizlere neden anlatır?

Read more

Çağrı

Aliye Çınar Köysüren…

ghjhjkukuılo

Günümüz insan ve toplum profilini sufilerin miyarları ile gözden geçirmeyi denesek, karşımıza nasıl bir panorama çıkar acaba? Denemeye değer sanki… Belki de önerileri ve günümüzün açtığı makas aralığını görmek de diyebiliriz buna…

İlkin, Yunus’a kulak verirsek

Tutma gönülde kini, hoş tut gönülde miskini

Dünya ahiret ekini, ekip götüren bilir

Gönülde kin barınırsa, tıpkı yabani otların topraktaki bütün besinleri emerek, asıl büyümesi gereken ekini kurutması gibi, sevgi tomurcuğunun açmasına engel olur. Kin ve nefret tohumları sevgiyi yedi boğan misali yok eder. Sevgi boy vermediği sürece, sanki kendi kendini kemiren bir ağaç kurdu gibi, ruh da kendini tahrip etmeye başlar. Kin aynı zamanda şüpheyi besler. Dolayısıyla güvenden bahsedilemez olur. Sevemeyen, güvenmediği gibi inanmaz da. Sanki şimdiler bu üç say ayağı kaybedildi, kin yüzünden de gönüller viran olmuş durumdadır.

Yine Yunus, akıl küçülmesi ve ufuk daralmasına dahiyane bir teşhis koyuyor:

 Akıl gitti buşu geldi akl evini buşu aldı

Sultan buşu oldu göstermez oldu cihânı

Read more

Bilgeden Kılçık Hikâyeler

Muaz Ergü yazdı…thumbnail_IMG_20190304_220906

“İki karpuz bir koltuğa sığar mı?” diye bir şarkı söyler Müzeyyen Senar. Çok ta güzel söyler…  İki karpuz bir koltuğa sığar mı sığmaz mı? Ya da ben sığdırabilir miyim bilmem ama Mustafa Everdi bir koltuğuna iki değil değil pek çok karpuz sığdırıyor. Öğretmen, Avukat, Noter, Gezgin, Denemeci, Eleştirmen, Öykücü… Ciddi makaleler yanında ironinin dibini bulduran yazıların yazarı…

Everdi en son “Kılçıklı Hikâyeler” kitabıyla geldi okuyucunun karşısına. Onun metinlerini tek bir yazın türü içinde değerlendirmek onu sınırlamak olur. Öyküleri felsefi, psikolojik, sosyolojik, teolojik okumaların imbiğinden süzülerek satırlara yansır.  Anadolu’nun binlerce yıllık terkibini yansıtmaya çalışır Everdi. İdeolojiyle, ölümcül kimliklerle birbirinden ayrıştırılmış ögeler, unsurlar aynı ırmağın içinde akar. Doğu Batı yapay tanımlarla ayrıştırılmaz… İdeoloji yapmaz Everdi. Yaparsa da kurguyu değil gerçeği söyler… Bilindik, akademik edebiyat kalıplarına mahkûm etmez yazılarını. Klasik kalıpları zorlayarak kendi yatağını arar, bulur. Onu okumaya başladığınız anda sizi yoğun bir ironiyle kaplanmış cümleler karşılar. Zekânın ince ince ördüğü, üzerinde derin düşünülmesi gereken yoğun ironi… “Kılçıklı Hikâyeler” adından da anlaşıldığı gibi toplumun, insanımızın kılçıklı durumlarını dile getiriyor. Geleneksel kodların oluşturduğu toplumsallığa, aileye cesurca bakan cümleler bize kendimizi sorgulama imkânı doğuruyor. Everdi, bir anlamda öyküleriyle kendimize ayna tutuyor. Bu aynada geleneğin ezberleriyle bireyi karşı karşıya getiriyor.

Read more

Nıetzsche ve Nihilizm Üzerine

Vehbi Başer yazdı…niçe-I-
İnsan Uğraşlarının Kurtarıcılığı Üzerine…

Nıetzsche konuşacaksak, buna Felsefe’nin ve öteki uğraşlarımızın neye yaradığından mı başlamalı?

Felsefe, Edebiyat ve öteki sanatlar bir kriz durumundan çıkışın aranması anlamında kaçınamayacağımız uğraşlardır; ama abartmamak lazım. Bunlar kaosun aşılmasında sadece “zihniyet dönüşümü”ne katkıda bulunurlar, yoksa kaosu ortadan kaldırmaya elbette güçleri yetmez. Bir toplumun ya da medeniyetin kaosu, ancak ve ancak bir hukuk nizamı tesis olunmasıyla aşılabilir ve bu da siyasi irade ile ilgili bir sorundur. Bu noktada yanlış anlaşılmak istemem. Siyasi irade yokmuş da, onu var etmemiz gerekiyormuş gibi “son derece sağcı” bir lafazanlık memleketi kasıp kavuruyor. Muhtaç olduğumuz şey, siyasi iradenin bize hukuk bahşetmesi olsaydı, bunu Kemalist Türkiye denemişti zaten. Önemli olan, ister hükümet, ister devlet ya da derin devlet biçiminde adlandırılsın iktidar gücünün nasıl sınırlandırılacağı ve insan bireylerine, gruplarına ve topluluklarına ait hakların hem bu iktidar gücünün cebir ve zorbalığından hem de ulu orta ihkak-ı hak fecaatinden nasıl masun kılınabileceğidir.

Bu anlamda, insanların hukukunun ayaklar altına alınması karşsında sessiz kalan din de, ahlak da, maneviyat da pespayedir ve ancak nihilistik bir avuntudan ibarettir. Kaos bundan doğmaz, ama bundan beslenir.

Sorun şu ki, ben işi idealizmin, yani kabaca “düzgün fikirler düzgün gerçeklik yaratır” kabulünün dışına çıkmaya ve daha realist bir tarzda “toplumsal ıslah”ın “toplumun reel kuvvetleri arasındaki mücadele ve uzlaşılar”dan doğabileceğini dile getirmeye çalışıyorum. Bu, ne Felsefe, ne sanatlar ve ne de Ahlak ve Hukuk hakkındaki “fikirlerimizin” bir başarısı değildir; aksine bunları insan eylemleri inşa eder.

Read more

Sudan’da Bir Müslüman Devrimci: Mahmud Muhammed Taha

Altay Ünaltay yazdı…

Taha’nın Hayatı

M. M. Taha, 1909’da Sudan’ın Rufaa şehrinde, nesiller boyu sufi geleneği sürdürmüş bir ailede dünyaya geldi. Küçük yaşta öksüz ve yetim kaldı. O ve üç kardeşine halası baktı ve bu sayede genç Mahmud okuyarak 1936’da Hartum’da Gordon Memorial College’i bitirdi. 1930’lardan beri bir İngiliz sömürgesi olan Sudan’ın bağımsızlığının ateşli bir destekçisiydi.

Sudan’ın aydın kesimi ve geleneksel ulemasının sömürgecilere karşı teslimiyetçiliğini başkan itibaren sert dille eleştirdi. 1945’te kendi gibi düşünen aydınlarla Cumhuriyetçi Parti’yi kurdu. 1946’da sömürge makamlarınca tutuklandı ve hapsedildi. Ancak Cumhuriyetçi Parti’nin düzenlediği kitle protestolarıyla kısa sürede hapisten çıktı. Ama uzun süre dışarıda kalmadı; kısa süre sonra tekrar tutuklanarak 2 yıl hapse kondu. O dönemi kendi anılarında şöyle yazar: “Hapse düştüğümden kısa süre sonra bunun Rabbimin özel isteği olduğunu anladım ve O’nunla halvetim başladı.” Bu 2 yıl ve salındıktan sonra Rufaa’daki evinin arkasında, çamurdan bir kulübede geçirdiği 3 yıllık uzlet dönemi sonunda, yeni bir anlayış ve aydınlanmaya kavuştu. 1951’de, uzletinden çıktığında, fikirlerini “Benim Yolum” adlı kitabında topladı. Bundan sonra CP bir siyasal parti vasfını terk ederek, bu yeni İslamî anlayışı savunan bir kardeşlik cemaatine dönüştü. 1955’te Sudan bağımsızlığına kavuşmadan az önce Taha nasıl bir devlet istediğine dair önerilerini Esas-ı Düsturü’s-Sudan (Sudan Anayasası’nın Esasları) adlı kitabında topladı. Burada, bir başkanca yönetilen, federal, demokratik ve sosyalist bir cumhuriyet çağrısı yaptı. Ocak 1956’da ilan edilen bağımsızlıktan sonra anayasayı hazırlayacak kurucu meclise üye seçildi. Birkaç ay sonra yönetimin meclise, yersiz ve haksız müdahalelerini protesto ederek istifa etti. Sonuçta, halihazırdaki şeriata uygun bir anayasa hazırlayan meclis, bunu takdim edecekken Kasım 1958’de hükumet darbesi oldu, yönetim el değiştirdi, tüm partiler kapatıldı. 1960’da İslam adlı kitabı çıktı. Çok partili düzene geri dönülünce Taha, alışıldık siyasi parti faaliyeti yerine, görüşlerini konferanslar, basında yazılar ve kitaplarla savunmaya devam etti. 1966-67’de 3 kitabı yayınlandı: 1) Tarik-i Muhammed (Muhammed Yolu), 2) Risaletü’s-Salat (Namazın Mesajı) ve 3) Er-Risaletü’s-Saniye mine’l-İslam (İslam’ın İkinci Mesajı). Ortadoğu siyasetinde Mısır’da Cemal Abdünnasır yönetimindeki Arap milliyetçisi rejime, öte yandan da S.Arabistan’ca ve kimi Arap ülkelerindeki Müslüman Kardeşler Hareketi’nce temsil edilen ilkel anlayışlara da karşıydı. Komünizme de yönelttiği eleştirilerine rağmen, 1965’te Sudan Komünist Partisi’nin yasaklanmasına karşı çıktı, bunu demokrasiden sapma ilan etti. Taha böylelikle, kendini susturmak isteyen, içeriden ve dışarıdan hayli düşman kazanmış oldu. Kasım 1968’de yetkisiz bir mahkemece “Ridde” (dinden çıkma) suçlamasıyla ve sembolik de olsa idam isteğiyle yargılandı. Anayasal düşünce ve düşündüğünü açıklama hakkının olduğunu söyleyerek, böyle bir mahkemeye çıkmayı reddetti. Mahkeme onu suçlu buldu. CK faaliyet sürelerinin önemli bir bölümünde, bir kadın hakları hareketi de oldu. Kardeşlik saflarına çok sayıda kadın üye katıldı. 1973’ten itibaren CK, Numeyri rejiminin baskıları altında fikirlerini yaymakta güçlüklerle karşılaştı. Tüm medya devlete aitti ve onlara yasaktı. Bu şartlar altında CK yeraltı yayınları hazırlamak ve sokak köşelerinde dağıtmak yoluyla seslerini duyurmaya çalıştı. 1970-80 arası bu güçlüklere rağmen CK, Numeyri rejimini şeriat bahanesiyle, kadınları ve güneyi ezmeye kalkışmadıkça destekledi. 1983’te fırsatçı Numeyri şeriat ilan ettiğini söyleyince muhalif olduklarını açıkladılar. 25 Aralık 1984’te Taha “Ya bu, Ya da Tufan” (Haza ev et-tufan) adlı bildirisini yayınladı. Bildiri, yeni kanunların geri çekilmesini ve demokratik sivil hakların ihyasını talep ediyordu. Ancak böyle İslamlaştırmanın temel prensipleri tartışmaya başlanabilirdi. Bunun üzerine, CK kadrosundan tutuklamalar yapıldı ve tutuklanan cemaat liderlerinden dördü, 2 Ocak 1985’te mahkemeye çıkarıldı. Az sonra da M.M. Taha tutuklandı. Suçlamalar, anayasal düzeni yıkmak, devlete isyan, kamu düzenini bozmak vs idi. CK, kitle gösterileriyle tutuklamaları protesto etti, ama bu sonuç vermedi. Numeyri mahkemeye özel bir yetki tanıyarak, onu “Hadd” (şer’î ceza) vermek konusunda da yetkilendirdi. Tutuklanan 5 kişi, mahkemenin böyle bir yetkisi olmadığını öne sürerek, mahkemeyi protesto etti. Dava iki saatten kısa sürdü. 7 Ocak’ta davanın tek tanığı olan ve sanıkları sorgulayan polis memuru dinlendi. Tanığın mahkemeye sunduğu tek delil “Ya Bu, ya da Tufan” bildirisi oldu. Sanıklar mahkemeyi protesto ettiğinden, hakim davayı ertesi güne erteledi. Ertesi gün hakim, hemen tamamen sorgucunun ifadelerine dayanan kararını okudu. Karara göre sanıklar, tuhaf ve sünnet dışı İslami görüşleri savunuyorlardı. Sanıkların bu görüşlerini halka açıklama hakları yoktu. Çünkü, bu “fitne” doğurabilirdi. Sonuçta beş sanık, sapkınlık, anayasal düzeni yıkmak, yasadışı muhalefet, kamu düzenini bozmak ve yasadışı örgüte üyelikten suçlu bulundu. Yargıç bu suçlardan beş kişiye de ölüm cezası verdi. Ancak, suçlular tövbe eder ve görüşlerinden dönerlerse affedileceklerdir. Aslında bu, adı konmadan bir “irtidat” (dinden dönme) davası olmuştu. Çünkü, mezkür suçların tevbe ile bir affı yoktu. Üst mahkeme bu kez adını “irtidat” koyarak hükmü onayladı. Fikrinde ısrar eden M. M. Taha’ya tevbe yolu kapatıldı, hükmü kesinleşti. Hüküm derhal uygulanacaktı. Diğer dört kişiye, görüşlerini gözden geçirmeleri için bir ay süre tanındı. Devlet başkanı Cafer Numeyri 17 Ocak’ta kararı onayladı. Taha, yaygın sokak protestolarına karşı, olağanüstü güvenlik önlemleri altında, Hartum’un kuzeyindeki bir hapishaneye, son durağına nakledildi. Taha idam sehpasına getirildiğinde, kısa bir müddet gözündeki bağlar çözüldü. 76 yaşında ihtiyar bir adam sehpada duruyordu. Gözleri idam için tekrar bağlanmadan önce, halkı yüzünde sakin bir gülümsemeyle seyrettiği, görgü tanıklarınca söylenir. İdamdan sonra cesedi, hapishanede bekleyen helikoptere konarak, çölde bilinmeyen bir yere götürüldü ve cenaze namazı kılınmadan gömüldü. CK’e herhangi bir sempatinin kökü kazınmaya çalışıldı. Ancak 6 Nisan 1985’te Cafer Numeyri iktidarı devrilecekti.

Read more

Üçüncü Kapı

Sadık Yemni yazdı…kapılalala

1975 yılının Kasım’ında modernitenin neşet edildiği coğrafyanın bir parçası oldum. Kırk yıla yakın süren bir tecrübeydi. Birazdan bahsini edeceğim kapıların imal edildiği yerlerde bulundum. Kapı bekçileri ve müdavimleriyle sonu gelmez diyaloglar icra ettim. Tartıştım. Kapıların çağrısına kapıldığım oldu. Kendimi sorguladım.

1999’da basılan bir romanımda ve 2013’te yayımlanan Alsancak Börekçisi adlı kitabımda bu kapıların bahsini ettim. Şimdi burada bir kez daha dile getirmeye çalışacağım.

Modern zamanlarda kapılar aslında üç tanedir. Bizlerin, Müslümanların gözüyle bakınca dört adetmiş gibi görünür. Çünkü Batıda-Avrupa’da Üçüncü Kapı olarak takdim edilen şey asılsızdır. Sağlam bir temele oturmayan kurtuluş vaadidir. Sanal bir yapıdır.

Batı uygarlığı maddi bir uygarlıktır. Zamanında insanların dünyevi beklentilerine ve ihtiyaçlarına önemli ölçüde karşılık buldu. Bunu yaparken kendi dışındaki kültürleri yok etti, ülkeleri yağmaladı, insanları maddiyat bağımlısı yaptı ve tek tip kalıptan geçirdi. Çıkardığı savaşlarla 100 milyondan fazla insanı öldürdü. Milyonlarca insan evsiz barksız kalıp göçmek zorunda kaldı. Dünyaya çok büyük acılar yaşattı. Demokrasi ve insan hakları kalesi olma iddialarına rağmen Sömürgeci ve Ötekileştirici yanı hâlâ çok baskındır ve kesintisiz bir süreklilik arz etmektedir. Batının kendine has bir ahlak değeri yoktur. Ödünç aldığı değerleri çürütmüş, asılsızlaştırmış ve bazılarını da mumyalanmış şekilde müzelerde teşhire arz etmiştir.

Read more

Theodora İle Justinian’ın Unutulmaz Aşkı

Yücel Feyzioğlu yazdı…

Ayasofya-Istanbul.jpg

Tarihin en unutulmaz aşkının izlerini arıyorum. Sultanahmet büyülüyor beni. Anlatacağım size. Belki yazılarım biraz uzun ama bunları okuyanın entelektüel düzeyine bir katkısı oluyor, fakat derinleştirmiyor. Derinleşmek için yazılardan biri belki ilk istasyon olabilir. Yeter ki konu seçilsin gelen ilk trene binilsin. Bu aşkı okumaya bilmem sabrınız yetecek mi?

Theodora İle Justinian

Theodora M.S. 497 yılında dünyaya geldi. Konstantinopel -İstanbul- Hipodrom bekçisinin kızıydı. İri kara gözleri, kara kaşları ince yüzüyle güzel bir kızdı. Zeki, yetenekli, tuttuğunu koparan bir kız. İki kız kardeşi daha vardı. Durumları pek parlak değildi. Babası ölünce daha da yoksullaştılar.

Theodora tiyatroda oynamaya başladı. O kadar yetenekliydi ki, bütün erkekler tiyatroya doluyor, ilgi gösteriyor, arkadaşlık ve evlilik teklif ediyorlardı. Kırmadan her teklifi geri çeviriyordu. O dönemde tiyatroda oynayan kadınlara fahişe gözüyle bakılıyordu. Theodora vaad edilen para, pul, mal mülk hepsini reddetti. Kısa sürede bu algıyı yıktı. Herkesin sevdiği, saygı duyduğu ama yaklaşamadığı ünlü bir insan oldu.

Onun ününü duyan Justinian da tiyatroya geldi. Theodora’yı izleyince vuruldu bu yetenekli kadına. Justinian Bizans İmparatoru Justin’in yeğeniydi. İmparatorun çocuğu olmadığı için yerini o alacaktı. Kendinden emin bir biçimde kıza yaklaştı. Çok güzel oynadığını, inanılmaz güzel olduğunu ve çok hoşuna gittiğini söyledi.

Read more